Asil ayağa kalktığında, gözlerinde yanan intikam ateşi beni ürkütmüştü. Hiç böyle görmemiştim onu. Sessiz ama kararlı adımlarla odada yürümeye başladı. "İki şirketlerini üstüme aldım." dedi, sesi sanki bir strateji ustası gibi net ve kesindi. "Resmi olarak bendeler ama yeterli değil. Daha fazlasını almam lazım yoksa şu anki parasıyla yeni şirketler kurabilir ve gücünü geri kazanabilir."
Kendi etrafında döndü sanki odadaki boşluğu dolduracak bir plan arıyormuş gibi. "Aslında." dedi, sesinde bir tını yükseldi. "Ben bar açmaya başladığımda oradan gelen parayla dedemin en büyük şirketine gizli ortak olacaktım ama bunu yapmam için onların batıyor olması lazım." Bir an duraksadı ve bana baktı. "Batıyor olmaları lazım ki, tamamen benim kontrolüme geçebilsinler."
Asil’in her cümlesinde intikam planının sadece fiziksel değil aynı zamanda finansal bir savaş olduğunu anlamaya başlıyordum. Bu sadece duygusal bir hesaplaşma değildi. Ailesinin intikamını alırken aynı zamanda maddi güçle onları çökertmeye çalışıyordu.
Dedesinin en büyük şirketini almak...
Bu düşünceyi sindirmeye çalışırken, Asil’in içindeki öfkenin ne kadar derin olduğunu fark ettim. Bu sadece bir karşılaşma değil uzun süredir planlanan bir savaştı.
"Asil." dedim, sesim titrek ama kararlıydı. "Bunu yaparken dikkatli olmalısın. Bu kadar güçlü bir adamı köşeye sıkıştırmak... tehlikeli olabilir."
Asil bana döndü ve kararlılıkla yüzüme baktı. "Onlara ne kadar zarar verirsem, o kadar az tehlikede olacağız. Her hamlemi hesaplı yapıyorum. Beni asıl korkutan şey... tam olarak nereye varacağımız." Gözlerinde sadece intikam değil, aynı zamanda bir belirsizlik vardı. Bu savaşın sonu ne olacaktı, o da bilmiyordu.
“Bu kaza olayını kimler biliyor?” diye sordum.
“Kimler bilmiyor diye sorsan daha kolay cevaplardım…” İç çekti ve gözlerini duvara dikti. “Arda, İlkin yengem ve Bersu bilmiyor. Diğer herkes biliyor.”
“Arda bilmezken İzel nereden biliyor? Ve İlkin Hanım nasıl bilmiyor?”
Asil iç ekti ve sandalyeyi tem karşıma koydu. Sandalyeye oturup bana bakındı. “Dedemin planında torunlara söylemek yoktu ama İzel gizlice dinleyerek öğrendi. Ne kadarını bildiğini bilmiyorum. İlkin yengem ise… O kanserdi, rahim kanseri. Yıllarca bunla mücadele etti, zaten bizim sülaleye gelmeden olmuştu bu kaza. Kimse onu üzmek istemediği için ona söylemedi.”
Yani İlkin Hanım’ın bana yaptığı annelik hem çocuk sahibi olmamasından hem de olayı bilmemesinden dolayı gerçekti. Arda’nın bana samimi davranmasının nedeni de olayı bilmemesinden kaynaklıydı. “Arda, seni kıskanıyor. Bütün mirası istiyor.” Asil kaşlarını çattı. “Bunu nereden çıkardın?” diye sordu.
“İlk geldiğim zaman söylemişti, seni kıskandığını belli etmişti.”
Asil’in yüzündeki şaşkınlık yerini hafif bir öfkeye bıraktı. Kaşları çatılmış, gözleri derin düşüncelere dalmış gibiydi. "Arda’nın beni kıskandığını zaten biliyordum." dedi, sesi sertleşmişti. "Ama bunu açıkça ifade etmesi, düşündüğümden daha derin bir sorun demek. Miras konusunda hırslı olduğunu biliyordum ama ilk geldiğinde sana söyleyecek kadar aciz durumda olması acınası."
Benim içimde ise İlkin Hanım’ın düşüncesi bir kere daha filizlenmişti. "İlkin Hanım’ın bana gösterdiği şefkat... gerçekten annelikten kaynaklanıyordu." diye mırıldandım, sanki kendimi ikna etmeye çalışıyordum. "Çocuk sahibi olamaması ve kaza hakkında hiçbir şey bilmemesi, onun bana yaklaşımını daha anlamlı kılıyor."
Asil benim düşüncelerimin derinleştiğini fark etmiş olacak ki sandalyesinde biraz daha öne eğilerek konuştu. "İlkin yengem, seni gerçekten sevdi. Onun bana olan sevgisi ve şefkati, aslında sana da yansıdı. Olayı bilmemesi onun acımasız dünyamızdan uzak kalmasını sağladı."
Gülümseyerek başımı eğdim. Beni kızı gibi seviyor…
Asil ayağa kalktığında Asil’e bakındım. “Eve geri döneceğiz.” İtiraz etmek için ağzımı açtım ki Asil daha başlamadığım cümlemi kesti ve konuştu: “Sen hiçbir şey bilmiyor gibi yapıp kendini sevdireceksin. İçlerine girip bütün dosyaları almamız lazım. Benim intikam alacağımı düşündükleri için beni tamamen içlerine almıyorlar.”
Asil’in kararlı ses tonu bana planın ciddiyetini bir kez daha hatırlattı. Ayakta duruşu, ne yapması gerektiğini bilen biri gibi kendinden emindi. “Ama ben o insanlarla nasıl yakınlaşacağım? Zaten kimseye güvenmiyorum.” dedim tereddütle.
Asil başını eğip bana baktı, gözlerinde sakladığı öfke ve intikam ateşi hala parlıyordu. “Elis, senin yapman gereken tek şey sanki hiçbir şeyden haberin yokmuş gibi davranmak. Onların güvenini kazanman gerekiyor. Gerisini ben hallederim. Zaten seni bir tehdit olarak görmüyorlar. Bu bizim avantajımız.”
İçimde yükselen bir korku ve heyecan karışımıyla yüzüne baktım. “Ama ya bir şeyler ters giderse?”
“Hiçbir şey ters gitmeyecek.” dedi bana güven veren bir ses tonuyla.
Gözlerim onun kararlılığına kilitlenmişti. Asil’in gücüne ve planına güvenmem gerekiyordu, başka bir seçeneğim yoktu. “Tamam.” dedim, derin bir nefes alarak. “Ne gerekiyorsa yapacağım.”
“Şimdi hazırlan eve gidelim.”
Yutkundum ve başımı hafifçe sallayarak odama doğru ilerledim. Her ne kadar bu planın içinde yer almak korkutucu olsa da Asil’e güvenmek zorundaydım. Kafamda bin bir düşünce dönerken dolabın kapağını açıp hızlıca birkaç kıyafet seçtim. Planı adım adım uygulamalıydım. Onların güvenini kazanıp içlerine sızmak, sadece bir oyun oynamak gibiydi ama bu oyunda yaşanamamış hayatlar vardı.
Üzerimi değiştirip hazırlandım, aynada kendime son bir kez baktım.
Mutfağa geri döndüğümde Asil kapıda bekliyordu. "Hazır mısın?" diye sordu, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle. Derin bir nefes aldım. "Hazırım." dedim kararlılıkla.
Artık geri dönüş yoktu.
Arabaya bindikten sonra Asil dedesini aradı. Arabayı çalıştırıp arabanın konuşma yerinden konuşmaya başladı. “Dede.” Yolda yavaşça ilerlemeye başladık. “Asil, torunum. Ne yaptınız?” diye sordu Halis Bey. Asil göz ucuyla bana bakındı ardından hızla önüne döndü ve yola bakındı. “Hallettim dede. Elis hiçbir şey bilmiyor, az sonra eve geleceğiz.”
“Aslan torunum benim, halledeceğini biliyordum.” dedi Halis Bey yüksek bir neşeyle.
Gerçekten melek yüzlü şeytan.
“Gelince detaylı konuşuruz dede. Şimdi Elis geliyor, kapatmam lazım.”
Asil telefonu kapatıp derin bir nefes aldı, yüzünde hafif bir gerilim vardı. Ben de sessizce oturmuş, her şeyi sindirmeye çalışıyordum. Halis’in neşeli sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. İçimde bir tiksinti hissi yükselirken gözlerimi yola diktim. Ne kadar samimi ve sıcak göründükleri hâlde arka planda bunca karanlık iş çeviriyorlardı.
“Asil, gerçekten beni böyle kandırabileceklerini mi sanıyorlar?” diye sordum, kendime güvenmeye çalışarak.
Asil gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. "Onlar seni sadece bir piyon olarak görüyorlar. Ama asıl piyon kimin olduğunu onlara göstereceğiz." Sözleri kararlılık ve soğukkanlılıkla doluydu.
İçimden geçenleri saklayıp başımı hafifçe salladım. Beni küçümseyen, her şeyden habersiz zanneden bir aileye girecektim.
Yol boyunca sessizlik arabanın içinde asılı kaldı, kelimeler boğazımıza dizilmiş gibiydi. Ne Asil konuştu, ne de ben.
Bir süre sonra Cehennem olduğunu yeni anladığım aile sitemize geldik. İçimde bir tedirginlik vardı, adeta beni boğuyordu. Arabadan inmemle Asil yanımdan geldi, elimi sırtıma koydu sanki bana cesaret vermek ister gibiydi. "Hazır mısın?" diye sordu hafif bir sesle, gözlerini üzerimde gezdirerek. Başımı salladım ama kalbim deli gibi atıyordu. Yine de dışarıya hiçbir şey belli etmemeye kararlıyım.
“Dedemin evine gideceğiz.” Evin kapısına doğru ilerlediğimizde, içerden gelen sesleri duyabiliyordum. Kahkahalar, alçak sesle yapılan konuşmalar belli ki herkes içerideydi. Asil kapıyı açtı ve biz içeri girdik. Aile üyelerinin hepsi oradaydı. Gözler üzerimize çevrildi.
En önde koltuğunda oturan Halis Bey vardı. Şık takım elbisesiyle elinde bir tesbih tutuyordu. Gözleri Asil’i görür görmez parladı ama yüzündeki o yapmacık sıcaklık beni tedirgin etti. "Torunum!" dedi yüksek bir sesle, ayağa kalkarak. "Hoş geldiniz!"
Derin bir nefes aldım.
Gözlerim Halis’e takıldı ve içimdeki öfke bir an için patlayacak gibi oldu. Bu adam her şeyin sebebiydi. O soğukkanlı, hesapçı tavrıyla hayatımı mahvetmişti.
Sadece yüzüme bir gülümseme yerleştirip sessizce başımı eğdim. Halis yanımıza yaklaştı ve Asil’in omzuna elini koydu. “Kaç gündür sizi bekliyoruz.” dedi bana dönerek. Gözlerimin içine bakıyordu ama o bakışların arkasında neler gizlediğini çok iyi biliyordum. Gözlerimi kaçırmadan ona baktım, dudaklarımın kıvrımında beliren sahte bir tebessümle. "Bu yalan haber beni çok etkiledi, kusura bakmayın.” dedim sakin bir ses tonuyla.
Halis bize oturacağımız yeri gösterdi. Yerime geçerken hepsine bakındım. Her biri, sanki biraz mesafeli, biraz şüpheli bir ifadeyle bizi izliyorlardı. İzel, köşede oturmuştu, bakışları bizi baştan aşağı süzüyordu. Arda yüzünde o bildik alaycı gülümsemeyle bize bakıyordu.
Asil yerine otururken “Dede, seni daha fazla özletmedik değil mi?” diyerek gergin ortamı biraz yumuşatmaya çalıştı. Halis kahkaha atarak Asil’e sarıldı. Benim gözlerim ise hâlâ onun üzerindeydi.
Asil gözlerini Arda’ya çevirdi ama bir şey demeden önüne döndü. “Bir sorun mu var?” diye sordu Arda, Asil başını olumsuz anlamda salladı. “Akşam kuzenlerle beraber dışarıya çıksak mı diye düşündüm ama sonra Elis’in yorgun olabileceği aklıma geldi ve sormaktan vaz geçtim.”
Arda başını salladı. Asil ise önüne döndü. İzel’e bakmamla başını eğmesi bir oldu. Gözlerimin içine bakmıyordu. Belki de bakamıyordu.
Fatma Hanım yalandan öksürerek ona bakmamızı sağladı. “Bu yalan habere inanacağını bir saniye bile düşünmedim.” dedi, yalan haber öyle mi? Kalbimdeki öfke hızla kabarmaya başladı ama kontrolümü kaybetmemeliyim. Fatma Hanım ellerini önünde birleştirerek koltuğa yaslandı, gözleri hâlâ üzerimdeydi. “Neden bu kadar uzun süre gelmediniz, merak ediyorum.” Sesine olan aşağılayıcı bir ton vardı. Her kelimesinde daha belirgin hâle geliyordu. Sanki onun karşısında hesap vermem gerekiyormuş gibi bir hava yaratmaya çalışıyordu.
Gözlerimi bir an Asil’e çevirdim tam konuşmaya yelteniyordu ki o an içimdeki öfke patladı. Ondan önce cevap vermeye karar verdim. “Öyle uygun gördüm, bir sorun mu var?” dedim hızlıca. Sesimdeki kararlılık ve sertlik, Fatma Hanım’ın yüzündeki küçümsemenin yerini anlık bir şaşkınlığa bıraktı.
Fatma Hanım'ın gözleri bir an daraldı, dudaklarında beliren ince bir tebessümle karşılık verdi. Sessizce başını iki yana sallayarak kendi kendine mırıldandı: “Bu saygısızlığını kabul edeceğimi düşünüyorsan yanılıyorsun Elis. Sana düzgün bir soruştum ama bu üslubun tamamen saygısızca.”
Onun gözlerine dik dik baktım. İçimde biriken öfkeyi kontrol altına almaya çalışarak ellerimi önümde birleştirdim, tıpkı onun yaptığı gibi. “Anlamıyorum.” dedim sakin ama alaycı bir tonla. “Sevmediğiniz ve torununuz olarak görmediğiniz bir kızın, nerede ne yaptığı sizi nasıl bu kadar ilgilendiriyor olabilir? Yoksa o ön yargılarınızı tamamen silip bana bir aile vermeye mi çalışıyorsunuz?” Aile kelimesini bilerek vurguladım.
Bu sözlerimle odada bir sessizlik oluştu. Fatma Hanım’ın yüzü aniden sertleşti. Benim alaycı cevabım karşısında bir an duraksamış gibiydi. Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim: “Eğer beni torununuz olarak görmek isterseniz, o zaman size hesap veririm ama aksi takdirde benim için hesap vereceğim biri değilsiniz.”
O sırada odanın uzak köşesinden yavaşça bir hışırtı sesi duydum. Bir an herkesin bakışları o yöne döndü ve o an İlkin Hanım içeri girdi. Beyaz bir elbise giymişti ama o iki gün önce gördüğüm zarif kadın değil, yorgun ve bitkin bir hâl almıştı. Sol koluna bağlı bir serum standı vardı, yavaşça ilerliyordu. İlkin Hanım’ın yüzü solgun, gözleri donuktu ama bana baktığında gözlerinde tarifsiz bir sıcaklık vardı. Sanki beni görmüş olmaktan ötürü içindeki bütün acılar bir anlığına hafifliyordu.
İçim sıkıştı.
Bu kadar hasta olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Gözlerim istemsizce onun her adımını takip etti. Serum torbasının içindeki sıvı yavaşça damarlarına doğru akarken İlkin Hanım’ın her nefesi zorluyordu. Onu böyle görmek içimde garip bir suçluluk hissi uyandırdı.
İlkin Hanım yavaşça odanın ortasındaki büyük koltuğa doğru yürüdü ve oturdu. Yüzünde belirsiz bir gülümseme vardı ama gülümsemesi bile yorgun ve solgundu. Gözleri beni bulduğunda o yorgun gülümsemesi biraz daha derinleşti, aynı zamanda gözlerinde yaşlar birikmeye başladı.
“Ne oldu?” diye sordum merakla, ayağa kalkıp İlkin Hanım’a bakındım. “Seni düşünmekten bu hâle geldi.” dedi Fatma Hanım.
“Elis…” dedi fısıldar gibi bir sesle. O kadar zayıf çıkmıştı ki neredeyse duymayacaktım. Gözlerim dolmuştu. Bir an duraksadım, boğazım düğümlendi ama sonra ağır adımlarla ona doğru yürüdüm. Yavaşça İlkin Hanım’ın yanına yaklaştım. “İlkin Hanım...” dedim ama kelimeler ağzımdan zorla çıkıyordu sonra duraksadım derin bir nefes aldım ve ona bakarken gözlerimde yaşlar doldu. O beni bu kadar sevmişti, bana annelik yapmıştı. Beni kaybetme korkusuyla hasta olmuştu...
O an ne kadar bencilce davrandığımı fark ettim. Onu, bana olan sevgisinden dolayı bu hâle getiren kadına ilk kez içtenlikle hitap etmek istedim.
“Anne...” dedim, sesim titriyordu. “Anne.”
Sıkıca anneme sarıldım. Annem bana karşılık vermeye çalışıyordu ama gücü buna yetmeyecek kadar hastaydı. Annemin anlık şaşkınlık ve ardından gelen sevinç gözlerimden akmak üzere olan yaşların tamamen akmasına neden oldu.
Zayıf bir sesle “Elis... Kızım...” dedi, sesi neredeyse duyulmazdı. İçimde tarifsiz bir boşluk dolmaya başladı. O boşluğu yıllarca annesiz kalmış bir çocuğun hasreti dolduruyordu.
“Elis seni çok özledim… Sana bir şey oldu sandım.” dedi fısıldayarak. “Beni... hiç bırakma.”
Sanki içimdeki bütün duvarlar o anda yıkılıyordu. Onu böyle görmek bu kadar zayıf, bu kadar kırılgan... Bir yandan intikam planım kafamın bir köşesinde duruyordu ama o an İlkin Hanım’ın yanında sadece onun kızı olmak istedim. Onun kollarında yeniden küçücük bir çocuk gibi hissettim kendimi. O güveni, o sıcaklığı yaşamak istedim.
“Hiçbir yere gitmeyeceğim.” dedim boğazımdaki düğümü zorlayarak. “Söz veriyorum anne.”
Gözlerimi kapattım ve bu anın sonsuza dek sürmesini diledim çünkü bana gerçek bir annelik yapmış olan bu kadını kaybetmek istemiyorum.