
TUZAK 20
Saray sabahı her zamanki gibi uyanmıştı.
Ama hiçbir şey artık “her zamanki gibi” değildi.
Kayz sarayın içinde yürürken hâlâ yabancıydı… ama artık görünmez değildi.
İnsanlar ona alışıyordu.
Muhafızlar bakışlarını kaçırmıyordu.
Hizmetkârlar yanından geçerken tedirgin olmuyordu.
Çünkü Kayz sorun çıkaran biri değildi.
Sessizdi.
Saygılıydı.
Ve hep dikkatliydi.
Eğitim avlusunda bir muhafız sertçe konuştu:
“Tekrar. Yanlış yaptın.”
Kayz başını eğdi.
“Anlaşıldı.”
Ne savunma vardı.
Ne öfke.
Sadece kabul.
Alaric uzaktan izliyordu.
Yanındaki muhafız fısıldadı:
“Bu çocuk fazla sakin…”
Alaric gözünü ayırmadan cevap verdi:
“Hayır.”
“Kontrollü.”
Öğleden sonra Victor onu çağırdı.
Büyük salonda yalnızlardı.
Victor bir süre Kayz’a baktı.
Sonra net konuştu:
“Ben sana söylemedim mi?”
“Bana ‘majesteleri’ deme.”
“Bana Victor de.”
Kayz başını eğdi.
“Emredersiniz… majesteleri.”
Victor’un kaşları çatıldı.
“Hayır.”
“Victor.”
Kayz kısa bir duraksadı.
Sonra sessiz ama net konuştu:
“Efendim…”
“Siz benim kralımsınız.”
“Size olan saygım… sıradan bir hitapla ifade edilemez.”
“Eğer kabul ederseniz…”
“Size ‘kralım’ demek isterim.”
Victor bir an sustu.
Bu bir itaatsizlik değildi.
Bu… aşırı terbiyenin kendisiydi.
Sonunda nefes verdi.
“İnatçısın.”
“Peki.”
“kralım yeterli.”
Jade içeri girdi.
Kayz’ı gördü.
Gülümsedi.
“Yine resmi misin?”
Kayz başını hafifçe eğdi.
“Prensesim.”
Jade gözlerini devirdi.
“Hayır.”
Bir adım yaklaştı.
“Bana Jade de.”
Kısa bir sessizlik.
Kayz hafifçe gülümsedi.
“Tamam… Jade.”
Ama o anda sarayın havası değişti.
Kapıların sesi sert açıldı.
Bir muhafız içeri girdi.
Nefesi kesikti.
“Majesteleri…”
“Rovan… ölü bulundu.”
Sessizlik çöktü.
Victor’un yüzü sertleşti.
Alaric’in bakışı daraldı.
Jade bir adım geri çekildi.
Ve ilk konuşan Liz oldu.
Sakin bir sesle, dikkatli seçilmiş kelimelerle:
“Rovan…”
Bakışını Kayz’a çevirdi.
“Onun Kayz’a eğitim verdiği ilk günlerden sonra…”
“böyle bir şeyin olması…”
Kısa bir duraksama.
“Tesadüf mü?”
Söz saraya düştü.
Ağır.
Ama açık suçlama yoktu.
Sadece yönlendirme vardı.
Tüm gözler Kayz’a döndü.
Kayz donmadı.
Ama hiçbir şey de demedi.
Sadece başını hafifçe eğdi.
Mahcup.
Sessiz.
Kendini savunmayan bir duruş.
Victor’un kaşları çatıldı.
“Ne ima ediyorsun?”
Liz hemen yumuşadı.
“Ben sadece ihtimallerden bahsediyorum, Majesteleri.”
“Yeni gelen biri…”
“Ve hemen ardından böyle bir olay…”
“Dikkat edilmesi gereken bir durum.”
O an Jade’in yüzü değişti.
Bakışları keskinleşti.
“Yeter.”
Liz ona döndü.
“Ne?”
Jade bir adım öne çıktı.
“Onu suçlamıyorsun.”
“Ama yön veriyorsun.”
“Bu aynı şey.”
Sessizlik.
Kayz hâlâ konuşmadı.
Sadece oradaydı.
Kırılgan değil.
Ama savunmasız.
Alaric yavaşça konuştu:
“Suçlama için erken.”
“Gerçekler… önce görülür.”
Jade gözlerini kapattı.
Ve o anda oldu.
Herkes aynı şeyi gördü.
Ama bu kez Jade’in gözlerinden.
Rovan koridorda yürüyordu.
Sonra ışık söndü.
Bir gölge belirdi.
Yüz yoktu.
Sadece karanlık.
Ve fısıltı:
“Sadakat… bazen yanlış kişiye olur.”
Görü kesildi.
Saray buz kesti.
Kimse Kayz’a bakmıyordu.
Şimdi bakışlar Liz ile Jade arasında gidip geliyordu.
Jade’in sesi netti:
“Ben bunu gördüm.”
“Bu gerçek.”
Victor sertleşti.
“Güvenlik artırılsın.”
“Hiç kimse saraya izinsiz giremeyecek.”
“Bütün kapılar kapatılacak!”
Muhafızlar hareketlendi.
Kayz bir adım geri çekildi.
Sessiz.
Suçsuz.
Ama artık bir gölge taşıyordu üstünde.
Jade ona baktı.
Yumuşak ama kesin bir sesle:
“Sen yapmadın.”
Kayz başını eğdi.
“Biliyorum.”
Ve ilk kez o an Jade şunu fark etti:
Bu sarayda tehlike dışarıdan değil…
içeriden geliyordu.
Liz yüzünü korudu.
Ama içinden tek bir şey geçti:
Bu güç… beklediğimden daha hızlı uyandı.
Alaric Jade’e baktı.
“Bu artık sadece görü değil.”
“Bir uyarı.”
Ve sarayın içinde herkes aynı şeyi hissetti:
Bir şey başlamıştı.
Ve geri dönüşü yoktu.….