İçeriğe geç

İZLER KARADENİZ

Bölüm 8 · 7 dk okuma

İZLER KARADENİZ

Bölüm 8

8.BÖLÜM:FIRTINA

Yine ben ve alarmım...

Resmen ayrılmaz ikiliyiz.

Ne güzel...

Dünkü operasyonun yorgunluğuyla yataktan doğruldum.

Açıkcası erken kalkan biriydim...ama bu operasyon sonrası pek mümkün olmayan birşeydi.

Hâlâ çalmaya devam eden alarmımı çok sakin (?) bir şekilde kapattım.

Kendimi motive ede ede elimi yüzümü yıkadım.

Soğuk su her zaman iyi gelen birşeydir.

Hazırlandıktan sonra pansiyondan çıktım.

Botumun bağcıklarını bağlandıktan sonra telefonumun melodisi kulaklarıma doldu.

Aramaya baktım.

Defne arıyordu.

Hiç bekletmeden açtım.

"Alo."

"Alo günaydın Asel,kalktın mı?"

"Sana da günaydın,kalktım noldu bir sorun yok inşallah?"

Güldü.

"Bizim sorunumuz olmayan bir günümüz mü var?"

Haklıydı.

"Haklısın."

"Damla'nın yanına gidelim mi?"

"Olur gidelim."

"Tamam o zaman hastanenin önünde buluşuruz."

"Tamamdır."

Telefonu kapattıktan sonra yönümü askeriyeden hastaneye çevirdim.

Nerden baksan hastane ve askeriye aynı bahçe de sayılırdı.

Tabi uzaklıklar vardı.

...

"Nasıl daha iyi misin Damla?"

Damla

"İyiyim."

Damla'nın yanında duran küçük masada ki laptopu fark ettim.

"Damla...bu laptop ne?"

Damla önce laptoba ardından bana baktı.

"Boş boş oturmayım da bir iş yapayım dedim."

Anlamaz gözlerle Damlaya bakarken Damla konuşmaya devam etti.

"Bu şifrelenmiş belgeler hakkında çalışıyordum."

Defne

"Vay hızlısın."

Damla gülerek

"Her zaman."

Biz böyle konuşmaya devam ederken Defne'nin telefonuna bildirim geldi.

Defne hızla mesaja baktıktan sonra bize dönüp.

"Toplantı yapılacakmış."

Başımı sallayıp ayağa kalktım.

Defne ile ikimiz tam kapıdan çıkarken yataktan inen Damlayı görmemizle durduk.

Defne

"Damla sen nereye?"

Damla yataktan kalkarak

"Toplantı varmış ya."

Defne

"Hayır senin dinlenmen gerekiyor."

Damla

"Bir günlük dinlenme yetti bana..."

Eline laptobunu alıp.

"Hem yeni gelişmeler var,onları söylemem lazım."

Üçümüz kapıdan çıktıktan sonra doğruca Komar'a gittik.

...

Tuna

"Evet tim,bir operasyonu başarıyla tamamladık ama...bu daha başlangıç."

Kaan

"Damla'yı neden kaçırdıklarını çok iyi biliyoruz..."

"Bilgisayara ulaşmak için."

Tuna yumruk yaptığı elini hafifçe masaya vurdu.

"O bilgisayar bu leş fareler için o kadar önemli olmalı ki bir askeri kaçırmaya göze aldılar."

Bir Türk askerini...kaçırmaya kalkmak.

Aynı cümlede dahi olamazd.

Bunu yaptılarsa ya ölmek istiyorlardı ya da daha Türkleri tanımıyorlardı.

Tanımasınlar biz Dünyaya duyururuz kendimizi.

Kaan Damla'ya bakarak.

"Damla buldun mu birşeyler."

Damla

"Buldum komutanım..."

Laptoptan birkaç tuşa bastıktan sonra ekrana birkaç görsel geldi.

Damla

"İlk belgenin şifresini çözdüm."

"Rusya'dan hareketle Karadeniz limanlarına bir gemi getirilecek."

Bora

"Geminin içinde ne olduğunu biliyor muyuz?"

Damla

"Maalesef,o kısım açık bir şekilde yazılmamış ama...ama ağır yüklü olacağı belirtilmiş."

Defne

"Bu da demek oluyor ki geminin içinde tonlarca silah var."

Damla

"Aynen öyle."

"Geminin adı ne peki?"

Damla

"Geminin adı Kyte-Oktaby...Rus bir gemi."

Tuna

"Ne zaman gelicekmiş gemi?"

Damla

"4 gün sonra gece saat 5 de Karadeniz limanlarına ulaşcakmış."

~4 GÜN SONRA~

Başımı helikopterin soğuk metal gövdesine yasladım. Gözlerim elime kaydı.

Silahım...

Geçmişten bu yana benden hiç gitmeyen, adeta bedenimin bir parçası haline gelen eşyam. Şarjörün üzerindeki ufak çiziklere baktım. Her bir çizik, ayrı bir savaşı hatırlatıyordu.

Kimse konuşmuyordu. Herkes önüne dönmüş, maskelerinin altından derin nefesler alarak sadece gideceğimiz o yeri bekliyordu. İçimde tarif edemediğim bir his vardı; bu seferki diğerlerine benzemeyecekti.

Tuna

"Varmamıza kaç dakika kaldı?"

Pilot, başını hafifçe geriye doğru çevirmeden telsizden cevap verdi:

"Yaklaşık 2 dakika sonra iniş yaparız komutanım."

Yüzbaşı Tuna ağır hareketlerle ayağa kalktı. Helikopter sarsılırken o tavandaki demire tutunmuş, gözlerini tek tek üzerimizde gezdiriyordu.

"Tim, hazırlandığımız gibi,"

"Zaten planlarımız tam."

Plan değil, planlar.

Çünkü bizim işimizde tek bir ihtimale güvenmek ölümdü. Eğer operasyon olumsuz geçerse, saniyeler içinde diğer B ve C planlarını devreye sokmak zorundaydık.

Hata kabul edilemezdi.

Pilotun sesi tekrar kulaklıklarda yankılandı:

"Son 1 dakika. İniş için alçalıyoruz."

Tuna gözlerini gözlerime dikti, ardından tüm time baktı:

"Hazır mıyız tim?"

"Hazırız!"

Tuna

"Allah'ın izniyle planlarını yerle bir edeceğiz. Silahınız keskin, merminiz bol olsun."

"Sağ ol!"

Helikopter, tekerleklerini yere kuvvetli bir şekilde vurarak iniş yaptı. Kapı büyük bir gürültüyle yana doğru kaydı. İçeri sızan Karadeniz’in o tuzlu, sert rüzgarıyla gözlerimi kıstım. Sırayla, hiç vakit kaybetmeden helikopterden atladık.

İniş noktasından limana doğru önümüzde yaklaşık 5 dakikalık bir yürüyüş mesafesi vardı. Ağaçların koruması altında, adeta birer gölge gibi ilerliyorduk.

Limanda önceden hedeflediğimiz noktalara tek tek sızdık. Ben ve Defne, devasa bir paslı konteynerın arkasında durduk. Nefeslerimizi düzene sokmaya çalışıyorduk. Gemi kıyıya yanaşır yanaşmaz, hiç gürültü çıkarmadan doğrudan içeri sızacaktık.

Her ne kadar yaz ayında olsak da, Karadeniz o gece tüm soğukluğunu koruyordu. Rüzgâr tenimizi delip geçiyordu.

Geminin yaklaşacağını hesap ettiğimiz karanlık su ufkuna doğru diktim gözlerimi. Görüş açım son derece netti.

Ta ki gökyüzünden süzülen soğuk bir su damlası tam sağ omzuma, üniformama düşene kadar.

O tek damlanın ardından gökyüzü bir anda yarıldı. Yağmur başlamıştı.

Fakat timden tek bir çıt bile çıkmıyordu. Ne bir şikayet, ne bir hareket.Yanımdaki Defne’ye baktım. Elinde sıkıca tuttuğu silahıyla, az önce benim baktığım o karanlık noktaya kilitlenmişti. Yağmur damlaları kaskından süzülüp çenesine akıyordu ama gözünü bile kırpmıyordu.

Yağmurun başlamasıyla saniyeler önce çarşaf gibi sakin duran deniz bir anda hırçınlaşmıştı. Sanki deniz de bu gece burada akacak kandan haberdarmış gibi, dev dalgalarını hırsla kıyıya vuruyordu.

...

Ve işte, beklediğimiz an.

Hızlı hızlı yere düşen o yoğun yağmur damlalarının arasından, karanlığın içinden devasa bir karaltı belirdi. Gemi gelmişti.

Sessizliğin ortasında Yüzbaşı'nın sesi kulaklığa doldu.

"Tim, geldiler. Hazırlanın."

Gemi kıyıya yaklaşık 50 metre mesafede yavaşlayarak durdu. Yağmurun yağması bizim için bir yandan engel olsa da diğer yandan işimizi kolaylaştırıyordu.

Hemen gizlediğimiz bota sessizce bindik. Küreklerin suya her girişinde kalbimin ritmi hızlanıyordu. Bu iş bugün, burada, bu saatte bitecekti. Başka yolu yoktu.

Geminin etrafında bota dolanmamız yaklaşık 2 dakikamızı alacaktı. Ve bizim bu sızma işini tam olarak o 2 dakikada bitirmemiz gerekiyordu. Yoksa yukarıdaki nöbetçiler bizi her an fark ederlerdi.

Gözlerimizle geminin gövdesinde açık, sızabileceğimiz bir yer arıyorduk.

Tam o sırada Kaan parmağıyla yukarıda, su seviyesinin biraz üzerinde bir yeri gösterdi. Hepimiz aynı anda oraya baktığımızda, hafif aralık duran küçük bir camı fark ettik.

Botu milim milim o camın tam altına yanaştırdık. Dalgalar botu sallarken, zamanlamayı iyi ayarlayıp tek tek yukarı doğru zıpladık ve kendimizi içeri çektik.

İçeri girdiğimde hemen silahımı kaldırıp etrafımı kolaçan ettim. Burası dar, havasız bir odaydı. Ama odanın darlığından ziyade dikkatimizi çeken başka bir şey vardı.

Odanın içi, üzeri örtülmüş binlerce ahşap sandıkla doluydu.

Bora hemen en yakındaki sandıklardan birinin kilidini sessizce zorlayıp kapağını araladı. İçine baktığı an donakaldı. Başını yavaşça kaldırıp Yüzbaşıya baktı. Bakışlarında büyük bir terslik olduğunun işareti vardı.

Tuna, Bora’nın yanına gidip eğildi ve sandığın içine baktı. Gözlerini sıkıca kapattı. Alnındaki damarın şiştiğini görebiliyordum. Gözlerini öfkeyle geri açtığında bize döndü.

Hepimiz saniyeler içinde etrafında bir daire oluşturduk. Sandıktaki şey her neyse, tüm planlarımızı değiştirebilirdi.

Tuna fısıldadı:

"A planından devam ediyoruz."

Durdu.

Birkaç defa gözlerini açıp kapadı.

"Eğer bir terslik olursa...planların hepsini bozabiliriz."

Odanın metal kapısını araladık. Koridordan içeri sızan loş ışıkta tek bir gölge bile görünmüyordu. Koridor tamamen boştu.

Ancak köşeyi dönüp merdiven tarafına yaklaştığımızda, nöbet tutan iki adamın seslerini duyduk.

Yüzbaşıyla göz göze geldik. Aynı anda köşeden çıkıp susturuculu silahlarımızla tetiğe bastık. İki adam da tek bir ses bile çıkarmadan yere yığıldı.

Burası geminin en alt katı olmalıydı. Çünkü dışarıdan bakarken bu paslı demir yığınının 3 katlı olduğunu görmüştük.

Sırasıyla merdivenleri çıkmaya başladığımız an, koridorun sonunda yol ikiye ayrıldı.

Yüzbaşı Tuna iki parmağını kaldırıp sağ tarafı işaret etti. Ardından Kaan'a bakarak sol tarafı gösterdi.

Ekip ikiye bölündü:

Yüzbaşı, ben, Çınar ve Mert sağdan;Kaan,Bora,Defne ve Fırat ise soldan gitmeye başladı.

Girdiğimiz koridorda adeta birer gölge gibiydik. Tek tek karşımıza çıkan odalara giriyor, içerideki nöbetçileri daha silahlarına davranamadan etkisiz hale getiriyorduk.

Kulaklıktan Bora’nın kısık sesi geldi:

"2. kat temiz."

Ve şimdi son bir kat kalmıştı. Ama işin en zor kısmı burasıydı. Çünkü geminin ne kadar büyük olduğunu ancak bu birinci kata ulaştığımızda ablamıştık.

Karşımızda onlarca kapı, yüzlerce ayrılan koridor ve her köşede devriye atan nöbetçiler vardı.

Yüzbaşı bize döndü ve sessizce fısıldadı:

"Tahmin ettiğimiz gibi. Dağılıyoruz."

Bana baktı, ardından kafasıyla sol yolu göstererek Çınar ve Mert’in gtmesini işaret etti. Kendisi ise sağdaki karanlık koridora yöneldi. Arkasından sessizce ilerledim.

Yüzbaşı sağdaki büyük odaya girerken, ben de solumda kalan kapısı aralık odaya yavaşça girdim.

Girmemle nefesimi tutmam bir oldu.

Odada tam 4 tane nöbetçi masanın etrafında oturuyordu. Silahımı doğrultup çok hızlı bir şekilde peş peşe tetiğe bastım. Sonuncu adamı da alnından vurduğumda susturucumdan garip, boş bir metal sesi geldi.

Silahımı kontrol ettim. Kahretsin. Susturuculu mermilerim bitmek üzereydi, sadece tek bir mermim kalmıştı. Böyle giderse sessiz falan ilerleyemeyecektik, operasyon her an sesli bir savaşa dönebilirdi.

Tam odadan çıkacakken köşedeki açık yeşil sandıklar dikkatimi çekti. Merakıma yenik düşüp birinin kapağını kaldırdım.

Gördüğüm görüntüyle olduğum yerde dona kaldım.

Damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.

Sandığın içinde, üzerlerindeki kırmızı dijital ekranlarda saniyelerin geriye doğru aktığı binlerce bomba vardı. Eğer bunlardan tek bir tanesi bile patlarsa, sadece bu gemi değil, limandaki yüzlerce insan da havaya uçardı.

Belki de daha nicesi...

Eğer en ufak bir çatışma sesi duyulursa, gemideki birileri tek bir düğmeyle hepimizi havai fişek gibi patlatabilirdi.

Bu düşünceyi hemen kafamdan attım.

Odadan çıkıp hemen koridora döndüm. Yüzbaşı sırtını duvara yaslamış, ilerideki büyük koridora bakıyordu.Beni görünce eliyle 'gel' işareti yaptı.

Hızla yanına gidip ben de sırtımı soğuk duvara yasladım.

Koridorda 10, hemen yukarısındaki merdivenlerde ise 5 nöbetçi vardı. Açık hedef gibiydiler ama sayıca fazlaydılar.

Yüzbaşı bana döndü.

Kafasını hafifçe salladı.

Silahımı gösterip parmağımla "iki" işareti yaptım. Yani iki mermim kalmıştı susturucuda.

Yüzbaşı kulaklığa bastı ve tüm timin duyacağı şekilde fısıldadı:

"Sessizlik bitti."

O an hepimiz silahlarımıza yeni şarjörleri yerleştirdik. Çıkan o metalik ses koridorda yankılandı.

Tuna

"3... 2... 1..."

Ve o sessizlik bozuldu.

Bölüm sonu

1 yorum