Sabah güzel bir günaydın öpücüğünden sonra kahvaltıya inmiştik. Masaya yerleştiğimizde gece bizi öksürüğüyle susturan Üveys'in suratı beş karıştı. Kahvaltıda bugün bir sessizlik vardı. Ama huzurlu bir sessizlikti sanki. Güzelce karnımı doyurup Cihangir'i ve Ziya babayı işe uğurladıktan sonra kızlara yardım ettim. El birliğiyle kaldırdığımız dağınıklığı kızlar yıkarken ben de mutfaktakiler dahil konaktaki herkese kahve yapmıştım. Elimde kahvelerle odaya girdiğimde Hacer anne parmağına taktığı zikirmatiğe basıp ağzının içinde bir şeyler okuyordu. Zülal ise kahvaltıdan sonra odasına geçmiş bir daha da çıkmamıştı. Duasını ellerini yüzüne sürerek bitiren kayınvalidemin yanına ilerledim. Tepsiyi koltuğun üstüne bırakıp duvara yaslanmış sehpayı önümüze çektim. Hacer anne tepsideki üç kahveye bakıp Zülal'e seslendi. Birkaç dakikanın ardından Zülal içeri girdi.
"Gel kızım, kahve içelim."
"Yok ana, ben uzanayım biraz. Halsiz gibiyim."
Halsizim dediğinde bakışlarımla inceledim. Elleri titriyordu. Gözlerinin etrafı kızarmış, dudakları şişmişti. Ağladığından emin oldum.
"Kızlar uyudular mı?" diye sordum. Sadece başını salladı. Hacer anne de halini fark etmiş olacak ki bana kaş göz işareti yapıp odadan çıktı.
"Hava alalım mı? Balkona çıkmak ister misin?"
Gözlerime soğuk bir ifadeyle baksa da bir süre sonra onayladı. Birlikte balkona çıktık. Geniş sedire oturdu. Bacaklarını altında topladı. Sağ dirseğini sedirin sırtına yaslayıp başını avucuna bıraktı. Yorgun görünüyordu.
"Nasılsın?"
Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerini kısıp öylece durdu bir süre.
"İyi değilim."
Hali kalbimi parçalamıştı. Gözlerim anında doldu.
"Şu koca konakta evlendiğimden beri ilk kez biri nasıl olduğumu sordu. Ben iyi değilim demek için yıllardır bekliyorum." Başı hala avucuna yaslı boşluğa bakıyordu. Gözyaşları kucağına damlıyordu. Sesi ağlamıyormuş gibiydi, hiç titremedi. Devam etti.
"Allah razı olsun korumaya kollamaya çalıştılar ama bana hiç nasıl olduğumu sormadılar." Destek olmak ister gibi elimi dizine koydum. "Odaya gelir misin?" Bakışlarını bana çevirip sordu. Üveys'in odasına girmek midemi bulandırmıştı. Gözlerimdeki tereddütü görünce, "Sevda'nın odasına geçelim." dedi. Hemen kalktım. İkimiz peş peşe Sevda'nın odasına girdik. Kapıyı sıkıca kapattı. Üstündeki kilidi bir tur döndürdü. Bluzunu bir hamlede çıkardı. Şimdi karşımda yarı çıplak duruyordu. Gözlerinde bir utanma yoktu. Halini gördüğümde yaşadıklarım aklıma bir bir doldu. Zaten dolmuş olan gözlerim yaşları daha fazla tutamadı. Gözlerime inanmak istemiyordum. Omuzları, göğsü, karnı morluk içindeydi. Yer yer kan oturmuş gibi kırmızı mor karışımıydı. Kolları dirseklerine kadar parmak iziyle doluydu. Göğüslerinin üstünde kocaman diş izleri vardı. Hemen sarıldım. İki kadın çöktüğümüz yerde dakikalarca hiç konuşmadan ağladık.
"Nasıl görmezler, nasıl yapar böyle bir şeyi?" Hıçkırıklarla konuşuyordum.
"Güleycan, dövdüğü sövdüğü yetmedi kuma getireceğim diye tutturdu. Sana bile göz koymuştu. Çok şükür kurtuldun. Getirse de benden uzak dursa diye bakıyordum. Sizin evlendiğiniz geceden beri eziyeti bitmedi. Yapmadığını bırakmadı. Hamile kalacakmışım. Kızlar daha çok küçük, biraz büyüsünler dedim diye oldu tüm bunlar. Erkek olmazsa kumayı bırak direkt ailene göndereceğim dedi. Kızlarımı da ne yapar bilmiyorum."
Benden daha güçlü hıçkırıklarla anlattığı şeylerle kanım dondu. Ne tür bir pislik olduğunu ailesi dahi bilmiyordu.
"Hiçbir şey yapamaz. Korkma. Bebek istemiyorsan hap aldırayım mı? Cihangir'e hazır hissetmiyorum, ben kullanacağım derim."
Tereddütle gözlerime baktı. Olumsuzca başını salladı.
"Bu sefer neden olmuyor diye eziyet eder. Lütfen kimseye bahsetme."
Başım zonkluyordu. Bir annenin gözünden sakınarak büyüttüğü yavrusuna koca adı altında canavarın biri yapmadığını bırakmamıştı. Orada ne kadar sarılıp ağladık bilmiyorum ama epey geçen vakitten sonra kızların sesiyle ayrıldık birbirimizden. Zülal hemen üstünü toparlayıp buruk bir gülümsemeyle ayrıldı odadan. Bana karşı mahcuptu. Kocasının kuma getirmek istediği kişiye kendini bu kadar açtığı için pişman olduğunu da biliyordum. Ancak ona bir kere bile acıyan gözle bakmamıştım. Onu tanıdıkça acınacak değil saygı ve sevgi duyulacak biri olduğunu görüyordum.
Odada biraz daha toparlanıp odama geçtim. Ağladığımız için gözlerim şişmiş ve kızarmıştı. Aynı şişlik dudaklarımda da vardı. Başım çatlıyordu sanki. Ilık bir duşun iyi geleceğini bilerek banyoya girdim. Suyun altına girdiğimde yanan gözlerimi kapattım. Zülal'e nasıl yardımcı olacağımı bilmiyordum. İşin kötüsü Üveys, kocamın gücüyle durdurabileceğim biri değildi.
Düşüncelerim eşliğinde havluya sarınıp odaya geçtim. Makyaj masamın önündeki pufa oturup başımdaki havluyu birkaç sert hareketle saçlarıma bastırıp fazla suyunu almaya çalıştım. Havluyu saçlarımdan çekip aynadan kendimi izleyerek saçlarımı taramaya başladım. Saçlarımı makineyle kurutmayı sevmesem de kurutmadığımda kıvırcık saçlarım zaptedilemez bir şekilde kabarıyordu. Aparatını taktığım makineyle saçlarımın kıvırcıklarını bozmadan kurutmaya başladım. Aynı zamanda kendimi aynadan izlemeye devam ediyordum. Omzumda hissettiğim öpücükle yerimde sıçradım.
"Korkuttum. Ne düşünüyordun?" Göz kırparak devam etti. "Yoksa şu nikah olsa da kocamın koynuna girsem diye iç mi çekiyordun?"
Aynadan birbirimize bakıyorduk. Gözlerimdeki hüzün yerli yerindeydi. Buruk tebessümümle birlikte şakacı halinden sıyrıldı. Elimden tutarak kaldırıp kendine çevirdi.
"Canın sıkkın." Soru sormamıştı. Anlamıştı.
"Öyle, düşünüyordum." Omuz silktim. Yemeğe inecektik şu an konuşulacak bir şey yoktu. Israrcı olmadı ona anlatacağımı biliyordu. Ellerimi tutan elleri önce kollarımı okşayarak yukarı çıktı. Sonrasında bir eli saçlarımın üstünden başımın arkasına diğeri sırtımı okşayarak belime yerleşti.
"Şimdi bana, kocana hoşgeldin de."
Yaşından beklenmeyen otoriter ses tonu karnımın içinde kasılmalara sebep oldu.
"Hoşgeldin."
Dudaklarını büktü, işte şimdi çocuksu yüzü hakkını verir hale bürünmüştü.
"Beğenmedim." dedi çocuksu bir ifadeyle. Gülümsedim. Yanağına küçücük bir öpücük bıraktım.
"Hoşgeldin kocacığım. Gerçi henüz kocam sayılmazsın malum nikahımız yok."
Yüzünde çapkın bir gülüş perdahlandı.
"Allah katında karım oldun, tapum da yarın elinde."
Şaşırmıştım.
"Sağlık raporları çıkmış. Bugün aradılar. Onları alınca gidip tarih aldım. Yarın saat onda nikahımız var."
Açıkçası mutlu olmuştum ancak gecesinde benden isteyebileceği şeyi düşündükçe içimi bir telaş sardı. Yine de gülümsedim.
"Sevindim Cihangir. Hayırlı olsun inşallah."
"İnşallah, inşallah canım."
Daha fazla sabredemiyormuş gibi sözlerini bitirir bitirmez dudaklarımı öpmeye başladı. Ellerim göğsünde yerini alırken ona ayak uydurdum. Yolumuzu çiçeklendirmek varken uzak durmayacaktım. Öyle ya da böyle biz evlenmiştik. Dönüşümüz imkansızdı.
Birbirimizin nefesinde soluklanırken kapı aniden açıldı. Biz dudaklarımızı ayırana kadar aynı hızda geri kapandı. Cihangir gözlerini büyük bir oflama eşliğinde devirdi.
"Kapıyı çalmayı öğrenemiyorlar. Hadi gidelim yemeği haber vermeye geldiler sanırım."
Gülümseyerek dudaklarındaki ıslaklığı sildim. Sakin adımlarla yemeğe indik. Sofraya oturduğumuzda küçük görümcem Zühre'nin yüzü kıpkırmızıydı. Bakışları henüz boş olan tabağındaydı. Az önce gelen kişiyi böylelikle anlamış olmuştum. Yemek servisi başladığında Cihangir, Üveys ve Ziya Baba arasında işle ilgili birkaç konu geçti. Sonrasında ertesi günkü nikahı haber veren Cihangir'le bir anda ilgi odağı biz olduk. Bu durumdan Üveys hoşnutsuz, Zülal ise üzgün gibiydi. Zülal'in bir nikaha bile layık görülmeyişi içimi yaktı.
....
Yenilen yemeğin ardından içilen çaylarla nihayet geceyi sonlandırmıştık. Cihangir'le odamıza geçtiğimizde artık rutinimiz haline gelmiş olan şeyleri ne kadar uyum içinde yaptığımızı fark ettim. Birbirimizi çok ilginç bir şekilde hemen kabullenmiştik. Nihayet yatağa girdiğimizde Cihangir'in kolu yine benim için açılmıştı. Saçlarımın üstüne bir öpücük bıraktı.
"Seni dinliyorum."
"Zülal çok kötü şeyler yaşıyor Cihangir. Ona nasıl yardım edebiliriz bilmiyorum."
Sıkıntıyla iç çekti.
"Şu an bilmiyorum Güleycan. Ama bir şeyler düşüneceğim. Söz."
Daha sonrasında konuşma ihtiyacı hissetmemiştik. Birbirimize doğru dönerek sessizce birbirimizi inceledik. Parmakları belimde, kolumda, saçlarımda, yüzümde geziniyordu. Çok yumuşak hareket ediyordu. Güzel yüzüne daha dikkatli baktım. Açık kahve saçları yumuşacık görünüyordu. Yandan doğal bir şekilde ayrılmış hafif bombeli arkaya doğru kıvrılmıştı. Kaşları kalın ama çok düzenli duruyordu. Acaba alıyor muydu? Mavi gözleri kocamandı ve içindeki ışıltıyla gözlerimin içine bakıyordu. Bebek surat denilebilecek bir suratı vardı. Sakalları minicik minicik yanaklarında dağılmıştı. Uzamasına müsaade etmeden tıraş oluyordu belli ki. Dudakları benim dudaklarımdan bile kalındı. Pesbembe bir şeker yayılmış gibiydi. Yüz hatları köşeliydi ama koca adam gibi oturmuş bir yüzü yoktu. Boyu ortalamaya göre kısa sayılabilirdi. Benden en fazla beş altı santim uzun olmalıydı. Güzel yüzünü incelerken uykuyla uyanıklık arasında bana seslendi.
"Güleycan."
"Hmm."
"Biliyorum birbirimize henüz tam alışmadık ama ileride benden bir çocuğun olsun ister miydin?"