BÖLÜM 17
Ruh Taşları
Yoğun bakım odasının perdeleri sabah güneşiyle aydınlanıyordu.
İlk kez…
Hastane sessizdi.
Ne alarm sesi vardı…
Ne de uluyan kurtlar.
Mira yavaşça gözlerini açtı.
Başucunda duran küçük sehpanın üzerinde ince gümüş bir zincir dikkatini çekti.
Ucunda süt beyazı, mavi ışıklar saçan bir taş vardı.
Taşın tam ortasında, ışığa tutulunca beliren küçük bir kurt silüeti görünüyordu.
“…Ne kadar güzel.”
Tam taşı eline alacakken kapı açıldı.
Kaan içeri girdi.
Elinde iki kahve vardı.
Birini kendi masasına bıraktı, diğerini pencerenin önüne koydu.
“Günaydın.”
Mira gülümsedi.
“Günaydın, Doktor Bey.”
Kaan kaşını kaldırdı.
“Hâlâ Doktor Bey mi?”
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü seni sinir etmeyi seviyorum.”
Kaan istemsizce güldü.
“İyileşmeye başlamışsın.”
Mira gözlerini devirdi.
“Şikâyet mi ediyorsun?”
“Asla.”
İkisi de birkaç saniye birbirlerine bakıp güldüler.
Mira sehpadaki taşı gösterdi.
“Bu nedir?”
Kaan’ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Yaklaşıp taşı avucuna aldı.
“Bu…”
“…senin Ruh Taşın.”
Mira şaşkınlıkla ona baktı.
“Ruh Taşı?”
Kaan başını salladı.
“Her kurt bir taşla bağ kurar.”
“Taş gücünü dengelemeni sağlar.”
“Onsuz güçlerin seni tüketebilir.”
Mira taşı eline aldı.
Taş, avucuna değer değmez yumuşak bir ışık yaydı.
Odanın duvarlarında mavi yansımalar oluştu.
Kaan hayranlıkla fısıldadı.
“…Mavi Ay Taşı.”
“Gerçekten seni seçmiş.”
Mira merakla sordu.
“Senin taşın?”
Kaan gömleğinin içinden ince bir zincir çıkardı.
Uç kısmında deniz kadar berrak, açık mavi bir taş vardı.
“Akuamarin.”
Mira iki taşı yan yana getirdi.
Bir anda…
İki taş da aynı anda parlamaya başladı.
Mavi ve turkuaz ışıklar birbirine karıştı.
İkisi de şaşkınlıkla taşlara baktılar.
Tam o sırada kapı açıldı.
İçeri yaşlı adam girdi.
Taşları görünce olduğu yerde durdu.
Yüzündeki ifade değişti.
“…Demek doğruymuş.”
Kaan döndü.
“Ne doğruymuş?”
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
“Ruh taşları…”
“…yalnızca kader bağı olan iki kurdun yanında birlikte ışık saçar.”
Mira utançla Kaan’a baktı.
Kaan ise ilk kez ne diyeceğini bilemedi.
Aras kapıya yaslanmış onları izliyordu.
“Duru.”
“Hı?”
“Galiba bunların işi ciddi.”
Duru kıkırdadı.
“Bunu öpüştükleri gün anlamıştım.”
Mira’nın yanakları kıpkırmızı oldu.
“Duru!”
“Ne var?”
“Doğru söylüyorum.”
Kaan hafifçe öksürdü.
“Konuyu değiştirelim.”
Tam herkes gülecekken…
Yaşlı adamın yüzü ciddileşti.
“Taşlar size sadece güç vermez.”
“Aynı zamanda…”
“…sizi bulmaları için de iz bırakır.”
Odadaki hava bir anda değişti.
Mira’nın gülümsemesi silindi.
“Kim bulacak?”
Yaşlı adam cevap vermeden cebinden eski bir deri kese çıkardı.
İçinden farklı renklerde taşlar döküldü.
Mor…
Yeşil…
Pembe…
Lacivert…
Hepsinin ortasında küçük bir kurt sembolü vardı.
“Bunlar…”
“…kayıp Ruh Taşları.”
Kaan şaşkınlıkla eğildi.
“Bunların burada olması imkânsız.”
“Baran onları yıllar önce çalmıştı.”
Yaşlı adam başını salladı.
“Hayır.”
“Baran hepsini çalamadı.”
“En önemlisini bulamadı.”
Mira elindeki Mavi Ay Taşı’na baktı.
“…Benimkini mi?”
Yaşlı adamın cevabı kısa oldu.
“Evet.”
Tam o anda hastanenin bütün ışıkları söndü.
PAT!
Koridor karanlığa gömüldü.
Ardından acil durum sirenleri çalmaya başladı.
“Dikkat! Güvenlik sistemi devre dışı!”
Aylin koşarak odaya girdi.
Nefes nefeseydi.
“Elektriği ben kesmedim!”
Arkasından Deniz de geldi.
“Hastanenin çatısında biri var!”
Kaan pencereye koştu.
On yedinci katın çatısında siyah pelerinli bir adam duruyordu.
Elini havaya kaldırmıştı.
Avucunda kıpkırmızı bir taş parlıyordu.
Adam uzaktan bile duyulan bir sesle bağırdı.
“Mavi Ay Taşı’nı bana teslim edin!”
“Yoksa bu hastaneden bugün hiç kimse sağ çıkamayacak!”
Mira istemsizce Kaan’ın elini tuttu.
Kaan da elini sıkıca sıktı.
Gözlerini karşı binanın çatısındaki adama dikti.
Ve ilk kez…
Sadece bir doktor gibi değil…
Bir kurt lideri gibi konuştu.
“Önce beni geçeceksin.”
Çatının üzerinde uluyan bir kurt sesi yankılandı.
Ve uzaktaki gölgelerin arasından, onlarca siyah siluet yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı…