İçeriğe geç

İZLER KARADENİZ

Bölüm 3 · 6 dk okuma

İZLER KARADENİZ

Bölüm 3

3.BÖLÜM:BAŞLASIN FIRTINA

Karanlık....

Zihnim yavaş yavaş kendine gelmeye başlarken tek gördüğüm karanlıktı.

Gözlerim,siyah kumaş bir bez parçasıyla bağlanmıştı.

Ellerim ve ayaklarım sandalyeye sabitlenecek şekilde halatla bağlanmıştı.

Hareket etmedim.

Ses çıkarmadım.

Dışarıyı dinlemeye başladım.

Ama susmayan bir zihnim vardı.

Yine aynı zamana giden bir zihin.

Yaşadığım acıyı hâlâ yaşıyormuş gibi hissediyordum.

O anın konuşmaları hatta odanın rutubetli kokusunu bile hatırlıyordum.

Zihnim her ne kadar gürültülerle dolu olsa da dışarısı da bir o kadar sessizdi.

Bir ses duydum.

Demir bir kapının açılma sesine benziyordu.

"Uyandı mı misafirimiz."

Robotik bir sesti.

Gözlerimin üstünde duran bez çözüldü.

Ani ışığı görmemle gözlerimi kıstım.

Yavaş yavaş gözlerimi açtım.

Önümde maskeli birisi duruyordu.

"Bakıyorum da uyanmışsın."

"Kimsin sen?"

Bir adım attı.

"Bilinmez."

"Ne istiyorsun?"

Başını yana eğdi.

"Çok basit...bize çalışmanı."

Güldüm.

"Öyle mi?"

İ'yi uzatarak söylemiştim.

Sonra meraklı bir çocuğun soru sorması gibi bir soru sordum.

"Peki peki yapmazsam da bir şey yapacak mısınız?"

Karşımda duran adam gözleriyle beni izlerken arkamdan bir mırıldanma sesi duydum.

Arkamda da birisi vardı.

"Tabi ki de olucak."

Bu karşımda bulunan maskeli herif onları dalgaya vurduğumumu anlamıyordu yoksa o da mı beni dalgaya vuruyordu.

İkincisini tercih ederdim.

Beyinsiz düşmanlarla savaşmak işkence gibiydi.

Ağzımı yayarak.

"Hmmm...peki neymiş o olucaklar?"

Gözlerini kıstı.

"Değer verdiğin herkes hayatından tek tek gidicek."

Bunlar kaçırdığı kişiyi daha tanımıyorlardı.

Benim bu hayatta değer verdiğim bir Aynur Teyze vardı ki onu da zor bulurlardı.

Bulsalar bile apartmanda ki herkes ya asker ya polis ya da güvenlikti.

Aynur Teyze tam anlamıyla kendine bir koruma kalkanı oluşturmuştu.

"Tüh...işiniz zor desene."

Arkadan bir ses geldi.

"Neden zormuş?"

Gözlerimi kırpıştırdım.

"Benim bu hayatta değerli kimsem yok."

Var ama tabi ki de onlar bunu bilmeyecekti.

"O zaman konuştuğun herkes tek tek hayattan gider."

Düşünüyormuş gibi yaptım.

"Anladım..."

"O zaman öldürmeye ilk kendinizle başlatabilirsiniz."

Önümdeki maskeli bana doğru adım attı.

"Neden kendimizden başlayacakmışız?"

Ufffff aptal rolünümü oynuyorlardı yoksa gerçekten aptalmıydılar.

Hiç bozuntuya vermeden aynı alaycı ses tonumla.

"E çünkü şu an sizinle konuşuyorum."

Dediğim sözden sonra önümde ki maskeli arkama bakmaya başladı.

Sanırım karşılarında böyle birini görmeyi beklemiyorlardı.

Önümde ki maskeli arkaya bir baş hamlesinde bulundu.

Bir saniye ya geçti ya geçmedi boynum a bir ip dolandı ve hızlıca gerildi.

İp gerildikçe nefes alışım yavaşlıyordu.

Baş hareketinde bulunan kişi bu sefer elini kaldırdı.

Ve boğazımdan ip çekildi.

İp çekilir çekilmez öksürmeye başladım.

"Hâlâ bizimle çalışmak istemiyor musun?"

Öksürüklerim kahkalarla dönüştü.

Depo da sadece benim kahkalarım yankılanırken karşımda ki kişiye baktım.

"Asla."

Tekrar ip geçirildi.

Az öncekinden daha gergin bir şekilde çekildi.

Artık nefes alamıyordum.

Bu böyle kaç saniye sürdü bilmiyorum.

Ama geçen her saniye ölüme bir adım daha yaklaştırıyordu.

İp boynundan çekildi ve içime çekebildiğim kadar nefes çektim.

"Bilgi sızdıracaksın...sadece bunu yapman ölmeye değmez."

Ona bakmadım.

"Asla."

Boynuma ipin geçmesini beklerken kafama bir şeffaf poşet geçirildi.

Ve bu sefer de poşet gerildi.

Gerildikçe nefes alabileceğim alan daralıyordu.

Ben burda nefes almakla uğraşırken tekrar bir ses yükseldi.

"Bize çalış yoksa...burda ölüp gidiceksin."

Söz bitti boğulmam devam etti.

Birkaç saniye bekledikten sonra tekrar nefes alabildim.

Nefes alırken durdum.

Başımı kaldırdım.

"Ölmek..?"

"Biz ölmeyiz şehit oluruz...sizin ne olucağınızı bilmem."

Saatine baktı.

Sonra bana baktı.

Bir süre konuşmadı,sonra.

"Zaman doldu."

Neyin zamanı dolmuştu?

Demir kapı tekrar açıldı.

Güneş ışığının sırtına vurmasıyla gelen kişiyi göremedim.

Demir kapı kapandı.

Artık görüşüm netleşmişti.

Bir dakika...nasıl?

Bu...o...neden...burdaydı..?

Gözlerimi birkaç defa kapatıp açtım.

Şu an karşımda gördüğüm kişi...Albay Ali'ydi.

İyi ama neden burdaydı?

Durdu.

Bana baktı ve gülümsedi.

"Görevini başarıyla tamamladın üsteğmen Çelik."

Sözlerinin ardından ilk önce ellerim ardından da ayaklarım çözüldü.

Ayağa kalktım.

"Siz... neden burdasınız?"

"Seni timinle tanıştıracağımı söylemiştim."

"Ama ilk önce komutanlarından başlamak istedim."

"Komutanlarım?"

Albay Ali arkamı gösterdiğinde arkamı döndüm.

Az önce maskeli iki kişi maskelerini indirmiştiler.

İkisine baktım.

Bakışlarım ikisi arasında gelip giderken birisinde durdum.

Bu adam...

Hava alanında çarpıştığım ve tartıştığım kişiydi.

Ben ona bakarken o da bana bakıyordu.

Ama hava alanında ki bakıştan çok farklıydı.

Albay'ın konuşmasıyla gözlerimi ondan çektim.

"Komar timinin komutanlarıyla tanış."

Albay karşımda duran iki kişinin yanına gitti.

"Yüzbaşı Tuna Demirdağ ve Yüzbaşı Kaan Alpkan."

Yüzbaşı Demirdağ kömürden bile daha kara gözleriyle bana baktı.

Duruşu daha sabah gördüğüm dağlar gibi dikti,bakışları deniz kadar hırçındı.

Yüzbaşı Alpkan kahvenin en koyu tonlarında ki gözleriyle baktı.

Duruşu tıpkı yüzbaşı Demirdağ gibiydi ama bakışları puslu bir dağı andırıyordu.

İkisine tek tek baktım.

Artık onlardan biriydim.

Hava alanında çarpıştığım kişi yani namı diğer Yüzbaşı Demirdağ bir adım atarak.

"Komar'a hoşgeldin."

...........................................................….................................

Depodan çıkıp askeriyeye geldiğimiz de güneş son kez ışıklarını gösteriyordu.

Askeriyenin arka taraflarına doğru gittik.

Sıra sıra depolar dizlimişti.

Ama öyle basit depolardan değildi bunlar.

Bir deponun önüne geldiğimiz de en üstünde ki büyük harflerle yazılmış kelime dikkatimi çekti.

'KOMAR' yazıyordu.

İçerden çok yüksek olmasa da sesler geliyordu.

Yüzbaşı Kaan bana dönerek konuştu.

"Komarla tanış bakalım."

İçeriye adım attığımız an bütün sesler kesilmişti.

6 kişi küçük bir mutfağın önünde ki koltuklarda oturuyordular.

Bizi görür görmez ayağa kalktılar.

Yüzbaşı Demirdağ arkada bulunan kapıya doğru giderken konuştu.

"Önce tanışın,sonra toplantı odasına geçin."

"Emredersiniz komutanım."

Demirdağ daha sonra bana baktı.

Kısık bir sesle.

"Tanış...timinle."

Daha sonra kapıyı kapatarak gitti.

Bakışlarımı kapıdan çekip önümde ki altı kişiye baktım.

Kumral saçlı kız bana doğru adım atarak konuştu.

"Öncelikle timimize hoşgeldin...ben Defne...Kıdemli Teğmen Defne Yalçın."

Ufak bir baş selamı verdim.

"Memnun oldum."

Onun arkasından koyu kahve saçlı bir erkek Defne'nin yanına doğru yürüdü.

"Ben de Mert...Teğmen Mert Arslan."

"Hoşgelmişsin,üsteğmenim."

Arkasına,birisine,baktı."

"Memnun oldum."

Sonra kapalı bir kız bana yaklaşarak.

"Ben de Damla...Kıdemli Teğmen Damla Bilgiç."

"Hoşgeldin Komar'a."

"Memnun oldum."

Ardından güler yüzlü sarışın bir erkek geldi.

"Hoşgeldiniz üsteğmenim..."

Arkasına baktı.

Tıpkı Mert'in baktığı gibi.

Sonra tekrar bana döndü.

"Ben Çınar,Asteğmen Çınar Kaya."

"Memnun oldum."

Saçları Mert gibi olan ama bir tık daha açık renkte bir erkek.

"Hoşgeldiniz komutanım."

"Ben Fırat...Asteğmen Fırat Korkmaz."

Diğerlerinin aksine sakin bir havası vardı.

Ve bu sakinliği ses tonuna da yansımıştı.

"Memnun oldum."

Herkesle tanışmıştım.

Tabi en arkada Yüzbaşı gittikten sonra yerine oturan bir kişi hariç.

Siyah saçlıydı.

Mert'in ve Çınar'ın dönüp baktığı kişi buydu.

Neden ona bakmışlardı ki?

Elleri arkasında olan Yüzbaşı Alpkan bir adım öne atarak.

"Bora sen niye tanışmıyorsun?"

İsminin Bora olduğunu öğrendiğim kişi Alpkan'a bakarak.

"Herkesin bitirmesini bekliyorum."

Kaan dudaklarını birbirine bastırdı.

"Herkes tanıştı...sıra sende."

Bora istemeye istemeye ayağa kalktı ve bana baktı.

"Bora ben...Üsteğmen Bora Duran."

Üsteğmen kelimesini bir tık bastırarak söylemişti.

Bana mı gönderme yapıyordu?

Gelir gelmez,yok artık.

Minik bir baş selamı verdim.

"Memnun oldum."

Benim yaptığım gibi o da baş selamı verdi.

Açıkçası niye böyle davrandığını anlamamıştım.

Neyse zamanla çözerdim.

Kaan

"Tim toplantı odasına,derhal."

Yüzbaşı Alpkan'ın emriyle bütün herkes toplantı odasına yöneldi.

Kapıyı açıp tek tek içeri girdik.

Yüzbaşı Demirdağ projeksiyondan perdeye bir görüntü yansıtmış,görüntüye bakıyordu.

Masanın etrafında ki sandalyelerden birisine yani Defne ve Damla'nın arasına oturmuştum.

Herkes yerine oturunca yüzbaşı yüzünü bize döndü.

Ellerini masaya dayadı ve bize baktı.

Tuna

"Duvarda ki harita iyi bakın...burası Karadeniz."

"Vatanımızın mavi örtüsü..."

"Bizim biricik denizimiz."

"Ama bu deniz bazı soysuzların hedefi hâline gelmiş."

Hepimize teker teker baktı.

Sonra elinde ki kumandayla görüntüyü değiştirdi.

Görüntü de satranç taşları vardı.

Neydi bu?

Akıl zeka oyunları kursu mu?

Tuna

"Bir örgütün...kendilerine satranç lakabı takan bir örgüt."

"Kendilerini taş Karadeniz'i de satranç tahtası olarak görüyorlar."

Tekrar kumandaya bastı ve görüntü değişti.

Görüntünün değişmesiyle yüzbaşı Alpkan ayağa kalktı.

Kaan

"Amaçları apaçık ortada..."

Bize döndü.

"Karadeniz'i haritadan silmek."

Tuna

"Nasıl başlayacaklarını veya nerden başlayacaklarını bilmiyoruz...ama istihbarattan gelen bilgilere göre bir bilgisayardan hareket edeceklerini biliyoruz."

Kaan duvarda ki görüntüyü gösterdi.

"Bilgisayarın bu evde olduğunu tespit ettik."

"Amacımız o bilgisayarı almak."

Tuna

"Tim hazırlan fırtına başlıyor."

Bölüm sonu

1 yorum