İçeriğe geç

just one day | taekook

Bölüm 3 · 8 dk okuma

just one day | taekook

Bölüm 3

Hayalimde, Her Gece

Ben onu ilk ne zaman sevdim, bunu hatırlamıyorum. Anılarımı tek tek yokladığımda bile, o ilk kıvılcımın hangi anın içinde saklandığını çözemedim. Bildiğim tek şey, fark ettiğimde çok geçti. Zaman çoktan geçmiş, kalbim çoktan Namjoon’un adıyla açılmış bir boşluğa gömülmüştü. O boşluk öyle derindi ki, hiçbir şeyle doldurulamıyordu; ne kelimeler ne düşünceler ne de başka insanların varlığı... Hiçbir şey o boşluğu tamamlayamıyordu. Her gün içimde büyüyen o boşluk, onun adını anmadan geçirdiğim anlarda bile bana eşlik ediyordu; sanki kalbimde sessiz ama sürekli bir yankı vardı ve o yankının tek sebebi Namjoon’du. O, hayatımın ortasına ağır ağır yerleşti. Gürültüsüz, ama öyle bir varlıkla ki, varlığı sessiz ama kuvvetli bir dalga gibi hayatımı sardı. Sanki her hareketi, her bakışı, her nefesi planlanmış bir ritimle içime işliyordu. Ne zaman gülümsese, içim istemsizce ısınırdı; gözlerindeki parıltı, benim en karanlık köşelerimi bile aydınlatırdı. Ne zaman sessiz kalsa, içimdeki dünya büyürdü; o sessizlik bir boşluk değil, aksine bir alan yaratır, düşüncelerim ve duygularım için derin bir zemin açardı. Onun varlığına alışmak değil, ona boyun eğmek gibi bir şeydi bu; karşı koymak mümkün değildi, çünkü her hücrem, her nefesim onun varlığıyla uyumlu hâle gelmişti. Onu sevmek, benim için yaşamla eş anlamlıydı. Her nefes, her adım onun yanında atılır gibi hissediliyordu; her düşüncem, her hayalim onun gölgesinde şekilleniyordu. Ama artık dayanacak gücüm kalmadı. Onun sevmediği hâlimi taşımak, onun sevmesini umut ettiğim hâlimi taşımak, hepsi bir yük gibi omuzlarımı ezmeye başladı. İçimdeki boşluk, eskisi gibi yalnızca yokluk değil, aynı zamanda ağır bir ağırlık hâline geldi. Onun adıyla açılmış o boşluk, artık hem acıyı hem de umudu bir arada taşımak zorunda olduğum bir yük oldu. Ve ben, artık hem acıyı hem umudu bir arada taşımayı öğrenemeyecek kadar yorulmuşum. Namjoon’u sevmek, kelimelerin asla yetemeyeceği kadar derin bir şeydi; onu tarif etmek için cümleler, paragraflar, hatta sayfalar dolusu kelime yetersiz kalırdı. Hangi sözcükleri sıralarsan sırala, ruhun kıyısına, kalbin derinliklerine dokunamazdı; çünkü onun varlığı, sözcüklerin ötesinde, hissedilen bir iklim gibiydi. Gözleri bir cümleyi anlatmazdı; sanki bir mevsimi, bir zaman dilimini, hatta insanın iç dünyasında sessizce akıp giden bir rüzgârı anlatır gibi bakardı. Onun gözlerinin içine baktığımda, kendimi kaybolmuş bir sonbaharın içinde bulurdum; çıkamadığım, çıkmak da istemediğim, yapraklarla ve hafif hüzünle dolu bir ormanın içinde kaybolmuş gibiydim. Sararmış yaprakların her biri, onun suskunluğunu taşıyordu; rüzgârın hafifçe dokunduğu her yaprak, onun söylemediği sözcüklerin yankısını sessizce taşıyordu. Öylesine sessizdi ki, onunla birlikte olduğum anlarda bile içimde bir yalnızlık hissi beliriyordu; sanki kalabalık bir odada tek başıma oturuyor, etrafımdaki gürültüye rağmen sessizliğe kulak veriyordum. Ama ben o yalnızlığa razıydım, çünkü onun yanında olmak, yalnızlığın getirdiği ağırlığı anlamlı kılıyor, içimdeki boşluğu bir tür huzurla dolduruyordu. Onun varlığı, dünyanın geri kalan tüm eksikliklerini, kayıplarını, boşluklarını önemsizleştiriyor; gözlerinin içine bakmak, tüm diğer sesleri, renkleri ve duyguları silip götürüyordu, geriye yalnızca onun sessiz ama bütünleyici varlığı kalıyordu. Bana hiçbir zaman “gel” demedi. O kelimeyi kullanmak zorunda hissetmedi; belki de hayatı boyunca asla söylemeyecekti. Ama ben, sessizliğinde bile yanında durmak için bir sebep buldum kendime. Çünkü onun bir şey söylemesine gerek yoktu; varlığı, nefesi, bakışlarındaki derinlik, sessizliğiyle yayılan sıcaklık, bana her şeyi anlatıyordu. Ben zaten onun suskunluğunda daha çok seviyordum; çünkü o sessizlik, kelimelerle anlatılamayan bir yakınlık, bir bağ yaratıyordu aramızda. O susarken, ben ona dokunmadan, kelime söylemeden, sadece yanında olarak, onu tüm varlığımla hissederek sevmenin anlamını kavradım. Onun sessizliği benim için bir melodi gibiydi: Derin, yavaş, etkileyici ve çoğu zaman tek başına yeterli bir şarkı. Ve ben, her defasında o melodiyi dinlemek için bekledim; onun sessizliğine, nefesine, oradaki varlığına kendimi bırakmayı, kaybolmayı ve kaybolmanın içinde huzur bulmayı bir ödül gibi gördüm. Bu sessizlik, onunla var olmanın, onun yanında nefes almanın ve sessizliğin içinde kendimi kaybetmenin en saf hâliydi. Ona benden hoşlanıp hoşlanmadığını ilk sorduğumda, kalbim o anı taşıyamayacak kadar kırılgandı; sanki göğsümün içinde ince bir cam vardı ve her kelime, her bakış o camı daha da çatlatıyordu. Onun bana “hayır” demesine gerek yoktu; çünkü gözlerinde beliren o donukluk, o bana ait olmayan bakış, zaten bütün cevabı veriyordu. Gözleri, bir cümlenin anlatamayacağı kadar net bir sessizlikle, bana “Seninle olamam” diyordu. Ama yine de dudaklarından dökülen o cümle, “Sana karşılık veremem, özür dilerim Taehyung”, içimde bir patlama yaratmış gibi her şeyi paramparça etti. Kelimelerin ağırlığı, kalbimde bir çığ gibi yuvarlandı ve kırık hayallerimi dağıttı. O cümlede onun suçu yoktu; o sadece kendiydi, kendini ifade ediyordu. Ama benim hayallerim vardı; içimde onunla kurduğum bir dünya, birlikte oturduğumuz her park bankında konuştuğumuz anlar, paylaştığımız her şaka, birlikte dinlediğimiz her şarkı... Hepsi bana bir neden vermişti, onu sevmek için bir bahaneydi. O farkında olmadan bana bütün bir evren vermişti, benim gözümde onun varlığı o kadar anlamlıydı ki, her anı bir hazineye dönüşüyordu. Ama şimdi, o dünyanın üzerinde bir adım attığında, o hazineyi paramparça etmiş gibi hissettim. Sanki elimde sıkıca tuttuğum bir şeyin kayıp gittiğini izliyordum; geriye yalnızca boşluk ve suskunluk kalmıştı. Ben ise hâlâ arkasından bakıyordum; onun yürüyüşünün ardında kalan boşluğu, kaybolan hayallerin gölgesini, sessizliğin bıraktığı ağırlığı izliyordum. Kalbim bir yanda kırık ve savunmasız dururken, gözlerim onu takip ediyor, içimdeki sessiz çığlıkları tutuyordu. Her adımı, her bakışı, içimde daha önce hiç hissetmediğim bir acıyı açığa çıkarıyordu. Ve ben, ne kadar istesem de onu geri getiremeyeceğimi, o dünyanın artık benim olmadığını, sadece ardında bakakaldığımı biliyordum. Her şey hâlâ gözlerimin önünde; onun yokluğu, sözlerin geride bıraktığı sessizlik, içimdeki yıkımı büyütüyordu. Sevgim zamanla bir dua gibi oldu; öyle bir dua ki, kelimeleri sadece dudaklarımda değil, ruhumun en derin köşelerinde yankılanıyordu. Her gece, karanlık odada yalnız kalırken, sessizce onun adını fısıldadım; ne kimse duydu, ne de ben duymak istedim, çünkü o isim bir huzur ve acı karışımıydı. Onun gözlerinin değdiği her yere, ben de bakmayı öğrendim; sanki sadece gözlerimin o noktalarda durması, onunla aynı dünyayı paylaşmak için yeterli olabilirdi. Onun ilgisini çeken kitapları okumaya çalıştım, satır aralarındaki düşünceleri anlamaya çalıştım, kaleminin bıraktığı izleri, notlarının sessiz çağrısını hissetmeye çalıştım. Onun kahvesini nasıl içtiğini, hangi yudumda hangi ritmi takip ettiğini ezberledim; küçük detaylar, onun dünyasında var olabilmenin ipuçlarıydı benim için. Yanında sessizce durabilmek için içimdeki fırtınaları susturdum; öfkem, hayallerim, kırgınlıklarım, hepsini bir köşeye kaldırdım, tek bir amaç uğruna: Onun yanında kalabilmek. Ama aşk zaten bu değil mi? Kendini küçültmek, varlığını geri plana atmak, gölgen olmaya razı olmak... Sadece onun ışığını görebilmek için bir köşede durmak değil mi? Ben Namjoon’un gölgesi oldum; çünkü doğrudan ışığına bakmaya gözüme dayanamazdım. Onun parlaklığı öyle büyüleyiciydi ki, yaklaştıkça içim yanıyor, uzaklaştıkça kalbim üşüyordu. Onun yanında olmak için, kendi varlığımı bir nebze olsun geri çekmek, sessiz ve görünmez bir çizgiye dönüşmek zorundaydım. Ama buna rağmen, gölgesi olduğum kişi olarak kalmak, onun varlığında nefes alabilmek, sessizce sevmenin tarifsiz bir mutluluğunu veriyordu bana. Işığına doğrudan bakamasam da, gölgesinde durmak bile sevgimin en saf haliydi; onun her hareketini, her nefesini hissetmek, onun yanında var olabilmek için yeterliydi. O bana hiçbir zaman ait olmadı. Ne bir sözle, ne bir bakışla, ne de yarım kalmış bir ihtimalle... O hep kendi dünyasında yaşadı, bense onun etrafında dönen bir uydu gibiydim; ışığını gördüm ama asla dokunamadım. Yine de ben, her zaman ona aitmişim gibi yaşadım. Onun attığı her kahkaha, içimde yankılanan bir müzik gibiydi; o güldüğünde içim ısınırdı, çünkü o ses bana hayatın hâlâ bir yerlerinde güzel olabileceğini hatırlatırdı. O gülüşe içten içe teşekkür ederdim, o fark etmezdi ama ben her seferinde minnet duyardım, sanki sırf gülümsemesiyle beni bir gün daha hayatta tutuyormuş gibi. Omzuma dokunduğu anlarda ise nefesimi tutardım; o kadar basit, o kadar kısa bir temas, ama ben o anlarda kalbimin bütün ritmini kaybederdim. Onun eli omzumda durduğu sürece dünya sessizleşirdi, zaman dururdu. Çünkü o, benim kalbimde bir yangındı, sessizce, kimseye belli etmeden yanan bir ateş. Ama o ateşi sadece ben görüyordum. Onun gözleri bambaşka yerlere bakarken, ben içimde kül olan hayalleriyle konuşuyordum. Bazen bunun bir lanet olduğunu düşündüm. Gerçekten öyleydi. Keşke onu hiç sevmemiş olsaydım diye defalarca diledim. Keşke kalbim başka birine yönelseydi, bana biraz olsun huzur verebilecek birine... Ama insan kalbi ne zaman mantığa uymuş ki? Kalp, çoğu zaman aklın söylemediği yerlere sapar; orada acı vardır, ama yine de gitmeyi seçer. Benim Namjoon’u sevişim de böyleydi, bir seçim değildi, bir kaderdi sanki. Sanki evren, beni onun etrafında dönmeye mahkûm etmişti. Onunla olmamam gerekiyordu, bunu biliyordum. Ama onu sevmem gerekiyordu, bundan kaçamıyordum. O benim içimde bir kader gibi büyüdü; ne sustu, ne soldu. Ve ben, o kaderin içinde sıkışıp kaldım. Artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı; çünkü o olmadığında, hiçbir şey tamamlanmıyor. Dünyanın tüm renkleri solmuş gibi; ne sabahın ışığına, ne gecenin sessizliğine tutunabiliyorum. Onu sevmek, yaşamın bütün anlamını onunla birlikte yitirip tekrar bulmak gibiydi, eksik, yorgun ama kaçınılmaz. En acı olanı da şu ki: O, gerçekten iyi biriydi. Kalbi tertemiz, niyetleri berrak bir insandı. Beni kırmak, incitmek, acıtmak gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Ama işte, bazen en derin yaralar da tam olarak o iyilikten doğar. Çünkü kötülüğe kızabilirsin; öfkeni kusar, bağırır, kendi içindeki sarsıntıyı dışarı vurursun. Ama iyilikle, anlayışla, nazik bir sessizlikle geri çevrildiğinde, işte o zaman insan sadece kendinden utanır. Kızacak kimseyi bulamazsın. “O kötü biri” diyemezsin. Çünkü değildir. O iyi davrandı, sadece seni sevmedi. Ve bu, insanın kendine bile itiraf edemediği en keskin gerçektir. Bu yüzden ben artık Namjoon’a değil, ona bunca anlam yükleyen hâlime, onun her kelimesine bir işaret, her gülüşüne bir umut gibi sarılan o kör hâlime öfkeliyim. Kendi kalbime, kendi saflığıma, kendi ısrarıma... Ama ne olursa olsun, onu sevmeye devam edeceğim. Çünkü bazı sevgiler, tıpkı eski bir yara izi gibi, asla tamamen silinmez. Sadece zamanla sessizleşir. Artık canını yakmaz ama oradadır. Bir yerlerde, içinin en derininde, gözle görülmeyen ama varlığını hep hissettiren bir sıcaklık gibi yaşar. Namjoon, benim içimde tam olarak böyle bir yerde oturuyor; hep orada, hep en karanlık köşede, hiçbir ışığın ulaşamadığı bir derinlikte. Sessiz, sakin, kıpırtısız, ama orada. Onu oradan çıkarmaya ne gücüm var ne isteğim. Çünkü o karanlık köşe, bana her şeyin başladığı yeri hatırlatıyor. Ben her gece, hayalimde o köşeye gidiyorum. Sessizce onun yanına çöküyorum, başımı dizine bırakıyorum; tıpkı bir çocuğun sığınır gibi sığındığı bir yere... Gerçek değil belki, ama hayalimde her şey o kadar gerçek ki. Gözlerimi kapattığımda nefesini duyabiliyorum, sessizliğini hissedebiliyorum. Orada zaman akmıyor, dünya dönmüyor; sadece o var, ben varım ve aramızda hiç söylenmemiş binlerce kelimenin ağırlığı. Her gece aynı yerde buluşuyoruz, belki de sadece ben buluşuyorum onunla. Ama fark etmez. Çünkü bazen sevgi, yaşanmasa da, hayalde yaşatılacak kadar güçlüdür. Ve ben bu hayalin içinde, onu kaybetmenin sessizliğine değil, onun varlığının yankısına tutunarak nefes alıyorum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.