Kan Taşı’nın Laneti
Mağaranın girişini kaplayan kırmızı sis ağır ağır içeri süzüldü.
Hava bir anda buz gibi olmuştu.
Herkes savunma pozisyonu aldı.
Aylin’in parmaklarının arasında mavi şimşekler dolaşmaya başladı.
Kerem yumruklarını sıktı.
Aras görünmez oldu.
Deniz, mağaranın duvarlarından süzülen suları avuçlarının etrafında döndürdü.
Kaan ise tek bir adım öne çıktı.
Mira’yı arkasına aldı.
“Kimse ona yaklaşmayacak.”
Mira hafifçe koluna dokundu.
“Kaan…”
“Ben iyiyim.”
Kaan başını bile çevirmedi.
“Biliyorum.”
“Ama yine de seni koruyacağım.”
Mira’nın yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
Tam o anda sis ikiye ayrıldı.
İçinden Baran çıktı.
Siyah pelerini yere kadar uzanıyordu.
Boynunda kan kırmızısı bir taş asılıydı.
Taş sanki canlıydı.
Her atışta kalp gibi nabız atıyordu.
Kadim Alfa’nın bakışları sertleşti.
“Demek sonunda onu buldun.”
Baran hafifçe eğildi.
“Bulmadım.”
“Seçildim.”
Mira dikkatle taşa baktı.
İçinde sanki siyah bir duman dönüyordu.
“Bu taş…”
Baran gülümsedi.
“Kan Taşı.”
“Dünyadaki ilk Ruh Taşı.”
Yaşlı adam öfkeyle bastonunu yere vurdu.
“Yalan söylüyorsun.”
“O taş ruh taşı değil.”
“Lanettir.”
Baran’ın gülümsemesi kayboldu.
“Lanet…”
“…güçsüzlerin kullandığı bir kelime.”
Bir anda Kan Taşı parladı.
Mağaranın içindeki bütün gölgeler hareket etmeye başladı.
Duvarlardaki karanlıklar kurt şekline büründü.
Duru korkuyla Aras’ın elini tuttu.
“Bunlar gerçek mi?”
Aras gözlerini kısarak baktı.
“Hayır.”
“Gölgeden yapılmışlar.”
Kadim Alfa derin bir sesle konuştu.
“Kan Taşı…”
“…sahibinin öfkesini büyütür.”
“Ama sevgisini yok eder.”
Mira, Baran’ın gözlerine baktı.
Bir anlığına orada büyük bir yalnızlık gördü.
Sanki yıllardır kimse ona gerçekten dokunmamıştı.
Baran da Mira’ya baktı.
“Sen…”
“…onu değiştirdin.”
Kaan öne çıktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Baran, Kaan’ı işaret etti.
“Eskiden gözlerinde sadece suçluluk vardı.”
“Şimdi umut var.”
“Bunun tek sebebi…”
“…Mira.”
Kaan cevap vermedi.
Sadece Mira’nın elini tuttu.
Bu küçük hareket bile Baran’ın yüzünü sertleştirmeye yetti.
Kan Taşı daha hızlı atmaya başladı.
Kadim Alfa usulca fısıldadı.
“Taş onu ele geçiriyor…”
Baran başını tuttu.
Bir an acıyla dizlerinin üzerine çöktü.
Sanki iki farklı ses aynı anda konuşuyordu.
“Beni…”
“…dinlemeyin…”
Sonra aniden başını kaldırdı.
Yüzü yeniden soğuktu.
“Çok geç.”
Kaan şaşkınlıkla baktı.
“Baran…”
“…az önce yardım mı istedin?”
Baran birkaç saniye sustu.
Sonra sessizce gülümsedi.
“Hayır.”
“Ama bir gün…”
“…gerçeği öğreneceksin.”
Tam arkasını dönüp gidecekken durdu.
Mira’ya baktı.
“Senin Mavi Ay Taşı’n…”
“…beni özgür bırakabilecek tek şey.”
Kaan öfkeyle bağırdı.
“Onu senden koruyacağım!”
Baran’ın gözlerinde ilk kez gerçek bir hüzün belirdi.
“Ben de…”
“…eskiden birini böyle koruyordum.”
Mağarada sessizlik oldu.
Kimse bu cümleyi beklemiyordu.
Baran derin bir nefes aldı.
“Bir zamanlar…”
“…ben de seviyordum.”
Kaan’ın yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı.
“Ne?”
Baran cevap vermedi.
Kan Taşı yeniden parladı.
Kırmızı sis etrafını sardı.
Yavaş yavaş gözden kaybolurken son sözlerini söyledi:
“Kaan…”
“Aşk bazen insanı kurtarmaz.”
“Bazen canavara dönüştürür.”
Sis tamamen dağıldığında mağara yeniden sessizliğe gömüldü.
Kimse konuşmuyordu.
Mira usulca Kaan’ın omzuna yaslandı.
“İyi misin?”
Kaan uzun süre cevap vermedi.
Sonra başını salladı.
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü…”
“…ilk kez ağabeyimin hâlâ içinde bir yerlerde yaşadığına inandım.”
Kadim Alfa gözlerini kapattı.
“Daha ölmemiş.”
“Ne?”
“Baran’ın kalbi hâlâ savaşıyor.”
Mira şaşkınlıkla sordu:
“Yani onu kurtarabilir miyiz?”
Kadim Alfa’nın cevabı umut doluydu.
“Belki…”
“Ama bunun için önce Kan Taşı’nın nasıl ortaya çıktığını öğrenmeniz gerekecek.”
Ve mağaranın en arkasındaki duvarda, daha önce görünmeyen eski bir resim mavi ışıkla parlamaya başladı.
Resimde…
İki kurt değil…
Üç kurt yan yana duruyordu.
Kaan, Mira ve herkes şaşkınlıkla o üçüncü kurda baktı.
Çünkü boynunda ne Mavi Ay Taşı vardı…
Ne Akuamarin…
Ne de Kan Taşı…
Boynunda, daha önce hiç görmedikleri altın renkli bir ruh taşı parlıyordu.