Bazen bir insanın sesi, yankıdan ibarettir yalnızca. Duyarsın, kulağında titreşir, hatta bir an için sanki kalbine dokunacakmış gibi olur ama sonra, kaybolur. Ne bir iz bırakır ne de bir sıcaklık. Belki de benim sesim de öyleydi onun için, uzak bir dağın yamacından dönen, anlamını yitirmiş bir yankı. Oysa ben o sesi kurarken, içimde fırtınalar kopuyordu. Her harfi, boğazımdan zorla sıyrılıp çıkan bir itiraftı: “Seni seviyorum.” Sıradan bir cümle gibi duyulsa da, o an kalbim parmak uçlarıma kadar titriyordu. Sanki dünyadaki bütün sözcükler o iki kelimede birleşmişti. Yalnızca o duysun, o anlasın, o hissetsin istemiştim. Ama Kim Namjoon’un gözleri bana baktığında, içimdeki bütün o gürültü bir anda sustu. O bakışlarda bir duyuş, bir yankı, bir anlama belirtisi yoktu. Gözbebekleri, sessiz bir kapanışın ağırlığını taşıyordu. Ben o an anladım, bazı kapılar gürültüyle değil, sessizce kapanır. Ne bir çarpma sesi olur, ne de bir vedalaşma. Sadece içinden bir şeyin yavaşça, dikkatlice kapandığını hissedersin. Benim içimdeki o kapı da öyle kapandı. Çıt sesi bile çıkmadı, sadece derin bir boşluk kaldı arkasında. Namjoon’un gözlerinden esen o soğukluk, içimde yankılanan “seviyorum”u bile susturdu. Çünkü bazı reddedilişler bağırmaz, yırtıcı bir “hayır” demez; sadece geçip gider, tenine değen buz gibi bir rüzgâr gibi. Ama o rüzgâr geçtikten sonra, artık eskisi gibi olamazsın. O günden sonra ben de olamadım. Sanki biri içimdeki ışığı üfleyip söndürmüş gibiydi. Artık konuştuğum her kelime biraz daha kısık, baktığım her yer biraz daha solgundu. Onun sessizliği, benden geriye yankısı bile olmayan bir sessizlik bıraktı. O cümleyi söyledikten sonra ne kadar süre ayakta kaldığımı, ne kadar süre nefes aldığımı ya da kalbimin kaç kez daha atmaya devam ettiğini hatırlamıyorum. Zaman, birdenbire akışını yitirmiş gibiydi. Etrafımdaki her şey silikleşmiş, sesler uzaktan, boğuk bir uğultuya dönüşmüştü. Sanki dünya bir anlığına durdu ama ben o duraksamanın içinde hapsoldum. Gözlerimi kaçırdım mı ondan, yoksa biraz daha uzun mu baktım, gerçekten bilmiyorum. Gözlerinin içine her bakışımda, içimde bir şey biraz daha kırılıyordu. O an kalbim, göğüs kafesimin içinde büyüyen bir ur gibi ağırlaşıyordu; bastırdıkça acı veriyor, susturdukça daha çok yankılanıyordu. Vücudumun her hücresi “kaç” diye bağırırken, ben kıpırdayamıyordum. İçimde öyle derin, öyle karanlık bir boşluk açılmıştı ki, sanki bir şehir yerle bir olmuş, ben de o yıkıntıların altında kalmıştım. Tozun, enkazın, çökmüş duvarların arasında nefes almaya çalışıyor ama sesim hiçbir yere ulaşmıyordu. Kimse duymadı çığlıklarımı. Çünkü insanlar, kalpten gelen sessiz haykırışları değil, sadece dudaklardan dökülen kelimeleri duyarlar. Benimse o gün kelimelerim tükenmişti. Gözlerimin ardında fırtınalar koparken, dışarıdan bakıldığında sadece sessiz bir yüzdüm. İçimdeki dünya yıkılırken, ben dimdik duruyordum. Ve o sessizliğin içinde Namjoon’un sesi yankılandı: “Üzgünüm Taehyung, sana bu duyguyla karşılık veremem.” O cümle, bir bıçak gibi değil, bir buz gibi girdi içime, yavaş, soğuk, öldürücü. Her kelimesi kalbimin duvarlarına çarpa çarpa yankılandı. Ben o sözlerin altına sessizce çöktüm; dizlerim titredi, ama düşmedim. Sadece sustum. Çünkü bazen en büyük çığlık, sessizliktir. O gün, onun kurduğu o cümlenin noktasına takılıp kaldım. Küçücük bir nokta, ama benim için bir sondu. O nokta, bizim aramızdaki her şeyi bitiren, duygularımın nefesini kesen, geçmişle gelecek arasındaki o ince çizgiyi kapatan bir noktaydı. Artık hiçbir şey devam etmiyordu. O cümlenin ardından gelen sessizlik, bir mezar sessizliği gibiydi. Ve ben o mezarın başında, içimde gömdüğüm her şeyi seyrediyordum, sevgimi, umutlarımı, ve belki de kendimi. Çünkü o gün, her şey tam olarak orada bitti.O günden sonra aynalara bakmak benim için bir tür ceza haline geldi. Yüzümdeki her çizgi, gözlerimdeki her donukluk, bana kendi acizliğimi hatırlatır oldu. Aynadaki yansımam artık tanıdık gelmiyordu; o kişi ben miydim gerçekten? Yoksa sevilmemiş olmanın ağırlığı altında ezilip şekli bozulmuş bir yabancı mıydı karşımda duran? Ne zaman aynaya baksam, dudaklarımın kenarında yarım kalmış bir “keşke” görüyordum. Utanıyordum kendimden, böylesine güçlü bir sevgiyi taşıyıp, karşılığını alamayan o zayıf halimden. Sevmek ne demekmiş, o zaman öğrendim. Sevmek, bir ihtimalin bile olmadığı yerde kalabilmekti; o kişinin yüzünü her gördüğünde kalbinin biraz daha kanadığını bilmek ama yine de o acıya sıkı sıkıya tutunmaktı. Sevilmeyeceğini bile bile, kalmayı seçmekti. Çünkü bazen gitmek kolay, ama kalmak... O, insanı öldüren bir sadakat biçimiydi. Artık onun gülüşlerini başka yerlerden izlemek zorundayım. Yanında durmak bile bir işkenceye dönüşmüşken, uzaktan onu izlemek garip bir teselli oldu bana. Kalabalık bir odada, birden kahkaha attığında başımı çevirmemek için kendimle savaş veriyorum. Onun gülüşü hâlâ içimde yankılanıyor ama artık o ses, kalbime dokunmuyor. Sadece hatırlatıyor: “O senin değil.” Yanında yürürken, nefesimin bile fazla çıkmamasına dikkat ediyorum. Kalbimi sessizliğe gömüyorum. Çünkü onun yanındayken, duygularımı göstermek artık bir suç gibi. Omzuma dokunduğunda bedenim irkiliyor, içimden bir fırtına kopuyor ama dışarıdan bakan, sadece sakin bir tebessüm görüyor. Ruhum o anda sabit kalmak zorunda; hiçbir şey hissetmiyormuş gibi davranmak, içimdeki o yanardağı bastırmanın tek yolu.İçimde her gün küçük bir çocuk ölüyor sanki. Adını onun adından almış, sesini onun sesine benzeten o kırık çocuk... Her sabah, o çocuğun tabutunu içimde taşıyorum. O çocuk, bir zamanlar “hyung” demek zorunda kalmış, ama içten içe “beni sev” diye sessizce yalvarmıştı. Kimsenin duymadığı bir fısıltıydı o. Şimdi o fısıltı da sustu. İçimde taşıdığım o çocuk artık nefes almıyor; ona mezar olan kalbim sessiz, soğuk, karanlık. Her gün o mezarın başına gidip “özür dilerim” diyorum kendime. Çünkü ben, sevilmeyeceğini bile bile sevmeyi seçtim ve o seçimle birlikte, kendi içimdeki en saf halimi gömdüm. İnsan birini neden sever, hiç düşündün mü? Gerçekten onunla tamamlandığını hissettiği için mi? Yoksa kendini, ondan başka hiçbir yerde ait hissedemediği o derin yalnızlıktan kurtulmak için mi? Belki de sevgi, bir sığınaktır, karanlığın ortasında parlayan bir kandil gibi, içindeki boşluğu aydınlattığına inandığın bir yanılsama. Ben hiçbir zaman bu sorunun cevabını tam olarak bilemedim. Ama Namjoon’a baktığımda, içimde hep bir “ev” hissi belirirdi. Sanki bütün yollar dönüp dolaşıp onun gözlerinde son buluyordu. Onun yanındayken, dünya biraz daha az gürültülü, biraz daha az tehlikeliydi. Sesinin tonu, yürüyüşündeki sakinlik, hatta nefes alışındaki denge bile bana huzur verirdi. O anlarda inanmak istiyordum, gerçekten de güvenli bir yerde olduğuma, birinin kollarında dağılmadan durabileceğime. Ama şimdi fark ediyorum, o huzur sandığım şey, aslında kendi hayal gücümün yarattığı bir seraptı. Namjoon bana asla o gözlerle bakmadı. Hiçbir zaman içinde sakladığım karmaşayı, kalbimdeki telaşı görecek kadar uzun süre durmadı gözlerimin içinde. Onun bakışları hep yüzeyde gezindi; nazik, kibar, ama derinlere inmeyen bir yabancının ilgisi kadar sığdı. Ben ise o sığlığın içine okyanus anlamlar yükledim.Gözlerinin bir kıvılcımını güneş sandım, bana döndüğü her anda içimde bahar çiçekleri açtı. Belki de sadece kendimi kandırdım. Kurguladığım sevgiyi, gerçek sanacak kadar körleştim. Çünkü en tehlikeli yalanlar dışarıdan değil, insanın kendi içinden gelir. Sessiz, sinsi, sıcak bir fısıltı gibi kalbine yerleşir. “O da seni seviyor” der, “Bir gün anlayacak” der, “Biraz daha sabret” der ve sen o yalana inanmak istersin, çünkü gerçeğin soğukluğu çok daha acıdır. Ben de o fısıltılara inanarak yaşadım. O iç ses, onun bana ait olduğunu, birgün bana döneceğini söylüyordu. Her defasında onu susturmak istedim; ama her susturduğumda, kalbim daha da gürültülü atmaya başladı. Belki hâlâ öğrenemedim, bir hayalin bittiği yerde sessiz kalmayı, birinin seni sevmediğini kabullenmeyi. Hâlâ içimde o fısıltı var: “Belki bir gün...” diyen, umuda benzeyen ama aslında zehirli olan bir ses. Ve ben hâlâ onu susturmayı öğrenemedim. Yalnızlık, artık bir kelimeden çok, tenime işlenmiş bir yankı gibi. Nerede olursam olayım, kimlerin arasında yürürsem yürüyeyim, o sessiz yankı beni buluyor. Kalabalıkların içinde bile kendi adımı yalnız duyuyorum artık, sanki herkesin sesi birbirine karışıyor ama benim sesim aralarına karışamıyor. Adımlarım bir koridorda yankılanıyor, ama o yankının geri dönüşü bile bana ait değil; eksik, boğuk, yarım. İnsan bazen yalnız kalmaz, yalnızlığa dönüşür. Ben de öyle oldum. İçimde büyüyen bu sessizlik artık bir misafir değil, ev sahibim. Her nefes alışımda, her düşüncemde, her gecenin sonunda o var: Yalnızlık. Namjoon’la geçen anılarım, şimdi bir film şeridi gibi zihnimde dönüp duruyor. Gözlerimi kapattığımda, o anların her biri yeniden canlanıyor, net, sıcak, ama bir o kadar da uzakta. Onun gözlerinin içine baktığımda hissettiğim o güven duygusu... Sanki bütün dünya sessizleşiyor, sadece o kalıyordu. O gözlerde bir ev hissi vardı; bir süreliğine bile olsa huzur bulduğum bir sığınak. Şimdi o bakışlar aklıma geldikçe, kalbim eski bir yarayı yeniden açıyor. Ellerini cebine koyup yürüdüğü o sakin hali, adımlarındaki ölçü, sanki zamanın ona dokunamadığı bir huzur taşırdı. Bazen durur, birden sessizleşirdi. Düşüncelere dalar, gözlerini uzaklara dikerdi, ben o anlarda hep merak ederdim, acaba neyi düşünüyordu? Belki beni hiç düşünmemişti ama ben, onun her sessizliğine anlam yüklemiştim. Şimdi o anların her biri bir kurşun gibi saplanıyor göğsüme. Her detay, bir acının başka bir yüzünü taşıyor. Gülüşündeki kıvrım, adımlarındaki ritim, sesinin tınısı, hepsi birer hatıra değil, sanki canımı yakan birer parça haline geldi. Ama yine de biliyorum, hiçbir acı, onun yokluğunun bıraktığı boşluk kadar gerçek değil. Çünkü yokluk, sadece bir eksiklik değil; seni senden alıp götüren bir sessizliktir. Onun gittiği gün, benden de bir parça gitti. Şimdi geriye kalan tek şey, yankısı bitmeyen bir yalnızlık ve içinde hâlâ onun adını fısıldayan bir kalp. Kimse bilmeyecek. Bu acının içimde ne kadar derinlere indiğini, hangi noktada beni paramparça ettiğini, kimse anlayamayacak. Çünkü anlatmak demek, yeniden yaşamak demek, ben artık o günü, o cümleyi, o bakışı bir daha yaşamak istemiyorum. Bu yüzden sessiz kalacağım. Bu acıyı anlatmam gerekmeyecek; kimseye açıklama yapmayacağım. İnsan bazen konuşmadığında değil, konuşamadığında susar. Benim suskunluğum da öyle olacak.İçimde yankılanan binlerce çığlığı, dışarıdan bakan kimse duymayacak. Ama ben her gece, karanlığın içinde onun adını söylemeden ağlamayı öğreneceğim. Gözyaşlarım boğazıma takılırken, adını içimden geçirmemeye çalışacağım, çünkü o adı her fısıldayışımda kalbim biraz daha ağrıyor. Onun adını unutmadan, ama söylemeden yaşamayı öğreneceğim. Bir zamanlar onun gözlerinin içinde kaybolmuş bir benlik vardı bende. O gözlerde kendini bulan, sevildiğini sanan, umut eden bir çocuk... O çocuğu artık taşıyamam. Onu, sessizce toprağa gömeceğim. Mezarsız, çiçeksiz, isimsiz bir gömü olacak bu. Sadece ben bileceğim o yerin nerede olduğunu. Her sabah, o mezarın başına gidip içimden “özür dilerim” diyeceğim. Çünkü onu ben öldürdüm, Namjoon’un yokluğuyla değil, kendimi onun varlığına fazla inandırarak. O eski benlik, artık toprağın altında sessiz bir anıdan ibaret. Ve ben, o anının üstüne yeni bir yüz, yeni bir maskeyle kalkacağım sabahları.Güneş doğduğunda herkes gibi uyanacağım. Aynaya bakıp saçımı düzeltecek, giyinecek, sokağa çıkacağım. İnsanlar gülümseyen bir yüz görecek; oysa ben sadece dudaklarımı hareket ettirmeyi öğreneceğim. Çünkü gülümsemek artık içimden gelmiyor. O günden sonra, kalbim bir daha hiçbir kelimeye, hiçbir duyguya karşılık vermedi. Namjoon’un o soğuk ama kesin sesi ise hâlâ kulaklarımda: “Üzgünüm.” İşte o kelimeyle birlikte, içimdeki bütün müzik sustu. Kalbim o anda durmadı belki, ama sonsuza dek sessizliğe gömüldü. Artık ne sevinç yankılanıyor içimde, ne de umut. Sadece bir sessizlik var, derin, ağır ve geri dönülmez bir sessizlik.
Bölüm 1
Adını Söylemeden
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.