İçeriğe geç

JADE DROGOMIR

Bölüm 8 · 7 dk okuma

JADE DROGOMIR

Bölüm 8

BEYAZ GÜLLER 8

BEYAZ GÜLLER 8

Jade büyüyordu.

Güçleri büyüyordu

Ama her geçen gün omuzlarına yüklenen ağırlık da büyüyordu.O akşam güneş ufkun arkasında kaybolurken küçük kız odasında yalnız oturuyordu.Pencerenin önündeki koltuğa kıvrılmıştı.Dizlerini karnına çekmişti.Gökyüzü turuncudan mora dönüyordu.Normalde gün batımını severdi Ama bugün içinde garip bir boşluk vardı.Son günlerde gördüğü vizyonlar zihninden çıkmıyordu

Özellikle bir tanesi…

Babası…

Kanlar içinde yerde yatıyordu.Ve Jade ne kadar uğraşırsa uğraşsın katilin yüzünü göremiyordu.Belki de onu en çok korkutan buydu.Tehlikenin geleceğini biliyordu.Ama nereden geleceğini bilmiyordu Küçük kız gözlerini kapattı.Tam o sırada kapı hafifçe çalındı.

“İçeri gel.”

Kapı açıldı.Victor içeri girdi.Jade onu görünce hafifçe gülümsedi.Victor’un yüzünde her zamanki sıcak ifade vardı.Ama baba olarak kızının üzgün olduğunu anlamıştı.Yavaşça yanına geldi.

“Bugün çok sessizsin küçük yıldız.”

Jade omuz silkti.

“Biraz düşünüyorum.”

Victor pencerenin yanındaki koltuğa oturdu.

“Kötü şeyler mi?”Jade cevap vermedi.Bu cevap aslında bir cevaptı.Victor birkaç saniye sessiz kaldı.Sonra yanında getirdiği büyük deri kaplı kutuyu masanın üzerine bıraktı.

Jade merakla baktı.“Bu ne?”Victor’un gözleri yumuşadı.

“Sanırım sana anneni anlatmanın zamanı geldi.”

Jade’in nefesi kesildi.

Annesi…Bu kelime bile kalbini sıkıştırıyordu.Victor kutunun kapağını açtı.İçinden eski albümler çıkardı.Parşömenler.Resimler.Mektuplar.

Yıllardır sakladığı anılar…Jade yavaşça yanına oturdu.Victor ilk resmi çıkardı.Resimde genç bir kadın vardı.Uzun koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu.Gözleri sıcak ve huzurluydu.Yüzünde zarif bir gülümseme vardı.Jade resme uzun süre baktı.Kalbi hızlanmıştı.Çünkü ilk kez annesini görüyordu.Gerçekten görüyordu.

“Bu…”

Victor gülümsedi.

“Annen.”

Jade parmaklarını dikkatlice resmin üzerine koydu.

Valeria Rosewood.

Drogomir Sarayı’nın hiç unutamadığı kraliçesi.

“Çok güzelmiş.”

Victor hafifçe güldü.

“Evet.”

Sonra daha sessiz bir sesle ekledi.

“İçi de dışı kadar güzeldi.”

Jade gözlerini resimden ayırmadı.

Victor anlatmaya devam etti.

“Bahçeleri çok severdi.”

Jade dikkatle dinliyordu.

“Özellikle beyaz gülleri.”

Victor’un dudaklarında özlem dolu bir gülümseme oluştu.

“Her sabah bahçeye inerdi. Bütün hizmetkârların adını bilirdi.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.”

Jade şaşırmıştı.

“Bir kraliçe olduğu halde mi?”

Victor güldü.

“Annen insanların kim olduğuna bakmazdı. Kalplerine bakardı.”

Küçük kız sessizleşti.

Bu söz hoşuna gitmişti.

Çünkü kendisi de biraz öyleydi.

Victor başka bir resim çıkardı.

Bu kez genç bir Victor ile Valeria birlikteydi.

Saray bahçesinde durmuş gülüyorlardı.

Mutlu görünüyorlardı.

Çok mutlu…

Jade’in boğazı düğümlendi.

“Babacığım…”

Victor ona döndü.

“Efendim küçük yıldız?”

“Annem beni sever miydi?”

Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.

Victor’un gözleri doldu.

Yıllardır kendisine sorulmayan bir soruydu bu.

Ve cevabı çok açıktı.

Victor elini Jade’in saçlarına koydu.

“Bu dünyada senden daha çok sevdiği hiçbir şey yoktu.”

Jade’in gözleri dolmaya başladı.

Victor devam etti.

“Sen doğmadan önce her gün senin hakkında konuşurdu.”

Küçük kız dikkatle dinliyordu.

“Nasıl biri olacağını merak ederdi.”

Victor’un sesi titredi.

“Gözlerinin rengini merak ederdi.”

Jade artık ağlamaya başlamıştı.

Sessizce.

Victor da gözlerini kapattı.

“Ve seni kucağına almayı bekliyordu.”

Odanın içinde yalnızca sessiz ağlayışlar vardı.

Çünkü ikisi de aynı kişiyi özlüyordu.

Birisi hiç tanımadığı annesini…

Diğeri hayatının aşkını…

Bir süre sonra Victor ayağa kalktı.

Kitaplığa yöneldi.

Oradan eski bir masal kitabı aldı.

Jade gözyaşlarını sildi.

Victor yatağın kenarına oturdu.

“Hatırlıyor musun? Küçükken sana bunu okurdum.”

Jade hafifçe gülümsedi.

“Ejderha ve Ay Prensesi.”

Victor başını salladı.

“Evet.”

Kitabı açtı.Ve okumaya başladı.Odadaki atmosfer yavaş yavaş değişiyordu.Masalın sakin sesi odayı dolduruyordu.Jade başını babasının omzuna yasladı.Küçükken yaptığı gibi.Victor okumaya devam etti.Fakat Jade’in zihni başka yere kaymaya başlamıştı.Çünkü bir görüntü yeniden ortaya çıkmıştı.

Kan…

Kırılmış taşlar…

Karanlık bir salon…

Ve yerde yatan Victor…

Jade’in nefesi kesildi.Görüntü yalnızca birkaç saniye sürdü.Ama yeterliydi.Kalbi yeniden sıkıştı.Babasına baktı.Şu an karşısındaydı.Sağlıklıydı.Gülümsüyordu.Masal okuyordu.Ama Jade gelecekte onu kaybedeceğini görmüştü.Ya da en azından gördüğünü sanıyordu.İşte bu yüzden korkuyordu.İşte bu yüzden bazı geceler uyuyamıyordu.Victor masalı okumayı bitirdiğinde Jade’in sessizleştiğini fark etti.

“Neyin var küçük yıldız?”

Jade ona baktı.

Bir an her şeyi anlatmak istedi.

Gördüğü vizyonu…

Kanı…

Ölümü…

Korkusunu…

Ama yapamadı.

Çünkü ya yanlışsa?

Ya geleceği değiştirirse?

Ya babasını korkutursa?

Bu yüzden yalnızca başını salladı.

“Hiçbir şey.”

Victor bunun doğru olmadığını anlamıştı.Ama zorlamadı.Bunun yerine kızını kollarına aldı.Tıpkı küçükken yaptığı gibi.

“Ne olursa olsun.”

Jade başını kaldırdı

Victor gülümsedi.

“Ben hep yanında olacağım.”

Küçük kız gözlerini kapattı.Bu sözleri duymak istiyordu.İnanmak istiyordu.Ama kalbinin derinliklerinde bir yerde aynı görüntü tekrar canlanıyordu.Kanlar içindeki taht salonu…Sessizleşen saray…Ve yerde yatan babası…O gece Jade uykuya dalarken gözlerinden birkaç damla yaş daha süzüldü.Dışarıda gökyüzünü ince gri bulutlar kaplamaya başlamıştı.Sarayın kulelerinde nöbet tutan muhafızlar bunu fark etti.Kimse bir şey söylemedi.Ama herkes aynı şeyi biliyordu.Prenses yine üzülmüştü.Ve gökyüzü onunla birlikte ağlıyordu.

Jade o gece derin bir uykuya dalamadı. Babasının anlattığı hikâyeler zihninde dönüp duruyordu. Valeria Rosewood… Annesi… Onun hakkında öğrendiği her şey kalbinde hem sıcak hem de acı veren bir his bırakmıştı. Pencerenin önünde duran beyaz güller ay ışığında parlıyordu. Victor’un anlattığına göre annesi bu çiçekleri çok severdi. Jade elini pencere kenarındaki güle uzattı. Parmakları yapraklara dokunduğu anda kısa bir görüntü zihninden geçti. Bir kadın kahkahası… Rüzgârda savrulan uzun saçlar… Bahçede açan yüzlerce beyaz gül… Görüntü yalnızca birkaç saniye sürdü ama Jade’in kalbi hızlandı. Son zamanlarda gördüğü vizyonlar değişmeye başlamıştı. Artık yalnızca geleceği değil geçmişin kırıntılarını da daha net görüyordu. O gece sonunda uykuya daldığında sarayın üzerinde ince bir yağmur başlamıştı.

Sabah olduğunda gökyüzü griydi. Yağmur hâlâ sürüyordu. Sarayın koridorlarında dolaşan hizmetkârlar bunu görünce birbirlerine baktılar. Prenses yine üzgündü. Kimse yüksek sesle söylemese de herkes bunu biliyordu. Jade yatağından kalktığında başı ağırıyordu. Son zamanlarda vizyonlar çoğaldıkça bu ağrılar da artıyordu. Yüzünü yıkayıp kahvaltı salonuna indi. Victor çoktan masaya oturmuştu. Liz ise her zamanki sakinliğiyle yanında oturuyordu.

“Günaydın küçük yıldız.”

Victor’un sesi sıcaktı.

“Günaydın baba.”

Liz de gülümsedi.

“Bu sabah daha iyi görünüyorsun.”

Jade başını salladı ama cevap vermedi. Son günlerde Liz’in yanında kendini rahatsız hissediyordu. Bunun nedenini tam olarak açıklayamıyordu. Kadın ona karşı nazikti. Asla kötü davranmıyordu. Fakat içindeki ses sürekli dikkatli olması gerektiğini söylüyordu.

Kahvaltı sırasında Victor yaklaşan sonbahar şenliğinden bahsetti. Şehir halkı her yıl düzenlenen bu kutlamayı heyecanla bekliyordu. Jade dinliyordu ama aklı başka yerdeydi. Bir ara istemsizce Liz’e baktı. Tam o sırada kısa bir görüntü zihnine düştü.

Taht odası…

Kırmızı bir taç…

Yere damlayan kan…

Ve Liz’in silueti…

Jade’in elindeki kaşık masaya düştü.

Victor hemen ona döndü.

“Jade?”

Küçük kız irkildi.

“İyiyim.”

Ama iyi değildi.

Liz’in gözleri birkaç saniyeliğine onun üzerinde kaldı. Sanki bir şeyden şüphelenmiş gibiydi.

Öğleden sonra Jade her zamanki gibi bahçeye çıktı. Yağmur durmuştu ama bulutlar hâlâ gökyüzündeydi. Meşe ağacının altına oturup sessizce etrafı izledi. Sarayın yüksek pencerelerinden kendisine bakan hizmetkârları görebiliyordu. Çoğu onu seviyordu. Bazıları ise ondan korkuyordu. Jade bunu hissedebiliyordu. Düşünceler bazen istemeden zihnine ulaşıyordu.

Birden tanıdık bir düşünce duydu.

“Kral onu koruyamaz.”

Jade doğruldu.

Ses çok uzaktan gelmişti.

Ama sarayın içindendi.

Gözlerini kapatıp düşüncenin geldiği yöne odaklandı.

Bir koridor…

Karanlık bir oda…

Liz…

Görüntü aniden kayboldu.

Jade gözlerini açtı.

Kalbi hızla atıyordu.

Bu bir vizyon değildi.

Bu bir düşünceydi.

Gerçek bir düşünce.

Liz’in düşüncesi.

İlk kez onun zihninden bir cümle duyabilmişti.

Küçük kız hemen ayağa kalktı.

Ne anlama geldiğini bilmiyordu ama içindeki huzursuzluk daha da büyümüştü.

Aynı saatlerde Alaric kütüphanenin en üst katında eski kayıtları incelemeye devam ediyordu. Önünde açılmış onlarca kitap vardı. Son günlerde bulduğu her bilgi Liz hakkındaki şüphelerini artırıyordu. Yaşlı danışman eski bir parşömeni açtı. Parşömenin kenarları yanmıştı. Yazılar ise neredeyse silinmek üzereydi. Yine de birkaç satırı okuyabildi.

“Kapı açıldığında gölgeler geri dönecek.”

Alaric’in yüzü gerildi.

Devamını okumaya başladı.

“Son varis iki dünyanın kanını taşıyacak.”

Yaşlı adamın nefesi kesildi.

İki dünyanın kanı…

Yarı insan.

Yarı vampir.

Bu tarif yalnızca Jade’e uyuyordu.

Tam o sırada odanın kapısı açıldı.

Victor içeri girdi.

“Yeni bir şey buldun mu?”

Alaric birkaç saniye sustu.

Sonra önündeki parşömeni gösterdi.

Victor dikkatle okudu.

Yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti.

“Bu Jade’den bahsediyor olabilir.”

“Ben de öyle düşünüyorum.”

Victor sessizleşti.

Jade’in doğduğu günden beri farklı olduğunu biliyordu. Ama son zamanlarda ortaya çıkan şeyler onu endişelendirmeye başlamıştı.

“Kapı nedir?”

Alaric başını salladı.

“Henüz bilmiyorum.”

“Ya gölgeler?”

“Onu da bilmiyorum.”

Victor pencereden dışarı baktı.

Aşağıda Jade bahçede yürüyordu.

Küçük görünüyordu.

Masum görünüyordu.

Ama bütün işaretler onun sıradan bir çocuk olmadığını söylüyordu.

Sarayın başka bir bölümünde Liz gizli odasında oturuyordu. Önündeki masada eski bir harita duruyordu. Haritanın üzerinde onlarca işaret vardı. Kadın parmağını yavaşça Drogomir Sarayı’nın üzerine koydu.

“Yaklaşıyoruz.”

Karanlığın içinden aynı ses cevap verdi.

“Çocuk güçleniyor.”

Liz’in yüzü sertleşti.

“Biliyorum.”

“Bu seni korkutuyor.”

Kadın birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra ilk kez dürüst bir cevap verdi.

“Evet.”

Çünkü artık inkâr edemiyordu.

Jade yalnızca kehanetteki çocuk değildi.

Gücü her geçen gün büyüyordu.

Ve en korkutucu tarafı…

Nasıl büyüdüğünü kimse bilmiyordu.

Liz bile.

O sırada sarayın bahçesinde yürüyen Jade aniden durdu.

Gözlerinin önüne yeni bir görüntü geldi.

Bu kez çok daha netti.

Victor…

Taht odası…

Kırık mermerler…

Kan…

Ve yerde duran kırmızı taşlı eski bir baston…

Jade nefesini tuttu.

Bu görüntüyü daha önce hiç görmemişti.

Ama bastonu tanıyormuş gibi hissediyordu.

Sanki onu yıllardır bekliyordu.

Sanki kaderi o bastonla bağlantılıydı.

Görüntü kaybolduğunda küçük kız olduğu yerde donup kaldı.

Çünkü ilk kez vizyonda yalnızca ölümü değil…

Kendisini de görmüştü.

Daha uzun boylu.

Daha güçlü.

Ve gözlerinde şimdi sahip olmadığı bir kararlılık vardı.

Sanki gelecekteki Jade ona bakıyordu.

Ve sessizce tek bir şey söylüyordu:

“ZAMAN GELİYOR”……

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.