LEV'İN TAHMİNİ
Bildiğim her şeyi, kanıtlarıyla ve kendi tahminlerim ile anlattım. Sadece yüzüğü ve İstanbul'un sürekli benimle konuşmasından bahsetmemiştim. Bir yerden sonra konuşmaya Türkçe devam etmiştik. Lev kafasını ağır ağır salladı. Bir süre sessiz kaldı ve düşündü. Bense onun mimiklerini inceliyordum. Kendisini daha önce duymamıştım. Nasıl bir eğitim aldığı konusunda bir fikrim yoktu. Ama bu teklifi aldığına göre işinde başarılı biri olmalıydı.
"Şimdi siz bana katilin hiçbir iz bırakmadığını mı söylüyorsunuz?"
"Evet."
Bu dediğime pek inanmış gibi değildi.
"Emin misiniz? Parmak izi de mi yok?"
Kafamı iki yana sallayarak konuştum.
"Hiçbir şey yok. Sadece feci halde bir ceset var. Ne cesedin üstünde ne de etrafında hiçbir şey yok. Zaten cesetler bizim bulduğumuz yerlerde öldürülmüyor. Oraya sonradan taşınıyor."
Kaşları hafifçe çatıldı.
"Bu sizin fikriniz sanırsam?"
"Evet. İnsanları başka bir yerde öldürüyor ve daha sonra onları alakasız yerlere bırakıyor. Bu şekilde hedef şaşırtıyor."
"Bu sonuca nasıl ulaştınız?"
"Daha önceki işlediği cinayetlerde yerde kan izine rastlanmadı. Son cinayeti dışında hepsi çoktan ölmüş ve vücudunda kan kalmamıştı."
"Yani katil öldürdükten sonra cesetleri mi temizliyor?"
Yüzümü buruşturdum.
"Hayır. Sadece onları öldürdükten birkaç gün sonra ortaya çıkartıyor. O zamana kadar kan kuruyor."
"Peki son cinayette ne yapmış?"
"Kurbanın gözlerini çıkarıp bedeni yakmış. Bunu ormanlık bir alanda yapmış. Bir açıklıkta."
Derin bir nefes aldı.
"Ne sıklıkla cinayet işlediğine baktınız mı?"
"İlk işim buna bakmaktı. Ama sonuç yok. Kafasına ne zaman eserse o zaman öldürüyor."
Etrafına bakındı. Dilini dudaklarında gezdirdi ve kafasını bana çevirdi. Yüzü çok ifadesizdi. Soğuk ve ketumdu.
"Katil bir kadın."
Kaşlarım çatıldı.
"Nasıl yani?"
Omuzlarını indirip kaldırarak konuştu.
"Katil genelde erkekleri öldürüyor. Kadınlar azınlıkta. Hiç kimse kendi cinsinden birini kolay kolay öldürmez."
Ona alayla bakmaktan kendimi alamadım.
"Ben sizin gibi düşünmüyorum. Pekala katil kadın da olabilir ama yaptığınız açıklamayla bunun bir alakası yok."
"Aslında gayet mantıklı Verda Hanım. Bu katil bir değil, iki değil, beş değil binlerce insan öldürmüş. Bunun altında geçmişten gelen bir intikam duygusu var. Erkeklerden bu kadar nefret eden anca bir kadın olabilir."
Susmakla yetindim. Katil bir kadın da olabilirdi elbet ama bu açıklama beni tatmin etmemişti. Aklıma yüzük geldi. Ne erkek yüzüğüne benziyordu ne de kadın. O yüzüğü ben de taksam sırıtmazdı Aslan taksa da. Kahretsin ki İstanbul bunu bile düşünmüştü.
"Telefonda beni İstanbul Katili sanmıştınız. Bunun özel bir sebebi var mı?"
Kaşlarımı çattım.
"Tabi ki hayır. Kayıtlı olmayan bir numara olduğundan İstanbul sanmıştım."
"Ama aklınıza gelen ilk kişi İstanbul Katili oldu. Eğer onunla birden fazla kez konuşmamış olsaydınız aklınıza o gelmezdi. Sonuçta sizi arayan numaraları karıştırmış herhangi bir vatandaş da olabilirdi. Ya da bir dolandırıcı."
Yüz ifademi korudum.
"Böyle düşünmekte haklısınız. Fakat kendisiyle sadece iki kere konuştum. Siz aradığınızda rüya görüyordum. Telefonumun çalmasıyla uyandım ve rüyamdan ötürü aklıma ilk İstanbul geldi."
Yüzümü inceledikten sonra inanmış olacak ki kafasını salladı. Belki de beni geçiştirmişti. Bilmiyordum. Ama yüz ifadem gayet başarılıydı.
"Benim diyeceklerim şimdilik bu kadar. Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?"
Kısa bir süre düşündüm.
"Hayır, yok."
"O zaman daha sonra görüşürüz."
Ayağa kalktığında ben de kalktım. Birbirimize gülümseyerek el sıkıştık. Aklıma son anda hesap geldiğinde garsonu çağırdım.
"Hesabı alabilir miyiz?"
"Hemen getiriyorum."
Garson gittiğinde Lev bana döndü.
"Siz hesabı endişe etmeyin. Bugünlük benden olsun. Bir teşekkür gibi düşünün."
"Olmaz öyle şey, lütfen."
"Israr ediyorum. Bu ilk görüşmemiz olmayacak sonuçta."
Daha fazla ısrar etmeden nazikçe kafamı salladım.
"Öyle olsun. İyi günler."
"Size de Verda Hanım."
Yanından geçip kafeden dışarıya çıktım. Arabama ilerleyip kapıyı açtım. İçeriye girdiğimde kapıyı kapatıp saatime baktım. Aslan'ın çıkmasına az kalmıştı. Bu saatteki trafiği de hesaba katarsak tam zamanında yetişecektim.
Arabayı çalıştırıp gaza bastım. Dikiz aynasından baktığımda kafeden çıkan Lev'i gördüm. Kafasını arabama çevirdiğinde kısa bir an göz göze geldik. Muhtemelen o beni görmemişti.
Önüme dönüp arabayı emniyete sürdüm. Tam da tahmin ettiğim gibi trafikten dolayı tam zamanında yetişmiştim. Emniyetin önünde durduğumda Aslan da kapıdan çıkıyordu. Kısa bir korna çalarak beni görmesini sağladım. Koşar adım bana doğru gelip yan koltuğa geçti. Oturmasıyla gaza bastım. Aslan kemerini takarken endişeyle bana bakıyordu.
"Senin yüzünden işime odaklanamadım. İstifa etmişsin!"
Kafamı salladım.
"Evet. İstifa ettim."
"İyi bok yedin!"
Ters ters suratına baktım.
"Akif Bey'in yaptığı artık bardağı taşıran son damlaydı. Sana daha bu sabah söyledim, tek bir yanlış hareketinde istifamı veririm diye."
"Benden cinayetler hakkında en ufak bilgi bile alamazsın."
"İhtiyacım yok zaten."
Kaşlarını çattığını hissedebiliyordum. Oturduğu koltukta dikleşerek vücudunu bana çevirdi.
"Ne demek oluyor bu? İstanbul Katili'ni aramaktan..."
"Vazgeçmedim. İstanbul'u bulacağım Aslan. Sadece bunu o emniyette çalışarak yapmayacağım."
Alayla güldü.
"Öyle mi? Nasıl yapacakmışsın peki?"
Ona Lev ile olan konuşmamı anlattım. Aslan şaşkınlıkla bana bakarken konuştu.
"Adama bak! Resmen seninle çalışmak için ayağına kadar gelmiş."
"Ben onun ayağına gittim gibi oluyor daha çok."
"Olsun. Sonuçta seni bulmuş ve çağırmış."
Omuz silktim.
"Ne kadar iyi bir dedektif olduğumu sonra konuşuruz."
Sırıttı.
"Kendini övmesen şaşırırdım Dedektif Verda."
Ben de onun gibi sırıttım. Yaklaşık beş dakika sonra eve varmıştık. Arabayı park ettiğimde ikimiz de araçtan indik. Aslan anahtarla kapıyı açtığında önce apartmana sonra daireye girdik. Aslan kapıyı kapatıp kilitledi. Salona geçip oturduğumuzda Lev hakkında konuşmaya başladık.
"Ben kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyorum."
"Ben biraz araştırdım. Rusya'da sevilen bir dedektif. Senin kadar olmasa da iyi eğitimler almış."
Yüzümde bir gülümseme oluştu. Nasıl bir gülümsemeydi bilmiyordum ama aklımdan geçirdiğim şey, Lev'in benim kadar eğitim almamasına rağmen ona sahip çıkılıyor ama beni önemseyen yoktu. En azından burada. Yurt dışında çoğu yerde ben de saygı görüyordum.
"Ama yine de bizim bulamadığımızı onun bulacağını sanmıyorum. Hani umarım bulur ama bence bulamayacak."
Kafamı salladım.
"Ben de aynı fikirdeyim. Arkasında hiçbir iz bırakmıyor, dediğimde kısa bir süre de olsa suratıma alayla baktı. İnanmadı. Demek ki İstanbul hakkında pek de bir fikri yok."
"İstanbul seni aradı mı?"
Yalan söylemeli miydim?
"Bugün aramadı."
"Mesaj falan atıyor mu?"
"Hayır. Yani en azından şimdilik."
Yalanın kitabını yazmak isteseler yazar olarak beni seçerlerdi herhalde.
"Bence bugün bir cinayet işleyecek. Fazla sessiz geliyor bana."
Burnumdan nefes verdim.
"En son böyle dediğimizde bir hafta cinayet işlememişti. Biz de artık ortalığı birbirine katmayacak diye sevinmiştik. Ama sonra otuz üç kişinin cesedini aynı anda bulduk."
Aslan oflayarak arkasına yaslandı.
"Ne zaman ne yapacağı belli olmuyor ki şerefsizin! Lev ona bir kadın demişti dimi? Sanırım ben de onunla aynı fikirdeyim. Anca bir kadın bu kadar dengesiz olabilir."
Tek kaşımı kaldırarak suratına baktım.
"Pardon?"
"Ne? Sen çok mu dengelisin sanki? Kesin katil bir kadın."
Dediklerine göz devirmekle yetindim. Eğer tartışmaya girersem işin içinden ikimiz de çıkamazdık.
"Yanlış anlama bu arada. Hakaret etmek istemedim. Ama bir kadının intikam duygusu ve siniri gerçekten tehlikeli. Bunu bir kadın olarak en iyi senin bilmen gerekiyor zaten."
Gözlerimi kısarak onu inceledim.
"Hayırdır? Yaran mı var?"
Sırıttı.
"Var."
"Kesin hak etmişsindir."
"Bilmeden konuşmamanı tavsiye ederim."
"Tavsiyene uymamayı kendime tavsiye ederim."
Aslan gülmeye başladı.
"Sinirlerim bozuldu."
Ben de onun gibi güldüm. Daha sonra ikimiz de sessizleştik. Aslan elini ağzına götürüp esnerken bense İstanbul'u düşünüyordum. Acaba ismi İstanbul muydu? Yüzükte C ve V harfleri vardı ama belki sevdiği iki kişinin ismiydi. Kendi ismiyle alakası yoktu. Öte yandan kendi ismini kullanacak kadar salak olduğunu düşünmüyordum. Ama sürekli İstanbul'da cinayet işlediğinden kendine o şekilde sesleneceğini düşündüğümüzü tahmin etmiş de olabilir.
Düşüncelerimle başım ağrıdı. İstanbul kendini fazla iyi gizliyordu ve ortada bir sürü ihtimal vardı. Ve bir yandan da hepsinin altı boştu. Sadece bir ihtimal, bir tahmindi. Ne önü vardı ne arkası. Söylediklerimi destekleyen hiçbir şey yoktu.
Aslan'ın da dediği gibi keşke bu zekayla katil olmak yerine doktor falan olsaymış. Ya da benim gibi harika bir dedektif.
"Aç mısın? Yemek yapayım mı?"
Aslan'ın sorusuyla dikkatimi ona verdim.
"Olur aslında ya. Bugün hiçbir şey yemedim neredeyse."
"Sen zaten hiçbir zaman doğru düzgün yemek yemiyorsun ki."
Omuzlarımı indirip kaldırdım.
"Yemek yapmayı beceremiyorum ki. İlgimi de çekmiyor bir türlü. Yapasım gelmiyor."
"Sen nasıl bu zamana kadar yaşadın bilmiyorum."
"Pakize teyze sağ olsun yemek yaparken bana da yapıyor."
Aslan kahkaha attığında ben de güldüm.
"Bir ara ben de tanışmak istiyorum şu meşhur Pakize teyzeyle."
"Tanışırsın tanışırsın. Seni anlattım ona. Evine yemeğe gideriz bir ara."
"Anlaştık. Ama biz onun evine gidene kadar açlıktan ölürüz. Ben bir mutfağa girişeyim de midemize bir şeyler girsin."
Aslan ayaklanıp salondan çıkarken arkasından bağırdım.
"Yangın çıkarma."
"Merak etme."
Gülerek televizyonu açtım. Pakize teyze benim karşı komşumdu. Geçen hafta memleketine gitmişti. Bir ay sonra geri İstanbul'a dönecekti. Gitmeden sıkı sıkı bana tembihlemişti yokluğunda kendime yemek yapmam için. Ama yapmamıştım.
Mutfakta çalışmak niyeyse bana zevk vermiyordu. Beceremiyordum bir türlü. Makarna bile yapmayı beceremiyordum. Mutfak konusunda gerçekten beceriksizdim.
Ev işleri olarak sadece temizliğe bayılıyordum. Her yeri süpürüp silerdim. Hiç de yorulmazdım. Aksine dinlenirdim. Evin o temizliği, camların parlaması, o deterjan kokusu beni tatmin ediyordu. O yüzden temizlik yapmaya bayılıyordum.
Aslan yemek konusunda benden daha iyiydi. Arada sırada dalga geçiyordum ama yaptığı yemekleri gerçekten güzel yapıyordu. Tabi yaptığı yemeklerin sayısı bir elin parmağını geçmiyordu. Kesin şimdi mutfağa girmiş, makarna ve cacık hazırlıyordu.
Televizyonda Esrarengiz Kasaba açıp izlemeye başladım. Asla sıkılmıyordum bu çizgi filmi izlemekten.
Mabel, Dipper ve Stan şarkı söylemeye başladığında ben de onlara eşlik ettim.
"Sıkıcılar! Buradan çıksınlar!
Sahne bizim arkadaşlar!
Oh-woo! Kızlar isterse!
Oh-woow! Gece bizim olucak!
Disconun kraliçesiyiz!"
Şarkıya bağıra bağıra eşlik ederken içeriye Aslan girdi. Bir bana bir de televizyona baktı. Daha sonra kahkaha attı.
"Koskoca Dedektif Verda Atay, oturmuş çizgi film mi izliyor?"
Kaşlarımı çatarak sahte bir sinirle ona baktım.
"Ne olmuş ya? Dedektifiz diye çizgi film izlemeyecek miyiz?"
"Yani ender rastlanan bir durum Dedektif Verda. Herhalde bir sen varsındır."
Saçımı savurdum bilmiş bir tavırla.
"İyi ya işte. Eşi benzerimin olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldum."
Gözlerini devirerek salondan çıktı. Ben de gülerek şarkıya eşlik etmeye devam ettim. Zaten kısacık olduğundan hemen bitmişti.
Bölümü izlemeye devam ettim. Kaç kere bitirmiştim ama hala sanki ilk defa izliyormuş gibi heyecanlanıyordum.
Üst üste iki bölüm izledikten sonra karnımın guruldaması ile Aslan'a seslendim.
"Bir makarnayı yapmak nasıl bu kadar zor olabilir?"
"Geldim geldim, çatlama."
Elinde iki koca makarna kasesiyle görüş alanıma girdiğinde gözlerim büyüdü.
"Çok değil mi bu?"
"Bunu sen mi diyorsun? İki kutu pizza yiyen sen?"
"Sus be!"
Kaseyi elinden aldığımda makarnanın kokusu burnuma doldu. Aslan sos da yapmıştı. Demek bu yüzden bu kadar uzun sürmüştü. Karnım guruldarken hızlıca makarnadan büyük bir çatal aldım. Makarnayı yerken zevkle mırıldandım.
"Aslan bu çok iyi olmuş!"
Aslan gülümsedi.
"Beğenmene sevindim."
"Bu kadar beklediğime değdi gerçekten."
Diğer bölümü başlatıp makarnayı yerken izlemeye devam ettim. Aslan da benimle birlikte izliyordu. Hah! Koskoca Başkomiser Aslan oturmuş çizgi film izliyor. İşte böyle bir çizgi film bu Esrarengiz Kasaba!
Makarnam bittiğinde sandığımın aksine rahatlıkla yiyebilmiştim. Hatta biraz daha yiyebilirdim.
Aslan'ın ve kendi kasemi alıp mutfağa götürdüm. Hızlıca bulaşıkları yıkayıp makineye yerleştirdim. Salona geri döndüğümde Aslan kanalı değiştirmişti. Gıcık!
İstanbul hakkındaki bir haberi izliyordu. Yanına oturup haber spikerinin dediklerini dinlemeye başladım.
"Bildiğiniz üzere ülkeyi kasıp kavuran İstanbul Katili hala yakalanamadı. Arkasında hiçbir iz bırakmayan katil tam dört yıldır dışarıda. Herkes canla başla bu seri katili arıyor. Hatta bu caniyi bulmak için Rusya'dan dedektif Lev Smirnov geldi. Kendisi 'İstanbul Katili'ni bulmak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Bu caninin artık yakalanması gerekiyor.' ifadelerini kullandı."
Nankörler! Ben geldiğimde hiç kimse bana önem vermemişti. Şimdi Rusya'dan geliyor ya tabi, değerli oldu! İçimde hissettiğim kıskançlıkla derin bir nefes aldım. Abartma Verda, sen dedektifsin. Fenomen değil, kendine gel. Haberlere çıkmaya ihtiyacın yok senin.
Aslan'ın elinden kumandayı alıp kanalı değiştirdim.
"Ruhumu daha fazla sıkmak istemiyorum."
"Sen bilirsin."
Aslan bu sefer telefonunu eline alırken kanalları gezdirdim. Hepsi neredeyse aynı görüntüleri veriyordu zaten. Oflayarak Aslan'ın ilk açtığı kanala tıklayıp kumandayı koltuğa fırlattım.
"Ben bir soda alacağım. İster misin?"
"Şuan değil."
Kafamı sallayıp salondan çıktım. Mutfağa girip buzdolabını açtım. İçinden soğuk sade soda çıkarıp kapağı kapattım.
"Açacak neredeydi?"
Bağırmamla Aslan'ın cevabı gecikmedi.
"İkinci çekmece!"
Çekmeceyi açıp açacağı aldım. İşim bittiğinde çekmeceyi kapatıp sodamdan büyük bir yudum aldım. Tam mutfaktan çıkıyordum ki cebimdeki telefon çaldı. Arayana baktığımda kayıtlı olmayan bir numaraydı. Her ihtimale karşı bu sefer telefonu normal açtım.
"Alo?"
Hırıltılı bir gülme sesi.
"Lev'den sonra kendini garantiye mi alıyorsun dedektif?"
İçtiğim soda boğazımda kaldı. Ben öksürürken İstanbul gülüyordu.
"Gerçekten seninle uzun bir işimiz var dedektif. Artık bana şaşırmayı bırakmalısın."
"Sen ne halt ettiğini sanıyorsun? Beni mi takip ediyorsun yoksa?"
Aslan duymasın diye sessizce konuşurken sinirden telefonu sıkıyordum.
"Seni takip ettiğimi anlaman bu kadar uzun sürdüyse işin yaş dedektif. Ben ne kadar ipucu bırakırsam bırakayım sen beni bulamazsın."
Hırsla nefesimi verdim.
"Mahvedeceğim seni İstanbul. Bütün ülkeye hatta bütün dünyaya rezil edeceğim seni."
Kahkaha attı.
"O günü merakla ve zevkle bekliyor olacağım dedektif. Ama o gün geldiğinde bir bakarsın, sen de benim yanımdasın. Hatta rezil olmamam için çaba sarf ediyorsun."
Yüzümü ekşittim.
"Bu hayalperestliğin nereden geliyor merak ediyorum."
"Hayal etmeyi severim dedektif. İşleyeceğim cinayetleri, kurbanlarıma yapacağım işkenceleri, geleceği hatta seni. Özellikle seni ve beni yan yana cinayet işlerken hayal etmeye bayılıyorum."
Artık nefes bile alamıyordum İstanbul'un caniliğinden.
"Sen gerçekten tedavi edilmesi gereken bir ruh hastasısın. Tımarhaneye kapatılman gerekiyor senin."
"Kapatılmadığımı nereden biliyorsun? Belki de oradan kaçmışımdır."
Ben ağzımı açıp bir kelime bile diyemezken İstanbul gülmeye devam ediyordu.
"Her neyse, benim işlerim var dedektif. Malum ülkece aranan çok zeki ve mükemmel bir katil olunca yapacakların bitmiyor. Sana ve Lev'e beni bulma konusunda başarılar dedektif."
Telefon suratıma kapandığında sinirle yerimde tepindim.
"Geri zekalı, aptal, salak, ruh hastası, cani, psikopat!"
𝄢𝄢𝄢