İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 44 · 11 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 44

İtalyan Mafyası

Aysun elindekileri bitirip içeriye geçtiğimizde Oktay telefona bakıyordu. Gözlerim İstanbul'u aradı.

"Oo, yarışmayı biri kazandı galiba?"

"Salak salak konuşma Oktay."

Aysun kendini koltuğa attığında ben de yanına oturdum. Oktay hemen elindeki telefonu bırakıp Aysun'a sataşmaya başlamıştı.

"Hanginiz kazandı? Ay Parçası mı Sinsirella mı?"

"Eben kazandı Oktay."

"Küfürbaz!"

"Sen çok mu temizsin lan!"

İkisi didişirken ben İstanbul nerede diye düşünüyordum. Dışarı mı çıkmıştı? Ama ne ara? Kapı sesini de duymamıştım. Yukarıda mıydı? Ama yukarıda ne işi vardı? Gitsem hangi bahaneyle gidecektim? Bir haltlar mı yiyordu gene?

"Kız sinsirella!" Oktay'ın bana seslenmesiyle bakışlarımı ona çevirdim. "Aslan'ın yüzünü iyi benzetmişsin duyduğuma göre."

Kaşlarımı çattım.

"Ne ara söyledi sana?"

Oktay kahkaha attı.

"Gecenin bir körü fotoğraf attı. Dedi, tahmin et bunu kim yaptı. Ben de korktum ilk dedim ne oldu, bu yüzünün hali ne. Meğersem sen yapmışsın." Gür bir kahkaha attı. "Çok çok çok iyi yapmışsın sinsirella. Tebrik ederim. Yıllardır yapmak isteyip de yapamadığımı sen çok güzel yapmışsın."

Aysun şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

"Sen biliyordun ve bana söylemedin mi? Lan hayırsız it! Ver telefonunu, fotoğrafa bakacağım."

"Al al." deyip gülerek telefonunu verdi. Ben göz devirirken Aysun heyecanla telefonu kurcalıyordu. En sonunda fotoğrafı açmış olacak ki gözleri büyüdü. Ağzı da 'O' şeklinde açılırken kafasını bana çevirdi.

"Adamın şaftı kaymış, şaftı!"

"Az bile ona!"

"Lan manyak, ne diyecek emniyettekilere?"

"Orası beni ilgilendirmez. Sinsirella geldiğinden beri bir işe yaradı."

Oktay sırıtarak telefonu eline alırken bense oflamamak için kendimi zor tutuyordum. Oktay'ı haklı bulmak istemezdim ama gerçekten de az dövmüştüm.

"Şey nerede?"

Aysun'un sorusu ile Oktay omuz silkti.

"İşi mi ne varmış, yukarı çıktı."

Aysun kafasını salladı. Daha sonra koltukta uzanıp gözlerini kapattı.

"Uyuyacağım ben biraz. Rahatsız edersen canına okurum."

"Ne halt yiyorsan ye." diyen Oktay da telefonuna dönmüştü.

İkisine de bir göz atıp beni umursamadıklarına emin oldum. Ayağa kalkıp merdivenlere yöneldim. Hızlı ama sessizce basamakları çıkıp İstanbul'un çalışma odasının önüne geldim. Kapıyı çalsam mı çalmasam mı?

Eğer bir şey varsa nasılsa her türlü anlarım, diye düşünerek kapıyı çaldım.

"Gel!"

İyi, demek ki odada bir şey yoktu.

Kapıyı açıp içeriye girdim. Oda her zamanki gibi karanlıktı. Gözüme vuran bilgisayar ışıkları ile yüzümü buruşturdum. Bu adamın sağlığına dikkat etmesi gerekmiyor muydu? Özellikle de göz gibi bir organına.

"Hoş geldin dedektif. Sıkıldın mı bizim kaçık kuzenlerden?"

İstanbul'un alaylı sesine omuz silktim. Yanına gidip belimi çalıştığı masaya yasladım. Kollarımı göğsümde birleştirirken İstanbul ekrana kitlenmiş gibiydi.

"İsteseler sıkılmama izin vermezlermiş gibi geliyor."

Sırıttı.

"Vermezler zaten. Kesin Aysun uyku moduna geçmiştir. Oktay da telefonla ilgileniyordur."

Tek kaşımı kaldırdım.

"Onları baya iyi tanıyorsun galiba."

"Tabi ki. En az senin kadar hem de."

Bir tık gerilmiştim. Beni ne kadar iyi tanıdığı düşüncesi ürkütücüydü. Sanki bütün hayatı boyunca beni araştırmıştı.

"Ne yapıyorsun?"

"Mert'i biraz daha erken öldürmemiz gerekecek. Onu hesaplıyorum dedektif."

Kafamı bilgisayar ekranına çevirdiğimde bir haritanın açık olduğunu gördüm.

"Buralarda bir yere mi bırakacaksın cesedi?"

"Aynen öyle dedektif."

Ekranı bir anda kapatıp sandalyesini bana çevirdi. Arkasına yaslanıp sırtını dikleştirirken bir elini çenesine götürüp boynunu çıtlattı. Çıkan ses gözlerimin büyümesine sebep oldu. Oha! Magnum dondurma reklamı gibi ses çıkmıştı.

"İşkenceyi izlemene söz vermiştim dedektif ama fikrimi değiştirdim."

Kaşlarım çatıldı.

"Sebep?"

"Çünkü erken öldürmem daha vahşi olacağım anlamına gelir. O yüzümü görmeni istemiyorum. Ayrıca emin ol miden de kaldırmaz. Başka sefere."

"Ben senin işlediğin bir sürü cinayetin cesedini gördüm İstanbul. Sanki beni çok düşünüyormuşsun gibi boş boş konuşma karşımda. Dediğin gibi madem bir söz verdin, tutacaksın. Tutmayacaksan da o sözü bana vermeyecektin."

Görmem lazımdı. Başka sefer maşka sefer falan yoktu. Belkide beni kandırıyordu. Beni oyalıyordu. Nereden bilecektim? Neymiş efendim, daha vahşi olacakmış. Hayırdır kardeşim, hayvan mısın? Midem kaldırmazmış. Lan ben ceset inceledim lan, ceset!

"Başka bir işkenceme tanıklık edersin dedektif. Ama Mert olmaz."

Kaşlarım daha da çatıldı.

"Ben Mert'i izlemek istiyorum."

"Ben istemiyorum."

"Senin ne istediğin benim umurumda değil!"

"Bak sen şu işe dedektif, aynı şeyleri ben de senin için düşünüyordum."

Gözlerimi devirdim. İddialaşmayacaktım. Her türlü benim dediğim olacaktı nasılsa.

"Mert nerede şu an?"

"Bunu da sana söylerim sanıyorsun, öyle mi?"

"Kilitli odaların birinde mi?"

"Bunu da sana söylerim sanıyorsun, öyle mi?"

"Peki niye erken öldürüyorsun? Ne gibi bir sorun çıkmış olabilir ki?"

"Bunu da sana..."

"Lan ne söyleyeceksin bana o zaman!? Bana bak, beni çıldırtma! Adam gibi konuş benimle!"

İşaret parmağımı kaldırmış ve aramızdaki az olan mesafeyi de kapatmıştım. Sinirden İstanbul'un hafifçe üstüne eğilmiştim. Fakat o her zamanki sinir bozucu sırıtmasıyla bana bakıyordu. Yeşil gözleri kedi gibi parlıyordu.

"Öfke sana çok yakışıyor dedektif."

"Başlatma bana yakışanı! Konuş."

"Yoksa?"

"Yoksa'sına ben karar veririm. Konuş."

"Önce biraz daha kavga etsek? Çok hoşuma gidiyor."

Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum.

"Nasıl bir psikopatsın lan sen?"

"Beyefendi bir psikopatım."

"Siktir lan oradan götüm!"

İstanbul gür bir kahkaha attı.

"Sen benim çok hakkımı yiyorsun dedektif. Sırf miden bulanmasın diye işkence izlettirmiyorum, gelmiş bana ne diyorsun."

"Sözünü tutmamak ne kadar beyefendice bir hareket peki üstün zeka?"

"Arada olur öyle aksilikler. Çok takılma."

Elleri iki yanında sandalyenin kenarlarında dururken parmaklarına baktım. Yüzük yoktu. Uzun bir süredir o yüzük aklımı kurcalıyordu. C ve V. V İstanbul ise C kim? Ve yüzük nerede?

"Yüzük nerede?"

"Güvenli bir yerde."

"Güvenli yer neresi?"

"Benim güvenli belirlediğim bir yer."

"Güvenli belirlediğin yer neresi?"

İstanbul tekrar kahkaha attı.

"Asla vazgeçmez misin sen dedektif?"

"Cıks. Vazgeçmek huylarımın arasında yoktur."

"Yüzüğü koruduğun için sana tekrar tekrar teşekkür ederim dedektif. Daha önce de söylediğim gibi benim için değeri büyüktü."

"Neden senin için bu kadar değerli bir şeyi bana verdin?"

Omuz silkti.

"Değerli bir şeyi değerli birine emanet etmek istedim dedektif."

Üfleyerek göz devirdim. Bu adam benimle flört etmeyi ne zaman bırakacaktı acaba?

"Doğru düzgün cevap ver bana."

"Doğru düzgün cevap veriyorum zaten dedektif. Ama sen beğenmiyorsun."

"Ne gibi bir manevi değeri vardı senin için?"

"Bu bilgiyle ne yapacaksın dedektif?"

"Sen beni çok iyi tanımıyor musun? Ben de seni tanımak istiyorum. Bu kadar basit."

Tek kaşı kalktı. Aynı anda kendisi de sandalyeden kalkarken boynumu geriye atmak zorunda kalmıştım. Uzun boyu olmasa aramızda çok da bir mesafe yoktu.

"İkimiz de beni sırtımdan hançerlemek için didindiğini biliyoruz dedektif."

"Ve sen de, seni sırtından hançerleyecek birini bu kadar yakınında mı tutuyorsun?"

"Aynen öyle dedektif. Gözümün önünde ol ki bir arıza çıkarmadan seni engelleyebileyim."

"Sanki gözünün önünde olmasam engelleyemeyecekmişsin gibi."

"Eh, fazladan zahmete girmeye gerek yok dedektif."

İstanbul'un gözleri saçlarımda oyalanırken bense dik dik ona bakıyordum.

"Sıradaki görev ne zaman?"

Gözleri tekrar gözlerimi bulduğunda gülümsedi.

"Mert'i öldüreyim, hemen sana söyleyeceğim dedektif. Bu sefer ki diğerlerinden uzun olacak."

"Güya Mert de uzun olacaktı."

"O şerefsiz kendi topuğuna kendi sıkmasaydı evet, uzun olacaktı. Ama bu sefer ki işimiz bir tık daha sıkıntılı."

Tek kaşımı kaldırdım.

"Sebep?"

İstanbul sinsice sırıttı.

"Çünkü bu sefer İtalya'nın en çok aranan ve yeraltında en çok sözü geçen mafyasını öldüreceğiz."

Ben gerildiğimi hissederken İstanbul'un ses tonu epey heyecanlıydı.

"Niye öldürüyoruz?"

"Aslında bir nedeni yok. Daha doğrusu benim için yok. Teklif aldım, parası iyiydi, e bir mafya da ne kadar iyi olabilir? Hele ki İtalyan mafyası? Kabul ettim."

Bunu o kadar basit bir şeymiş gibi söylüyordu ki bir an ne diyeceğimi bilemedim. Kendime hakim olamayıp göğsüne yumruk attım.

"Lan sen manyak mısın!? Madem bu herifle bir derdin yok, niye öldürüyorsun!? Hadi sen öldürüyorsun, ben niye bu riske giriyorum lan!? Ben de mi öleyim!?"

"Ölmeyeceksin dedektif, sakin ol."

"Hala sakin ol diyor, hala sakin ol diyor. Kafayı yiyeceğim!"

Her ülke bir özelliği ile ünlüydü. Maalesef İtalya'da mafyası ile ünlüydü ve hatta onlar hakkında kitaplar bile yazılmıştı. Bazıları onların tehlikesi anlatırken bazıları klasik aşk romanıydı. Bir kere tanınmış mafyalardı ve bu da yetmezmiş gibi en tanınmışını, en tehlikesini, en çok arananın peşine düşüyorduk.

"Kolay görevler vermemi beklemiyorsun herhalde dedektif. O kadarını kendim de yaparım."

Sinirime hakim olamayıp yakasına yapıştım.

"Hani bana zarar gelmeyecekti? Hani buna izin vermeyecektin? Yalancı köpek! Senin ağzına sıçarım, beni delirtme! Siktir git kendin uğraş bilmem hangi ülkenin bilmem hangi mafyasıyla!"

İstanbul gülerek ellerini ellerimin üzerine koydu.

"Boyun bile bana yetişmediği için parmak ucunda duruyorsun ama bu denli kafa tutabiliyor musun gerçekten dedektif?"

O diyene kadar fark etmemiştim. Sinirden gözüm dönmüştü. Gerçekten de parmak ucunda yakasına yapışmıştım ve buna rağmen hala aynı boyda değildik.

"Konu sence bu mu seni aptal!? Başka bir görev bul! Ben bunu yapmam!"

"Bana güveniyor musun dedektif?"

"Asla!"

"O zaman bu görevi seve seve yaparsın. Gerçekten başına bir iş gelmesine izin vermeyeceğim."

Yakasındaki ellerimi ellerinden kurtardım. Saçlarımı çekiştirip tahammülsüzce ona baktım.

"Her şey senin kontrolünde mi sanıyorsun? Her şeye gücünün yeteceğini mi sanıyorsun?"

"Sanmıyorum, biliyorum."

"Hadi lan oradan!"

İstanbul bana doğru iki adım atıp tekrar aramızdaki mesafeyi kapattı.

"O adamı İstanbul'a getirmem nereden baksan bir haftamı alır. Geri gidene kadar da en fazla bir haftamız var. Bir hafta içerisinde bu işi halletmemiz gerekiyor."

"Ne kadar rahatsın. Tabi, çok normal bir durum zaten. Niye rahat olmayasın? Bir hafta dediğin ne ki? Bir yıl ile eş değer."

Yine sinir bozucu bir şekilde güldü.

"Eğer bir yıl olsaydı sen çok isyanlarda olurdun dedektif."

Bir kez daha gözlerimi devirdim. Lanet olasıca herif! Ruh hastası, psikopat, sadist! Resmen beni Azrail'in kucağına atıyordu it oğlu it! Ve bundan keyif de alıyordu!

"Hoşuna mı gidiyor lan? Şu durum hoşuna mı gidiyor gerçekten?"

"Aksine! Senin üzgün olman beni de üzüyor dedektif. Halbuki bir kabul etsen birlikte neler neler yapabiliriz."

"Neyini kabul edeceğim lan senin?"

Bir adım atmak istemiştim ama aramızda o kadar mesafe bile yoktu. Tüm mesafeyi gerçekten de boyu sağlıyordu. Sadece elimi kaldırabilmiştim.

"Senden nefret ediyorum!"

"Seni çok seviyorum dedektif."

"Ruh hastası manyak! Deli!"

İstanbul kahkaha attı.

"Her seferinde bana bunları demekten bıkmıyorsun değil mi dedektif?"

"Ne halt yiyorsan ye!"

Çalışma odasından sinirle çıkıp hızlı adımlarla merdivenden aşağıya indim. Ruh hastası, aşağılık herif! Utanmadan bir de gelip 'Başına bir iş gelmesine izin vermeyeceğim.' diyordu. Başıma gelen en kötü iş kendisi halbuki! Bela!

Odama girip kapıyı arkamdan sertçe kapattım.

"Kör olası piç!"

Resmen İtalyan mafyasını öldüreceğimizi söylüyordu. Hem de en çok arananı ve en çok tanınanı! Üstüne üstlük bir haftada! Bu mümkün değildi!

"Sıçarım böyle işe ya!"

Beni asıl sinirlendiren ortada hiçbir nedenin olmamasıydı. Tamam, adam mafya olduğuna göre suçluydu ama İstanbul için bir neden yoktu ve bunu kendi ağzıyla bile söylemişti! Sırf parası iyi diye benim canımı riske atıyordu. Hem ben ne yapacaktım ki? Ona nasıl yardım edebilirdim ki? Ben mi öldürecektim adamı?

"Güya bir şey olacaksa sadece kendisine olsun istiyordu. Aynen canım aynen!"

Oflayarak söverken bir andan da üstüme alabileceğim ince bir şey arıyordum. Görevden dolayı mı yoksa hava mı soğumuştu bilmiyordum ama içim titremişti. Dolaptan hırka alıp üzerime geçirdim. Kapağını kapatmadan önce renk renk kazaklara bir kez daha baktım. Her seferinde gözüm takılıyordu. Hepsi gerçekten çok güzeldi.

"Kendine gel Verda!"

Kapağı kapatıp kendimi yatağa attım. Lanet olası evde yapacak başka hiçbir şey yoktu! Ama eğer bütün gün o İtalyan mafyasını düşünürsem de kafayı yerdim.

"Belanı bul İstanbul. Gerçekten belanı bul!"

Aysun ve Oktay az kalır sana şerefsiz herif! Gerçi Aysun tatlı kızdı ama bu deliler tayfasının ortasında gerçekten bazen katlanılamaz olabiliyordu.

Aklıma Aslan geldi. Güvenilmez puşt! Resmen aylardır bana; yıllardır görevine ihanet ediyordu.

Aslan ve İstanbul birbirine daha yakındı. Zaman olarak tabi. İstanbul'un Aysun ve Oktay'ı da önemsediği aşikardı. Ama Aslan ile daha uzun yıllar tanışıyorlardı. Yine de aralarındaki ilişki için kafamda oturmayan şeyler vardı. Aysun ve Oktay için de. Onlar sonradan Aslan ile tanışmıştı. Oktay'ın yıllardır Aslan'ı dövmek istemesi ise gerçek miydi yoksa öylesine takılıyor muydu emin olamıyordum.

Nedendir bilmem bu tayfayı her beraber görmek istiyordum. İstanbul, Aslan, Oktay ve Aysun. Dördü de karşımda otursun ve onların ilişkilerini izleyebileyim. Konuşma tarzlarını, birbirlerine olan tahammüllerini ya da herhangi başka bir şey. Dördünü de yan yana görmek istiyordum.

Ayrıca Aysun'a "Aslan olmasa da İstanbul ve Oktay ile yıllarını geçirmek kabus olmalı." demiştim. O ise gülerek bana katılmıştı. Demek ki Aslan'ı gerçekten seviyordu. Ama Oktay da gerçekten seviyor muydu?

Nasıl tanıştıkları da kafamda bir soru işaretiydi. Aslan'ın anlattıkları beni tatmin etmemişti. Sanki bir şeyler eksik ve kopuktu. Üstün körüydü. Ki zaten Aslan'a sormak istediğim bir sürü soru vardı. Sadece soru değil hesap da sormak istiyordum açıkçası. Yetmemişti çünkü. Aylarca uykusuz kalmış, kafayı yemiş, kimi zaman cesedin görüntüsüne dayanamayıp kusmuştum. Yemek yiyememiştim, haftada üç kere banyo yapan ben neredeyse bir buçuk hafta suya değmemiştim. Bunları ve çektiğim çileyi düşününce Aslan'a olan öfkem daha da büyüyordu. Şerefsiz, keşke polis olmakla tutturmak yerine oyuncu olsaymış. Geleceği var çünkü belli!

Ve o yüzük. Manevi bir değeri vardı ama ne olabilirdi ki? Ailesinden mi kalmıştı? Aile onun hassas noktasıydı. Muhtemelen pek iyi anlaşamıyorlardı da. Ama nefret ettiğin birinin eşyasını niye saklarsın ki? Eski sevgilisi falan mı vardı?

Bu fikir yüzümü buruşturmama sebep oldu. O caninin birisini sevebilmesi mümkün değildi. Anca takıntı haline getirebilirdi ruh hastası!

Ama o zaman kimindi? İstanbul'da ne işi vardı? Güvenli bir yerde saklıyordu ama o güvenli yer neresiydi?

Ve o yüzüğü bana verip saklamamı isterken ki amacı neydi?

𝄢 𝄢 𝄢

Eveett, yivrılaarr! Nasılsınız?

Ben pek iyi değilim çünkü beş hafta sonra sınavlarımın tekrar başlayacağını öğrendim hüüğğ ağlamakk...

O yüzden acil motor takmamız gerekiyor. Haftada birden fazla bölüm atmaya çalışacağım ki siz de mağdur olmayın.

Seviliyorsunuz!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.