İçeriğe geç

just one day | taekook

Bölüm 4 · 7 dk okuma

just one day | taekook

Bölüm 4

Yalnız Kal, Ama Kendinle

Yüzümde esen rüzgârın serinliğini hissediyordum ama nedense üşümüyor, titremiyordum. Sanki vücudumla ruhum arasındaki bağ kopmuş, duyularım birbirinden ayrılmıştı. Artık hiçbir şeyin gerçekliğini tartamıyordum; ne yaşadığımın, ne hissettiğimin farkındaydım. Duygularım birbirine karışmış, sınırlarını kaybetmişti. Üzüntüyle acının arasındaki çizgi silinmişti; kırgınlıkla pişmanlık birbirine dolanmış, içimde boğucu bir düğüm oluşturmuştu. Her nefes alışımda, o düğüm biraz daha sıkılıyor, biraz daha içime gömülüyordu. Düşüncelerim bile bulanıktı; sanki zihnimde yoğun bir sis vardı ve ne kadar dikkat kesilsem de hiçbir şeyi net göremiyordum. Sanki su dolu bir odanın içinde yürür gibiydim, her adımda daha da ağırlaşıyor, daha derine batıyordum, ama yine de yüzüm hâlâ suyun üzerindeydi. Boğulmuyordum, ama nefes almak da kurtuluş gibi gelmiyordu. Bütün bu bulanıklığın, bütün bu sessiz çöküşün ortasında ben hâlâ onu düşünüyordum. Hâlâ. Ne kadar zaman geçerse geçsin, zihnimde yankılanan tek ses onun sesiydi. Namjoon’un sesini duymadığım bir gün bile yoktu; her şey susmuş olsa bile, o ses hep bir yerlerde yankılanmaya devam ediyordu. Bazen bir kahkahası çalınıyordu kulaklarıma, o kısa, içten, dünyayı bir anlığına güzelleştiren kahkahası. Ama artık o kahkaha bile kalbime bir ağırlık gibi düşüyordu. Hatırladıkça içim burkuluyor, midemin ortasında sert bir düğüm oluşuyordu; sanki bedenim bile o anıya dayanmakta zorlanıyordu. Kalbimde açılan yara, zamana meydan okurcasına, kapanmayı reddediyordu. Her gün, her saat, her nefeste o yara biraz daha kanıyor ama yine de kapanmıyordu. Ben, ne zaman yalnız kalsam, ne zaman sessizlik üzerime çökmeye başlasa, kendimi farkında olmadan o yaranın içine bırakıyordum. Bilerek, isteyerek, çaresizce. Sessizce düşüyordum o karanlığın içine; dışarıdan hiçbir ses çıkmıyordu belki, ama içimde kopan fırtına bir çığlık gibiydi. Öyle güçlü, öyle derinden gelen bir çığlık ki, sanki ruhumun yankısıydı bu. Dışarıya sessizdim ama içimde, kelimelere dökülemeyen bir isyanın sesi yankılanıyordu. Ve ben o sesle yaşamayı öğrenmeye çalışıyordum, yavaşça, kırılarak, alışmadan. Ama sonra Jungkook benimle konuştu. Gerçekten hiç beklemiyordum. Onun sessizliğine o kadar alışmıştım ki, o sessizliği neredeyse bir dil gibi anlamayı öğrenmiştim. Jungkook genelde kelimelerden kaçardı; duygularını anlatmak için bakışlarını, duruşunu, bazen bir omuz dokunuşunu kullanırdı. Sözleri değil, varlığı teselli ederdi insanı. Bu yüzden o an ağzından çıkan ilk kelime, kalbimde yankılanan bir gök gürültüsü gibi oldu. Sesi, alıştığım sessizliğin içinden bir çığlık gibi yükseldi. Ne fazla yumuşaktı ne de sert, tam ortasında, olması gerektiği gibi. Öyle bir tondaydı ki, kalbime ulaşabilecek tek frekansta söylenmiş gibiydi. “Taehyung, kendine bunu yapma, ne olur.” Bu cümle ağzından çıktığında, dünya bir anlığına sustu sanki. Zaman durdu, nefesim kesildi. O kadar sade, o kadar yalın bir cümleydi ama içinde taşıdığı anlam beni paramparça etmeye yetti. Jungkook’un sesi titreşmeden, sakin ama derin bir yerden geliyordu. Gözlerim bir anda doldu, ama ona bakamadım. Yüzüne baksaydım, belki o anda bütün duvarlarım yıkılırdı. Çünkü Jungkook’un yüzünde bir acı vardı, bana ait olmayan ama benim yüzümden büyüyen bir acı. O, bana acıyordu belki de, ama o acı bir merhamet değildi; daha çok bir kırılmanın yankısıydı. Gözlerinde birikmiş binlerce kelime vardı sanki, söylenmeye fırsat bulamamış, içte birikmiş kelimeler... Ama o sadece birkaçını söyledi. Ve o birkaç kelime, içimde yıllardır kuruduğunu sandığım duyguları yeniden uyandırdı. “Onun seni sevmemesi, senin değersiz olduğun anlamına gelmiyor.” Bu cümle ise kalbime saplandı. Ağır, sessiz, kaçınılmaz bir darbeydi bu. Sanki içimde uzun süredir taşıdığım bir taş, birden olduğu yere çakılıp kalmıştı. Çünkü tam olarak bunu hissediyordum ben yıllardır. Namjoon’un sevgisini kazanamamış olmanın, benim sevilmeye layık biri olmadığım anlamına geldiğine kendimi inandırmıştım. Onun bana bakmaması, onun beni seçmemesi, sanki benim varlığımı geçersiz kılmış gibi geliyordu. Oysa Jungkook, tek bir cümleyle o inancı darmadağın etti. Beni duygusal olarak tokatladı belki, ama bu öyle bir tokattı ki, ilk defa nefes alabildiğimi hissettim. Sanki yıllardır boğazımda bir düğüm vardı ve o cümle o düğümü çözmüştü. Gözlerimin önünde her şey bulanıklaştı, ama içimde garip bir açıklık oluştu. Jungkook’un sesi hâlâ kulaklarımdaydı, kalbimin en derin yerine işlenmişti. Ve ben, ilk kez, Namjoon’un sevgisinden daha derin bir şefkatin var olabileceğine inanmak istedim. Jungkook’un bana baktığı o anda, kelimelerin ötesinde bir şey vardı, beni iyileştirmeye çalışan bir sessizlik, bir anlayış. Ve o an, fark ettim ki; bazen insanı hayatta tutan şey bir aşk değil, birinin “kendine bunu yapma” deyişidir. “Her gün gözümün önünde kendini küçültüyorsun,” dedi Jungkook. Sesi öyle sakin, öyle ölçülüydü ki kelimeleri boğazıma bir bıçak gibi saplandı. “Kendini suçlu gibi taşıyorsun. Oysa sen sadece sevdin.” O anda içimde bir şey kırıldı. Küçük bir çıtırtı gibi, dışarıdan duyulmayacak kadar sessiz ama içimde yankılanacak kadar derin. Başımı eğdim. Gözlerim yerde, nefesim göğsümde sıkışmıştı. Dizlerimin titrediğini hissettim; sanki bedenim, kelimelerin ağırlığını taşıyamıyordu. O kadar basit görünüyordu söylediği şey, ama ben o kadar karmaşık bir haldeydim ki, basitliğin sıcaklığı bile canımı yakıyordu. Dizlerimin üstüne çöküp, ellerimi başıma götürmek istedim. Jungkook’un gözlerinin içine bakmaya cesaretim yoktu. Çünkü orada kendime dair görmeye korktuğum bir gerçek vardı: Belki de ben gerçekten kötü bir şey yapmamıştım. Belki de sadece sevmiştim. Ama ben bu kadar yumuşak bir gerçekle yüzleşmeye hazır değildim. Yıllardır kendimi suçlamaya, kendi içimde yaralar açmaya, acıyı bir kefaret gibi taşımaya alışmıştım. Kendime kızmak, içimdeki boşluğu doldurmanın tek yoluydu. Kırık bir aynaya bakar gibi bakıyordum her sabah yüzüme, her suçlamamda biraz daha parçası düşüyordu içimden. Ama Jungkook’un “Oysa sen sadece sevdin.” cümlesi... Bu, bir kurtuluş cümlesiydi. Ben ise kurtulmayı bilmiyordum. İçimde, yıllardır süren bir savaşın sessizliği vardı. İnanmakla inanmamak arasında sıkışıp kaldım. Onun sözleri içimde yankılanırken bir yanım ağlamak istiyordu; diğer yanım ise hâlâ direniyordu, hâlâ suçlu kalmak istiyordu. Çünkü acıya alışmış bir kalp, şefkati tanıyamaz. Ben o anda, Jungkook’un bana gösterdiği o şefkati tanıyamadım. Sadece sessizce başımı eğdim, kelimelerini kalbimin derinliklerine gömdüm. İlk kez biri beni anlamıştı. Ama ben hâlâ kendimi affetmeyi bilmiyordum. “Dünyanın sonu değil bu, Tae” dedi Jungkook. Sesi, bir fısıltı kadar yumuşak ama içinde titreyen bir acı kadar gerçekti. “O sana karşılık vermedi diye, senin hayatın bitmedi.” O an, o cümlenin üzerime gelişini hissettim. Sanki içimde yıllardır sessizce kabaran o deniz, bir anda çekildi ve ben dibe vurduğumu fark ettim. Başımı kaldırdım. Gözlerim, uzun zamandır kaçtığım o karanlığa, Jungkook’un gözlerine, değdi. O bakışta kendimi gördüm. Daha doğrusu, kendimden sakladığım o yaralı çocuğu... Ben aslında sevilmeye layık olmadığımı sanıyordum. Kalbimde, kimsenin ışık tutmadığı, kimsenin görmek istemediği bir köşe vardı; orada kendimi sürekli suçluyor, eksik yanlarımla baş başa kalıyordum. Ama Jungkook, o karanlığı gördü. Gözlerimin içine baktı ve içimdeki bütün karanlıkları, bütün korkularımı tanıdı. Yine de gitmedi. Yine de yanımda kaldı. Ve işte bu, beni en çok sarsan şeydi. Çünkü insanlar genelde seni en derin, en savunmasız halinle gördüklerinde uzaklaşır. Ama o uzaklaşmadı. Sessizce, bir taşın yanına çöker gibi yanıma oturdu. Varlığı, bir sözden daha fazlasıydı. Sanki bana “Ben buradayım,” demenin en sessiz yolunu bulmuştu. O sessizlik, içimde yankılandı; beni hem parçaladı, hem onardı. “Seninle bir geleceği hayal eden birine gözlerini kapatma, Taehyung,” dedi sonra, sesi bu kez daha da alçalmıştı. “Sadece geçmişinle yaşamaya devam edersen, seni bekleyen hiçbir hayatı göremezsin.” O cümle, kalbimin tam ortasına dokundu. Yavaş, ama sarsıcı bir şekilde. O anda içimdeki taşlaşmış kabuğun üzerinde bir ses duydum, çok ince bir çatlama sesi. Belki küçüktü, belki kimse duyamazdı. Ama ben hissettim. Kalbimin üzerindeki o soğuk, sert tabakanın bir yerinde küçük bir çatlak oluşmuştu. Oradan içeri bir şey sızdı, belki ışık, belki umut, belki de Jungkook’un varlığı. Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum ama ilk defa, içimde bir şeyin yumuşadığını hissettim. Yıllardır karanlığa gömülmüş bir odaya açılan küçücük bir pencere gibiydi o his. Henüz güneş doğmamıştı, ama gökyüzünün rengi değişmeye başlamıştı. Ve ben, belki de ilk kez, içeri sızan o ışığın altında nefes almayı hatırladım. Jungkook elimi tuttu. İlk kez, gerçekten tuttu. Daha önce ellerimiz defalarca yan yana gelmişti; bazen yürürken, bazen konuşurken, bazen de sadece sessizlikte birbirimize yakın dururken. Ama hiçbirinde bu kadar “dokunmak” yoktu. Hiçbirinde bu kadar anlam, bu kadar derinlik taşımıyordu. Bu kez farklıydı. Bu kez parmaklarını, tereddütsüz bir şekilde benim parmaklarımın arasına geçirdi. Ellerimizi birbirine kenetledi, öyle sıkı, öyle kararlı bir şekilde tuttu ki, o anda dünyada sadece o temas kalmış gibiydi. Benim elim buz gibiydi. Donmuş bir nehir gibi, içinde hiçbir akış kalmamıştı. Onun eli ise tam tersiydi; sıcaktı, canlıydı, hayat doluydu. O sıcaklık parmak uçlarımdan başlayarak damarlarıma karıştı, göğsüme kadar ulaştı. Kalbimin etrafında ördüğüm bütün o görünmez duvarların aralıklarından sızdı, yavaşça içeriye doldu. O an sadece oturup ellerimize baktım. Çünkü o dokunuş, kelimelerin söyleyemediği her şeyi söylüyordu. Jungkook’un eli bana “gitme” demiyordu. Bu kez, “kal” diyordu. Ama onunla değil, kendimle. O an, fark ettim ki Jungkook beni kendine bağlamaya çalışmıyordu. O, beni yeniden kendime döndürmeye çalışıyordu. Parmaklarıyla ellerimi kavrarken, aslında bana “kendini bırakma” diyordu. “Yeniden yaşa, yeniden hisset, yeniden inan...” O anın içinde zaman durmuş gibiydi. Dışarıda rüzgâr esiyor, belki bir yerlerde insanlar gülüyor, belki gökyüzü yavaşça kararıyordu. Ama ben hiçbirini duymuyordum. Sadece ellerimizin birbirine karışan sıcaklığını hissediyordum. Jungkook’un parmaklarının arasında, kendi kalp atışımı buldum. Ve uzun zaman sonra ilk kez, içimde bir şeyin hâlâ yaşadığını fark ettim. Belki de iyileşmek böyle başlıyordu; birinin seni kendine değil, yeniden hayata döndürmesiyle.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.