İçeriğe geç

Jelibon

Bölüm 17 · 12 dk okuma

Jelibon

Bölüm 17

17. Bölüm

Ertesi Gün

Gözlerimi açtığımda okul için hazırlanan kızları gördüm. Yanıma baktığımda ise Sude’yi göremedim. Birer kız camdan bakıyor ve gülümsüyordu. “Bu adam hâlâ bekliyor.” dedi. Üstüne gömlek giyinen kız ise gülerek “Bu yakışıklıyı kim kapımıza taktı bilmiyorum ama manzara iyiymiş.” dedi.

Gözlerimi ovuşturdum ve yataktan kalktım. “Sude nerede?” diye sordum. Camda olan kız dönüp bana bakındı. “Sude Müdüre Hanımın yanında.” dedi. Benim yüzümden Sude’ye ceza verecekti, keşke buraya hiç gelmeseydim…

Cama doğru bakan kız tekrardan önüne döndü. “Arabasının içinde hediye mi var?” diye sordu. Kaşlarımı çatarak “Olay ne?” diye sordum. Cama doğru yakınlaştım. “Biz uyumaya geldiğimizden beri.” dedi heyecanla, dönüp bana bakındı ve konuşmasına devam etti: “Yani geceden beri bir adam yurdun önünde bekliyor.”

Pencereye doğru yaklaştım ve dışarıya baktım. Asil yolun karşısında arabasına yaslanmış, elinde bir sigara, sessizce bekliyordu. Gözleri uzaklara dalmıştı ama görünüşe bakılırsa beklediği tek kişi bendim. Derin bir nefes aldım, kalbim bir an için hızlandı.

Yanımdaki kız heyecanla "Bu kim, sevgilin mi?" diye sordu. İlgisizce omuzlarımı silktim ve "Hayır, sadece bir tanıdık." dedim.

"Tanıdık mı?" dedi diğer kız, kaşlarını kaldırarak. "Bu adam bayağı ciddi duruyor."

İçimden bir şeyler koptu. Asil'in burada olması her şeyi daha karmaşık hâle getiriyordu. Onunla yüzleşmeye henüz hazır değildim ama aynı zamanda ondan kaçmak da istemiyordum. Camın kenarından uzaklaştım ve derin bir nefes aldım. Yapacak tek şey vardı; aşağı inip onunla konuşmak yoksa bu iş uzadıkça daha da içinden çıkılmaz bir hâl alacaktı.

"Benim aşağı inmem lazım." dedim, sakin olmaya çalışarak.

Kızlar birbirlerine baktı. "Bayağı ilginç biriymişsin, Elis. Bu adam gece boyunca beklemiş!" dedi biri, gülerek.

Onlara bir şey demeden hızlıca üzerime uygun bir şeyler geçirdim ve kapıya yöneldim. İçimde yükselen o karışık duygularla merdivenlerden aşağı indim. Müdüre Hanımın odasından Sude’nin çıktığını gördüğümde Asil’in yanına gitmek yerine Sude’nin önüne geçtim.

“Ne dedi Müdüre Hanım?”

Sude gülümsedi, “Bir şey demedi, sadece bir daha olmamasını rica etti.” dedi. Kaşlarımı çattım. “Sakince karşıladı yani?” diye sordum. Sude yalandan tebessüm ederek giriş kapısının yanında olan camdan Asil’i gösterdi. “Galiba para bu işi çözüyor.”

Asil benim yetimhanede kalmam için para mı vermişti? Gerçekten mi ya?

Sude bakışlarını bana çevirdi ve gözleriyle beni süzdü. “Sen nereye?”

Başımı hafifçe eğdim. Sude cevap veremememden anlamış olacak ki elini omzuma koydu. “Ben odama çıkıyorum, sen konuş ama kötü bir şey olursa seslenmen yeterli.” dedi. Sude’ye gülümseyerek teşekkür ettim.

Kapıdan dışarı çıkarken bir an tereddüt ettim ama sonra derin bir nefes alarak Asil’in yanına doğru yürüdüm. Asil beni gördüğü an sigarasını yere attı ve ayağıyla yanan sigarasını söndürdü. Gözlerindeki yorgunluk açıkça belliydi ama aynı zamanda kararlı bir ifade vardı. Arabasına yaslanmayı bırakıp birkaç adım bana doğru attı.

"Ne işin var burada Asil?" dedim, sesim titrememesi için uğraşarak.

"Sana anlatmam gereken şeyler var Elis. Dünkü konuşmamız yarım kaldı." dedi, sesi derindi ve duygusaldı.

Başımı iki yana salladım. “Buna gerek yok, bir süre konuşmasak iyi olur.”

Asil iç çekti, gözlerinde olan yorgunluktan belli oluyordu tüm gece uyumadığı. “Ama benim de beyefendiliğim bir yere kadar be güzelim. Şimdi arabaya bin, konuşalım aksi takdirde seni kaçırmak zorunda kalırım.” dedi.

Asil'in sözleri karşısında afalladım. O kadar ciddi görünüyordu ki, neyin şaka olup olmadığını ayırt edemedim. "Ne diyorsun sen?" dedim, şaşkınlıkla geri adım atarak.

Asil, gözlerini bir an olsun benden ayırmadı ve yavaşça yanıma yaklaştı. "Seni kaybedemem Elis, bu yüzden ne gerekiyorsa yapacağım. Hadi, arabaya bin. Bu işi başka türlü çözemeyiz."

Geriye doğru bir adım daha attım fakat Asil beni kolumdan nazik ama kararlı bir şekilde tuttu. Beni hızla kucağına aldı, ayaklarım yerden kesildi. "Asil, bu doğru değil. Yapma!" dedim ama gözlerindeki kararlılık hiçbir şekilde değişmemişti.

"Asil!" dedim bir kez daha onu durdurmaya çalışarak ama bu işe yaramadı. Kapıyı açtı ve beni içeri soktu. Koltuğa oturur oturmaz kapıyı sertçe kapattı ve hızla diğer tarafa geçip direksiyonun başına oturdu.

"Asil ne yapıyorsun? Bu resmen adam kaçırmak!" dedim ama o sadece gözlerini yola dikti ve arabayı çalıştırdı. Motorun sesi tüm sessizliği bozarken, Asil hızla gaz pedalına bastı ve yetimhanenin önünden uzaklaştık.

Etrafımdaki binalar hızla geride kalırken, Asil'in planının ne olduğunu anlamaya çalıştım. "Beni nereye götürüyorsun?" diye sordum ama Asil'in bana cevap vermeye niyeti yoktu.

Araba hızla şehrin dışına doğru ilerliyordu. Sokaklar trafik ışıkları ve insanlar geride kalmış, sadece yol ve etrafımızdaki ağaçlar vardı. Gözlerim arabanın camından dışarıya kayarken içimde yükselen korku ve belirsizlik daha da yoğunlaşıyordu. Kaçmak mı istiyordum yoksa onunla gerçekten konuşmak mı? Hangisi daha doğru, emin olamıyorum.

Yaklaşık yarım saat süren sessizlik sonunda Asil bir çiftliğin girişine doğru yöneldi. Arabanın hızı yavaşladı ve etrafı ağaçlarla kaplı, izole bir bölgeye girdik. Yol kenarındaki taşlar ve toprak yavaşça lastiklerin altında ezilirken Asil arabayı küçük, ahşap bir kulübenin önünde durdurdu.

"Burada kimse yok." dedi, motoru kapatarak. "Sadece ikimiz."

Kapıyı açıp dışarı çıktı ve arka koltuğa doğru ilerleyip bagajdan bir şeyler aldı. Ardından kapımı açarak elini uzattı. "Hadi Elis, dışarı çık."

Tüm vücudumun gerildiğini hissettim ama onun elini tutarak arabadan çıktım. İçimdeki korku yerini derin bir meraka bırakmıştı. Etrafta birer uçak vardı. Tek dikkatimi o uçak çekmişti. Uçağın önünde ise birkaç insan vardı. Asil’i gördüklerinde selam verdiler. Asil adamların yanına doğru ilerledi.

“Hanginiz kullanacaksınız uçağı?” diye sordu. Asil adamlarla konuşurken kafamı çevirdim. Kendi aralarında olan konuşma bittikten sonra Asil bana döndü. “Köye gideceğiz.” dedi.

“İstemiyorum.”

Asil’in telefonu çaldığında dediğimi duymazlıktan gelerek yanımdan uzaklaştı. Adamlara baktığımda bana gülümsediler. Acaba hakkımda ne düşünüyorlar? Pijama ile buraya gelen ilk kişi değilimdir umarım.

Asil yanımıza geldiğinde adamlara “Önce Karadeniz’e gideceğiz.” dedi. Karadeniz nereden çıktı? Bana bakındı, “Sen mi uçağa binersin ben mi yardımcı olayım?” diye sordu.

Göz devirerek uçağın içine bindim. Birer koltuğa oturup emniyet kemerimi taktım. Asil yanıma oturdu ve bana bakındı. “Emir’leri Karadeniz’den alacağız sonrasında onları bırakıp köye geçeceğiz.” dedi.

“Köye geçmek falan istemiyorum.” dedim.

Asil başını salladı. “Pekâlâ başka yer bulurum.”

Uçağın motoru çalışırken, hafif bir titreme hissettim. Uçak pist boyunca hızla ilerlemeye başladığında kalbim hızlanıyordu. Asil yanımda sakince oturmuş arada bana bakarak düşünceli bir ifade takınmıştı. Sanki içinden sürekli konuşmak, bir şeyler anlatmak istiyordu ama ne söylese beni daha da uzaklaştıracağını biliyordu. Onun bu çaresizliği benim de içimi burkuyordu ama bu durumda ona anlayış göstermenin kendime ihanet etmek olacağını düşündüğüm için bakışlarımı pencereden ayırmıyordum.

Uçak havalanıp bulutların arasına karıştığında Asil derin bir nefes alarak bana döndü. "Elis bak, bu olaylarda benim bir suçum yok.”

Hiçbir şey söylemedim. Sadece ellerimi kucağımda sıkıca birleştirip önüme bakmaya devam ettim. Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. Onunla konuşmak istiyor, ona tüm öfkemi ve kırgınlığımı haykırmak istiyorum ama yapamıyorum.

“Ben defalarca sana anlatmak istedim” dedi hafif bir tonla. “Hatta sana anlatacağımı bile söyledim sadece olaylar ve zaman buna izin vermedi.”

Söylediklerine inanmak istesem de içimdeki öfke her sözünde daha da büyüyordu. Nasıl her şeyi bu kadar basite söylemedi? Onca yalanın ardından, sevgi mi sunuyordu bana?

Bir süre sessizlik oldu. Asil tepkimi beklercesine bana baktı ama ben hâlâ sessizliğimi koruyordum. Uçak havada dakikalarca süzüldü. Bu sessizlik uçak motorunun monoton sesiyle daha da ağırlaştı. Uçak bulutları yararak Karadeniz'in masmavi sularına doğru ilerliyordu.

Her an daha fazla uzaklaşıyordum hem ondan hem de kendimden.

Uçak tamamen durduğunda Asil yerinden kalktı ve bana bakındı ama tepki vermedim. Uçaktan indiğinde nefes almak için arkasından indim. Asil “Emir dışında olan kişileri tanımıyorum, Emir senin sınıf arkadaşın olan Çilek’in abisi. Bir de Emir’in sevgilisi var şarkıcı olmaya çalışıyor.” dedi. Başımı salladım, Asil başını çevirdiğinde altı kişiyi gördü, üçü kız üçü erkek. Birer erkeğe “Kardeşim!” diye yüksek sesle selam verdi. İkisi birbirine sarılırken ben kızları inceledim. Hepsi birbirinden güzel.

Herkes selamlaşırken tanışıp tanışmamak arasında kararsız kaldım. En sonunda “Merhaba ben Elis.” Diyerek elimi uzattım. Sarı saçlı kız elimi sıktı. “İnfaz.”

Erkekler birbirleriyle konuşurken ben de kızlarla konuştum. “Umarım sizi bekletmedik.” dedim kibar bir ses tonuyla. “Asıl biz sizi buraya çağırdık, kusura bakmayın.” dedi.

Uçağın hazır olduğunu söylediklerine uçağa doğru ilerledik. Tekrardan aynı yerime oturdum: Cam kenarına.

Başımı yasladım ve gözlerimi aralık olacak şekilde bıraktım. Uçak havalanmaya başladığında içime bir rahatlama hissiyatı yayıldı.

Uçak havada süzülürken tek ayakta olan kişi İnfaz’dı. Lavaboya gitmişti, lavabo dönüşü yanıma geldi. “Oturabilir miyim?” diye sordu. Gülümseyerek “Tabii.” dedim.

Yanıma oturdu ve hafifçe bana doğru eğildi. “Elis, iyi misin?” Başımı hafifçe kaldırdım, gözlerine bakındım. Pijamayla uçmamdan mı anladı kötü olduğumu? Belki uçakta yaşıyorum?

“Sorun yok ama sorduğun için çok teşekkür ederim.” dedim. Şarkıcı olmak isteyen kız buydu değil mi? “Şarkıcı olduğunu duydum, umarım işler yolunda gider ve bir gün senin konserine gelirim.”

Yalancı bir ifadeyle gülümsedi. “Umarım dediğin gibi olur.”

Anlık bir şekilde mide bulantısı geldi. Sabah aç karnına iki kere uçağa binersem olacağı buydu. Gözlerimi yumdum ve açtım. “Asil! Su verir misin?” diye seslendim. Asil bana su getirdiğinde hızla elinden aldım. Ben suyu açarken Asil bana birer jelibon uzattı ama onu umursamadan önüme döndüm. Suyu içtikten sonra arkama yaslandım.

Uçak havada süzülürken İnfaz yanımdan kalktı ve Asil yanıma oturdu. “Daha iyi misin?” diye sordu. Başımı olumsuz anlamda salladım. “Midem çok kötü.”

Asil “Az sonra ineceğiz, istersen indiğimiz yerde yemek yiyebiliriz veya dayanabilirsen gideceğimiz yerde yeriz.” diye seçenek sundu.

“Dayanırım.” dedim kısık bir sesle.

Uçak durduğunda hepsi valizini eline aldı ve uçaktan çıktılar. Hava almak ve görüşürüz demek için uçaktan çıktım.

“Sarp, Elis… Bizi buraya kadar getirdiğiniz için çok teşekkür ederiz.” dedi İnfaz gülümseyen bir şekilde. “Gerçekten minnettarız.”

Asil gülümserken “Her zaman, ne zaman isterseniz.” dedim, sanki benim uçağımmış gibi davranmış olsam da şu an bunun bir önemi yok. Derin bir nefes aldım, mide bulantım hafiflemişti ama tamamen geçmemişti.

“Umarım her şey yoluna girer.” dedi İnfaz bana bakarak. Yüzüme küçük bir tebessüm yerleştirdim. “Teşekkür ederim, umarım.”

Vedalaştıktan sonra Asil kısa bir telefon konuşması yaptı sonrasında uçağa geri bindik. Yerime bugün 3. defa oturdum. Uçak pistte hızla ilerlemeye başlarken tekrardan midemde hafif bir bulantı hissettim. Gittikçe şiddetlen bulandı, tüm bedenimi sarmaya başladı. Ellerimle koltuğun kenarlarını sıkıca tutarken başımı geriye yaslayıp derin nefes almaya çalıştım. Asil’in bakışlarını üzerimde hissettim, endişeyle bana doğru eğildi.

"Elis, iyi misin? Yüzün çok solgun görünüyor."

Sanki yavaşça bana yaklaşırken bir yandan da bir şeyler yapamamanın çaresizliğini yaşıyordu. Bu anda onun böyle derin endişeli bakışlarıyla yüzleşmek daha da sinir bozucu. Gözlerimi kapatarak başımı yana çevirdim.

“İyiyim.” diye mırıldandım ama sesim pek de inandırıcı değildi.

Asil susmadı. “İstersen uçağı bir yere indirebilirim. Böylece yemek yersin ve kendine gelirsin.”

Başımı sallayarak kısa bir yanıt verdim ama o yine de susmuyor. Sanki konuşmak için bir fırsat bulduğunda asla bırakmak istemiyor. Bu durum her zamankinden daha çok sabrımı taşırıyordu.

"Elis, biraz su iç istersen." dedi yumuşak bir sesle, yanında getirdiği küçük bir su şişesini uzatarak. Gözlerimi açıp şişeye baktım ama almak istemedim. Midemdeki bulantı gitgide artıyordu ve onun şu anda benimle bu kadar ilgilenmesi bana daha da rahatsızlık veriyordu.

“İyiyim.” dedim tekrar ama bu sefer sesim daha sertti. Asil bu kez daha dikkatli bir şekilde gözlerime bakarak, konuşmayı sürdürmeye çalıştı.

“Elis, böyle devam edemeyiz. Neden konuşmuyorsun benimle? Bu sessizlik sana da bana da iyi gelmiyor. Anlamalısın ki... seni korumak için yaptım her şeyi.”

Derin bir nefes alıp gözlerimi açtım ve ona baktım. Midemdeki bulantı yerini yine o tanıdık öfkeye bırakıyordu. “Koruman mı? Beni mi? Ben sizi ailem yerine koyarken siz benim ailemi öldüren katilersiniz. Hiçbiriniz çıkıp bana doğruyu söylemediniz! Ailem öldü, sen hayatıma karışıp her şeyi kontrol ettin, beni bu aileye sen soktun! Bu nasıl koruma?”

Asil gözlerini kaçırdı, derin bir iç çekti. “Bunu anlaman kolay değil, biliyorum ama sana zarar gelsin istemedim. Ben de senin kadar masumum bu hikâyede.”

Başımı iki yana salladım, içimde biriken öfkeyi dizginlemeye çalışarak. "Asil anlamıyorsun. Bana hep 'beni koruduğunu' söylüyorsun ama farkında mısın: Benim ne istediğimi hiç sormadın. Hep sen karar verdin, belki de ben ailemi öldüren bir sülaleye gelmek istemeyecektim! Bu 'koruma' değil, bu bir tutsaklık."

Uçak havada hafifçe sallandığında içimdeki bulanıklık bir kez daha kendini hissettirdi ama bu sefer ona karşı hissettiğim öfkeyle birleşti. Uçak bulutları geçerken Asil bir kez daha sessizliğe gömüldü.

Uçak inene kadar kendi içimde olan mide bulantısını görmezden gelmeye çalıştım ama nafile. Uçak yere indiğinde kendimi hızla dışarıya attım. Tekrar başladığımız yere geri dönmüştük. Birer dağ evi gibi bir yerdeydik.

Asil kapıyı açtı ve eliyle beni içeriye davet etti. Kapıdan adımımı attığım anda sıcak bir hava yüzüme çarptı. İçerisi oldukça genişti, her şeyin ahşaptan olmasına rağmen fazlasıyla güzeldi. Şömine yanmaya başlamıştı ve odanın içine sıcak bir koku yayıyordu. Tavandan asılan büyük demirden bir avize loş bir ışık sağlıyordu. Pencerelerin önünde koyu renkli kadife perdeler sarkıyordu.

Odanın diğer ucunda büyük, ağır bir ahşap masa yer alıyordu. Masa kahvaltı için özenle hazırlanmıştı. Üzerinde çeşitli peynir tabakları, zeytinler… Aklıma gelebilecek her şey vardı. Yanında da bolca pişmiş yumurta, kızartılmış sucuklar ve ince dilimlenmiş etler görünüyordu. Her şey o kadar zengin ve renkliydi ki, sanki uzun bir ziyafete davetliymişim gibi hissettim.

Asil masaya doğru ilerledi ve bana dönüp hafifçe gülümsedi. "Biraz dinlenip kahvaltı edelim." dedi, sesi daha sakin ve huzurluydu. “Senin için hazırlattım.”

Gururum hayır demek istiyordu ama hayır diyemeyecek kadar açım. “Kahvaltı yaparım ama tek bir şartım var.” dedim. “Kahvaltı boyunca konuşamayacağız.”

Asil başını hafifçe eğerek onayladı ve sessizce masanın diğer ucuna oturdu. Gözlerini benden ayırmadan, masadaki yiyeceklere uzandı ve yavaşça tabağını doldurmaya başladı. Her hareketi kontrollü ve temkinliydi, adeta sabrını koruyormuş gibi görünüyordu. Hızlı bir şekilde sandalyeye oturdum. Tabağıma birkaç parça peynir ve zeytin aldım, ardından taze ekmeği koparıp ağzıma attım. Açlıktan ne yiyeceğimi düşünmeden her şeyi tabağıma eklemeye başladım.

Sessizlik, ikimizin arasında büyüyen bir duvar gibiydi.

O kadar derin bir sessizlik vardı ki, sadece çatının üstünde gezinen rüzgârın ve şöminenin hafifçe çıtırdayan sesi duyuluyordu.

Her lokmamı hızlıca alıp yutarken, Asil’in beni izlediğini hissedebiliyordum ama göz göze gelmemek için çabalıyordum. Asil’in davranışları onun bu kadar sakin ve anlayışlı olması, bir yandan beni rahatlatırken diğer yandan her şeyin altında daha büyük bir gerçek saklıymış gibi hissettiriyordu. İçimdeki öfke ve merak, açlığımı bastırdıkça yerini geri almaya başlamıştı. Onun bana söylemek istemediği daha ne kadar şey vardı acaba?

Kahvaltıyı bitirirken bir an için Asil’in yüzüne baktım. O da tam o sırada bana bakıyordu fakat gözlerindeki sessizlik bu kez konuşmaya meyilli gibiydi ama ben sessizlik yemini bozmadım.

Ayağa kalktım ve elimi yıkamak için odalarda gezindim. Lavaboyu bulduktan sonra elimi yıkadım. Asil arkamdan geldi, ona yol verdim ve elini yıkmaya başladı. Salona geçtiğimde içimdeki sıkıntının hiç gitmeyeceğini fark ettim çünkü ben buraya ait değilim.

Asil arkamdan sessizce yaklaştı ama ayak sesleri kendini belli etmişti. Asil’e doğru döndüm. Gözlerini hafifçe kısarak bana baktı. “Biliyorum, konuşmak yasak." dedi alaycı bir gülümsemeyle, ellerini belime sardı ve konuşmaya devam etti: "Ama öpmek yasak değil."

Cümlesi daha bitmeden beni kendine doğru çekti ve aniden dudakları dudaklarıma değdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.