İçeriğe geç

just one day | taekook

Bölüm 2 · 9 dk okuma

just one day | taekook

Bölüm 2

Yalnızlığın Yakınlığı

Her şey aynı kaldı aslında. Odalar hâlâ aynı sessizlikte, pencereler aynı rüzgârı içeri alıyor, gün batımları aynı renkte yavaşça soluyor. Zaman dışarıda ilerlemeye devam ediyor ama ben, sanki onun dışında kalmış gibiyim. Dünya yerinde duruyor, ama ben içimden eksiliyorum. Her sabah uyandığımda, kalbimden bir parça daha kopmuş gibi hissediyorum. Aynaya baktığımda yüzüm aynı, ama bakışlarımda bir donukluk var; sanki içimde bir şey, yavaş yavaş ölmeye devam ediyor. Namjoon’un adını artık anmıyorum, dilime bile getirmemeye çalışıyorum. Ama sessizliğimde hâlâ onun yankısı var, boğazıma düğümlenmiş bir nefes gibi, ne dışarı çıkabiliyor ne de tamamen kaybolabiliyor. Onunla konuşmadığım her gün, içimde onunla konuştuğum onlarca sessiz diyalog birikiyor. Sanki bir köşede oturup hâlâ bana bakıyormuş gibi, zihnimde onunla konuşmaya devam ediyorum. Gerçekte söyleyemediklerimi, hayalimde defalarca söylüyorum; oysa o artık orada değil. Her “keşke” bir yankıya dönüşüyor, her sessizlik bir cevaba. Zaman ilerliyor; insanlar gülüyor, yeni şeyler oluyor, mevsimler değişiyor... Ama ben hâlâ oradayım, o anın içinde sıkışıp kalmış halde. Hâlâ o cümlenin içinde nefes alıyorum: “Sana karşılık veremem.” O kelimelerin arasına hapsolmuş bir hayat gibiyim. Dışarıdan bakıldığında normalim belki, gülüyor, konuşuyor, nefes alıyorum. Ama içimde bambaşka bir dünya var; sessiz, solgun, renksiz bir dünya. Artık hiçbir şeyin rengi yok gibi. İnsanların kahkahaları bile bana uzaktan, boğuk bir ses gibi geliyor. Sanki herkesin içinde ben değilmişim de, bir trenin camından dışarıyı izliyormuşum gibi hissediyorum. Tren hızla ilerliyor, görüntüler geçiyor, ama ben geriye dönmeye çalışıyorum, çaresizce. Ne kadar hareket edersem edeyim, aynı raydayım. Hep aynı acının etrafında dönüyorum. Her ileri adımım, aslında geçmişe biraz daha batmak gibi. Belki de gerçekten değişen tek şey benim; ama o değişim, bir dönüşüm değil, bir tükeniş. Jungkook bugün yine yanıma oturdu. Sessizce, kelimelere ihtiyaç duymadan. Her zaman yaptığı gibi... Bir süre sadece yanımda oturdu, nefesini hissettim, sessizliğinin bana dokunuşunu. Konuşmadı, ama zaten konuşmasına gerek yoktu. Onun varlığı bazen bir cümlenin yerini doldurabiliyor. O beni sustuğum hâlimle seviyor; ne söylediğime değil, ne söyleyemediğime bakıyor. Beni kırık, eksik, darmadağın hâlimle seviyor. Ama ben bunu istemiyorum. Böyle bir sevgi beni hafifletmiyor, aksine daha da ağırlaştırıyor. Çünkü bu sevgi, bir anlayıştan çok bir acımayla karışık. Onun bakışlarında beni onarmaya çalışan bir yumuşaklık var ve ben o bakışın altında eziliyorum. Kimsenin bana merhametle bakmasını istemiyorum artık. Kimse beni iyileştirmeye çalışmasın. İnsan bazen kırıldığında toparlanmak istemez; o kırıklığın içinde kalmak ister, çünkü o acı en azından gerçektir. Benim içimde de öyle bir yara var. O yarayı sarmaya çalışan her el, sanki daha derine bastırıyor. Çünkü ben içimde, tesadüfen kırılmış bir çocuğu değil, bilerek, isteyerek paramparça ettiğim bir adamı taşıyorum. Onu ben öldürdüm. Gözlerimin içine bakarken hâlâ biraz olsun umut taşıyan o tarafımı, kendi ellerimle susturdum. Umutlarımı bile isteye boğdum, çünkü bir umut yaşadıkça can yakar. Artık bir şeyin düzelmeyeceğini bildiğinde, umut etmek sadece bir işkenceye dönüşür. Ben de kendimi o işkenceden kurtarmak için kendi içimdeki o adama mezar oldum. Ve Jungkook’un gözlerinde bazen öyle bir şey görüyorum ki, nefesim kesiliyor: Kendime acıdığım kadar bana acıyan bir bakış. O bakış, beni seviyor; beni korumak istiyor, beni kurtarmak istiyor. Ama ben kurtarılmak istemiyorum. Onun gözlerinde kendi zavallılığımı görmek, içimdeki küçülmeyi daha da büyütüyor. Ne zaman bana öyle baksa, içimden bir ses “bırak” diyor, “beni böyle sevme.” Çünkü ben artık sevilmek için değil, unutulmak için varım. Onun sessizliği bile bana merhamet gibi geliyor ve o merhamet, acımdan daha fazla yakıyor canımı. Beni seviyordur, evet... Bundan şüphem yok. Jungkook’un bana baktığında gözlerinin nasıl yumuşadığını, sesinin nasıl titrediğini görüyorum. Onun sevgisi sahici, içten ve bir o kadar da masum. Ama işte, sevgi bazen yeterli olmuyor. Çünkü ben kendimi bile sevmeyi beceremiyorum. Kendime dokunmak bile bazen acı veriyor; aynada gözlerime baktığımda orada gördüğüm kişiye inanmak istemiyorum. Peki, ben böyle bir hâlde kendime tahammül edemezken, onun sevgisini ne yapabilirim?Jungkook, sanki gözlerimin içine baktığında içimdeki bütün yıkımı, bütün karanlığı görebiliyormuş gibi davranıyor. O bakışların altında kendimi çıplak, savunmasız, hatta suçlu hissediyorum. Çünkü o kadar saf bir sevgiyi hak etmiyorum. Bazen onun gözlerindeki o dikkatli bakış, bir cerrahın sabrını andırıyor, sanki beni dikkatlice açıp, içimdeki acıya eliyle dokunmak istiyor. Sanki her yarama kendi kalbiyle pansuman yapmaya çalışıyor. Ama ben buna izin veremem. İçimde bir yangın var; öyle bir yangın ki, yıllar önce kendi elimle tutuşturdum ve şimdi kimse o yangını söndüremez, çünkü ben söndürülmek istemiyorum. İçinde yangın çıkan bir binaya kim girer? Kim kurtulabilir oradan? Ben o binada kalmayı seçiyorum. Alevlerin arasındaki yalnızlık, dışarıdaki iyileşme ihtimalinden daha tanıdık, daha güvenli geliyor. Çünkü acının içinde kaybolmak, bazen yeniden başlama umudundan daha az korkutucu. Namjoon’un gülüşünü hâlâ unutamıyorum. O gülüş bazen zihnimin en sessiz köşesinde yankılanıyor; o sesi susturmaya çalıştıkça, daha da güçleniyor. Onu unutmak istemiyorum belki de. Çünkü unutmak, yaşanmamış saymak olur. Oysa ben, her gün o gülüşün içimde açtığı yaraları taşımayı seçiyorum. Her nefesimde biraz kanıyorum, ama o kan bana yaşadığımı hatırlatıyor. Jungkook’un sıcaklığını hissettiğimde bile içimde hep o eski sızının yankısı var. Çünkü aşk, her zaman mutluluk demek değildir. Bazen aşk, bir yıkımın içinde bile sadakatle kalabilmektir. Bazen birini hâlâ sevdiğin hâlde, o sevginin seni parçalamasına izin vermektir. Benim aşkım tam olarak böyle: Kurtuluşu değil, yanmayı seçen bir bağlılık. Jungkook’un eli, masanın kenarında öylece duruyordu; parmak uçları, benim elime dokunacak kadar yakındı ama yine de aramızda görünmez bir çizgi vardı. O çizgi, dokunuşu engelleyen değil, belki de içinde tüm korkularımı saklayan bir sınır gibiydi. Jungkook’un parmakları hafifçe titriyordu; sanki her kası, bana uzanmakla geri çekilmek arasında kararsız kalmıştı. O an, zaman sessizce durdu. Masanın üzerinde duran iki el, iki yabancı ruh gibi aynı boşlukta nefes alıyor ama birbirine değemiyordu. Jungkook bana dokunmadı. Sadece oradaydı, sessiz, sabırlı ve bir o kadar da umut dolu. Sanki bir gün ellerimizin sonunda buluşacağını, benim yeniden yaşamaya cesaret edeceğim bir ana kadar beklemesi gerektiğini hissediyordu. Ama ben o umudu taşıyamam. Çünkü ben, umutsuzluğumun içinde çoktan kök saldım.Ben bir mezarım. İçinde çiçek açmayan, yalnızca sessizliğin yankılandığı bir mezar. Orada, yıllar önce gömdüğüm bir şey var, hâlâ Namjoon’u bekleyen, zamanı geçmiş bir sevgi. Onun adı, kalbimin taşına kazınmış bir yara gibi. Jungkook ise sanki bu mezarın başına gelip çiçek bırakmaya çalışan bir çocuk. İçinde saf bir niyet, masum bir umut var. Ellerinde tuttuğu o çiçekler, taze ama yersiz. Çünkü o çiçekler burada solacak. Bu toprağın nemi, yalnızca kayıpları besler. Ve o, bunu bilmeden, her gün yeniden çiçek bırakıyor. Her defasında biraz daha içim sızlıyor. Çünkü o sevginin karşılık bulamayacağını biliyorum. Bazen ona “dur” demek istiyorum. "Bu kadar iyi olma, bu kadar sabretme, beni böyle sevmekten vazgeç" diye bağırmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Kelimeler boğazıma düğümleniyor, nefesim ağırlaşıyor. Onu iyileştirmeye çalışmaktan alıkoyamıyorum, ama karşılık da veremiyorum. Sanki içimde iki el var: Biri onun elini tutmak isterken, diğeri tutacak cesareti parmaklarının arasından çekip alıyor. Belki de en kötüsü bu, ne gitmesine izin verebiliyorum, ne de kalmasına. Onun sevgisi karanlığımın kenarında bir mum gibi yanıyor, ama ben o ışığa bakamıyorum. Çünkü biliyorum, yaklaşsam bile ısınamam; sadece yeniden yanarım. Jungkook bana baktığında, gözlerinin içinde hep bir telaş gizli oluyor, öyle bir telaş ki, sanki içinden “Bir şey yapmazsam onu tamamen kaybedeceğim” diye bağırıyor. O bakışlarda aceleyle çırpınan bir umut var; tıpkı boğulmakta olan birinin son kez nefes almak için yüzeye çıkma çabası gibi. Ama o anlamıyor. Anlamasını da istemiyorum belki, çünkü gerçek çok daha ağır: Ben zaten çoktan kayboldum. Onun ulaşmaya çalıştığı kişi, çok önceden kendi sessizliğinde boğulup gitmiş biri artık. İçimde yankılanan her “neden böyle oldu?” sorusu, duvarlara çarpıp geri dönüyor; o yankı, beni biraz daha derine, biraz daha suskunluğa itiyor. Bazen Jungkook’un sesi kulağıma değdiğinde bile yabancılaşıyorum. Tanıdık bir sıcaklığın içinden gelen, ama bana ait olmayan bir sestir o. Kulağım duyuyor, kalbimse uzak durmayı seçiyor. Çünkü aramızda görünmeyen bir çizgi var; ne kadar yakın olursa olsun, onu geçemeyeceğimi bildiğim bir mesafe. O bana ait değil, ben de ona ait değilim. Onun elleri uzanıyor, gözleri bir cevap arıyor, ama ben hâlâ geçmişte bir gölgeye tutunuyorum ve en acı olan da bu, o bana ışık olurken, ben kendi karanlığımı daha da sıkı sarıyorum. Jungkook’un bu kadar yakınımda olması, onun nefesini neredeyse tenimde hissediyor olmam, kalbimi değil, vicdanımı sızlatıyor artık. Çünkü biliyorum; o bana sevgiyle dokunmak istiyor, ama ben dokunduğunda daha da uzaklaşıyorum. Onun duygularını gömecek kadar güçlü değilim. O gözlerdeki saf sevgiyi yok sayacak, o elleri geri itebilecek kadar taş kalpli değilim. Ama bir o kadar da kırılmışım ki, o sevgiyi kabul edebilecek kadar sağlam değilim. İçimde hâlâ geçmişin izleriyle dolu, hâlâ “belki bir gün döner” umuduna saplanmış bir benlik var. Jungkook’un sevgisi karşısında ne yapacağımı bilemeden duruyorum; ne kaçabiliyorum ne de kalabiliyorum. Sadece orada, arada bir yerde, kendi yıkıntılarımın içinde sessizce bekliyorum, hem onun dokunuşunu arzulayarak, hem de o dokunuşun bende açacağı yeni yaralardan korkarak. İnsan kendine âşık birini en çok ne zaman incitir, hiç düşündün mü? Onu tamamen umutsuzluğa sürükleyip kendinden uzak tuttuğunda mı yoksa umudun kıvılcımını canlı tutacak kadar yanında tutup sürekli hayal kurdurduğunda mı? Hangi davranış daha ağır bir suçtur, daha sinsice bir yara açar, buna karar veremiyorum. Belki ikisi de eşit derecede yıpratıcıdır: Biri suskun bir kayıp, derin ve aniden kapanan bir çukur bırakırken, diğeri yavaş yavaş işlemiş bir diken gibi her gün biraz daha derine girer; her nefeste yeniden acı verir. Bazen birini yaşatmak, ona umut vermek, onu sevmek görünürde iyilik sayılırken aslında o yükü taşımayı zorunlu kılar; sevginin kutsal görünen hali, karşı tarafın ruhunda sessiz bir tahribata dönüşebilir. İçimde hâlâ bu sorulara cevap arıyorum; farklı yollar denedim, zihnimde tarttım, ama her yol beni çıkmaz sokaklara, yarım kalan cümlelere ve susturulmuş yanıtların yankılarına götürüyor. Bugün de Jungkook yanımda kaldı, soru sormadan, beklentiye girmeden, olduğu gibi durdu. Onun varlığı, sözcüklerden daha fazla şey söyleyen bir sessizlikti; masanın öbür ucunda oturan kişinin nefesinden, çorbasının yüzeyinde beliren küçük dalgalardan, elinin masaya değdiği o kısa ama anlamlı anlardan anladım. Gözlerinin içi bana bakarken bir dil gibi konuştu... Sabır, çaresiz şefkat, fakat aynı zamanda bir endişe. Ellerinin hamlesi, parmaklarının masadaki titremesi derin bir isteği açığa vuruyordu; “Senin kalbini elde edemeden kaybedemem” diye fısıldayan bir telaş. Ben ise o duruşun içinde ağır bir yük hissettim, her bakışı, her sessizliği bana bir öykü fırlatıyordu fakat ben o öyküleri çözemiyordum. Sessizlik bazen kelimelerden daha çok yarar, derler; ama Jungkook’un sessizliği bana hem güven hem de korku verdi. Güven, çünkü yanımda duruyordu; korku, çünkü onun yakınlığı eski yaraları kaşıyordu, yeni umutlara kapı aralayacakmış gibi görünüyordu ve ben o kapının ardındaki felaketi görebiliyordum. Bazı sevgiler hiçbir zaman “aşk” olarak doğmaz; onlar parlak başlangıçlar, büyük iddialar yerine kalbin bir köşesinde sessizce yerleşen, dışarıdan görünmeyen ama hissedilen bir sadakat olarak kalır. Patlamayan, şarkılara konu olmayan; ama her gün aynı yerde bekleyen bir şey gibi. O köşe çoğu zaman erişilmesi zor, tozlu ve ıssızdır; bakmayı sürdüren gözlere acı verir, bakmayı bırakan gönüllere ise hafif bir rahatlama sunar. Ben şimdi o köşeye bakmamayı, oradaki eski sevgiyi görmezden gelmeyi öğrenmeye çalışıyorum; çünkü baktıkça acıyor, hissettikçe paramparça oluyorum. Jungkook’un yanında olmak, onun nefesini hissetmek, bunların hepsi bir çelişki yaratıyor... Bir yandan onun yakınlığıyla teselli bulmak istiyorum, öte yandan o yakınlık bana daha fazla yara açıyor. Bu çelişkiyle nefes alıyorum; sessizce yanımda duran birinin varlığını hem kabullenip hem de yok sayarak yaşıyorum. Her defasında kendime hatırlatıyorum: Bazı sevgiler yaşamak için değil, yalnızca katlanmak için vardır ve ben, katlanmayı seçen bir yüküm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.