Yüzümdeki makyajı çıkardıktan sonra tekrar soğuk suyla yüzümü yıkadım. Sıkıldığım için oturup kendime makyaj yapmıştım ve açıkçası çok da güzel olmuştu. Lanet olasıca her haltı odama dizdiği için aradığım her şey fazla fazla vardı. Güzelim makyajı çıkarmak içimi yaksa da İstanbul başta olmak üzere kimsenin görmesini istemiyordum.
Banyodan çıktığımda İstanbul'u yatağımda otururken gördüm. Sırtını yatak başlığına yaslayıp ayaklarını uzatmıştı. Kaşlarım çatıldı. İçeri girdiğini duymamıştım.
"Onca saat ne yaptın banyoda dedektif?"
"Seni ilgilendirmez."
Makyaj masasındaki sandalyeyi çekip oturdum.
"Hayırdır, niye geldin?"
"E hazırlık yapacağız ya."
Aklıma bahsettiği İtalyan mafya gelince derin bir nefes verdim. Hay sana da, mafyana da, hazırlığına da...
"Ben bu işi bir haftada halledemem. Ayrıca ben yokken kendi başına gayet güzel idare ediyordun. Sal beni. Ben bu görevde yokum."
"Varsın varsın."
"Yokum."
"Varsın."
"Siktir git!"
"Ayıpsın."
Göz devirdim. Adama da küfür de işlemiyordu. Kedi gibi sırıtıyordu gene karşımda.
"Aysun ve Oktay gitti. O yüzden rahat rahat çalışabiliriz. Unutmadan, Aysun'un sana selamı var."
Kafa sallamakla yetindim. Aysun gerçekten beni seviyordu galiba.
"O zaman çalışma odama geçelim mi dedektif?"
"Niye ille de ben?"
"Çünkü varsın ve ben seni yok saymak istemiyorum dedektif."
"Ben yok sayılmak istiyorum."
"Öyle bir lüksün yok maalesef." diyerek odadan çıktığında uyuz uyuz peşinden gittim. Sırtına bakarken gözüme bir sürü şey ilişiyordu. Vazo, bardak, tablo... Sadece saçından tutup kafasını duvara da vurabilirdim ama hiçbirinin işe yaramayacağını biliyordum. O da biliyordu. Beni en çok uyuz eden de buydu zaten.
Merdivenlerden çıktığımızda gözüm diğer odalara ilişti.
"Diğer odalarda ne var? Niye kilitli?"
"Emin ol, öğrenmen sana hiçbir fayda sağlamayacak." Omzunun üzerinden bana baktı. "Gerçekten hiçbir fayda sağlamayacak. İlla açığımı bulmak istiyorsan çalışma odam en müsait yer."
Kaşlarım havalandı. Beni o odaya sokmaktan hiç çekinmiyordu ama. Bilerek mi yapıyordu? Bir şeyleri saklamak için bazen en görünen yere koymak gerekirdi. En çok ortada duran aslında en çok görünmez olandı. Bunu bildiği için mi bu kadar rahattı?
Çalışma odasına girdiğimizde yine karanlık ve bilgisayar ışıklarıyla karşılaştım.
"Bu bilgisayarları hiç kapatmıyor musun?"
"Asla."
Sandalyesini çekip oturduğunda hemen önündeki bilgisayardan bir dosyayı açtı. Birkaç resim peş peşe çıkmıştı. Saçlarını kazıtmış, iri yarı, boynunda ve alnında bile dövmeleri olan mavi gözlü bir adamdı. Genç değildi ama yaşlı da sayılmazdı. Adamı farklı yerlerde ve farklı açılardan çekilmiş sekiz fotoğrafı vardı. Hepsinde de üzerinde takım elbise vardı.
"Ve işte İtalyan mafyamız Riccardo D'agostino!"
İsmini söylerken aksan yapması dikkatimi çekti.
"İtalyanca biliyor musun?"
"Ana dilim gibi."
Adamın her yerde eli vardı anasını satayım.
"Başka dil biliyor musun?"
"İspanyolca, İngilizce ve Almanca. Fransızca da biliyorum ama diğerleri kadar iyi değil."
Şaşkınlığımı ona göstermedim. Ama gerçekten çüş! Ben İngilizce dışında bir tek Rusça biliyordum. O da aman aman bir seviye değildi.
"Madem İtalyanca biliyorsun, kendi başına halletsene şu işi!"
"İtalyanca bilmekle ne alakası var dedektif?" Gülerek bana baktı. "Görevden kaytaramazsın. Anla şunu."
Oflayarak bilgisayar ekranına baktım. Mafya olmasa ve her tarafında bu kadar dövme olmasa pekala çekici bir adamdı.
"Bu adam gizli değil mi? Nasıl sende bu kadar çok fotoğrafı var?"
"Gizli olduğunu sana kim söyledi dedektif? Adam İtalya'da fazlasıyla tanınıyor. Ama kimse tutuklayamıyor."
"Ve biz bu adamı bir hafta içerisinde öldürecek miyiz? Harika."
İstanbul tek kaşını kaldırıp sırıtarak kafasını bana çevirdi.
"Aslında ben öldüreceğim ama 'biz' demen hoşuma gitti dedektif."
Yüzümü buruşturdum.
"Sana yardım ettiğim için ben de adamı öldürmüş sayılıyorum. Boş boş hayallere dalma."
"Hayallerim hiç de boş değil dedektif."
Yüzündeki pis sırıtma daha da sinirlenmeme sebep oldu.
"O hayallerinde boğarım seni!"
Kahkaha attı. Kısa bir ıslık çalıp gülerek konuştu.
"İşte bunu çok isterim dedektif."
"Siktir git."
"Küfür etme dedektif."
"Sana mı soracağım lan?"
"Bak, bu Riccardo'nun kardeşi."
Ekranda biz kızı gösterdiğinde onu inceledim. Sarı saçları, açık kahve gözleri, beyaz teni ve yumuşak yüz hatları vardı. Kafede arkadaşlarıyla otururken çekilmişti.
"Ben bu kızla ilgileneceğim ve sen de Riccardo'yu kontrol altında tutacaksın."
Kaşlarım çatıldı.
"Kızı ne yapacaksın? Riccardo değil mi senden istenen?"
"Kıza hiçbir şey yapmayacağım. Ama yapıyormuş gibi davranacağım. Zaaflarından vuracağım yani."
"Sen nasıl aşağılık bir adamsın ya?"
Ağzımı tutamadan dediğim ile İstanbul'un yüzündeki gülümseme silindi.
"Benden daha aşağılık olanlar var dedektif."
"Kıza travma mı yaşatacaksın? Sırf ağabeyini öldürmek için? Peki sonra kızın ne kadar üzüleceğini düşünüyor musun?"
"Ağabeyi bir mafya dedektif ve bunu kız da biliyor."
"Umurumda değil! Öldürmekten bahsediyorsun. Eğer öldürmeyip adalete teslim etsen, hapse attırsan o zaman kızın en azından gelip görme şansı olur."
Ben sinirden köpürürken İstanbul gayet sakindi. Tamam, adam mafyaydı ama kız kardeşi eğer zaafıysa onu seviyordu. Ve kız kardeşi de Riccardo'yu seviyordu. Ağabeyinin pis işlere karışması kızın suçu değildi. Ayrıca bu kadar pis işlere karışmasına rağmen kız kardeşi hala onu seviyorsa belki de Riccardo gerçekten iyi bir ağabeydi. İyi bir insan ya da iyi bir vatandaş olmaması iyi bir ağabey olmayacağı anlamına gelmiyordu. Öldürmek fazlaydı.
"Hapse atıldığı zaman geri çıkacak dedektif."
"Bu adam ne ki? Ne mafyası mesela? Suçu ne?"
"Silah ticareti, dolandırıcılık, kumar, uyuşturucu ticareti..."
"Tamam! Sen kadınlara, hayvanlara ya da çocuklara zarar veren insanları öldürmüyor musun? Bu adam niye? Sırf para için mi? Zaten zenginsin, zaten paranın içinde yüzüyorsun!"
Ne kadar zengindi bilmiyordum ama birden fazla villa tarzında evi vardı. Hepsinin içi de böyle şık ve güzel dizayn edildiğine de kalıbımı basardım. Birden fazla da arabası vardı. Eminim ki motoru da vardı. E daha ne?
İstanbul elleriyle yüzünü sıvazladı.
"Sence beni sorgulama gibi bir hakkın var mı dedektif?"
"Öyle mi? Cevap bulamadın tabi hemen 'beni sorgulama.' Yok ya! Bir de diyorsun ki, ben sadist değilim. Sen sadistin önde gidenisin!"
"Lafımı bitirmeme izin vermiyorsun dedektif."
"Senin lafın mı kaldı? Dalga mı geçiyorsun benimle?"
İstanbul en sonunda daha fazla dayanamıyormuş gibi sesini yükseltti.
"Adam kadın ticareti de yapıyor!"
Dediği ile çok kısa bir an duruldum. Fakat İstanbul hemen bu duraklamamdan yararlanmıştı.
"Ben sadist değilim ve hiçbir zaman da olmadım. Öldürmekten zevk almıyorum! Ama gerekirse de yaparım. Bu adamın kadın ticareti yaptığını neredeyse kimse bilmiyor. Önce onu öldüreceğim ve sonra da bütün ifşalarını yayınlayacağım. Anladın mı dedektif?"
Bağırmıyordu ama sesi yüksekti ve sabrı taşmış gibi konuşuyordu.
"Kadın ticareti yaptığını kimse bilmiyorsa sen nereden biliyorsun?"
"Neredeyse kimse bilmiyor, dedektif beni iyi dinle!"
"Fark etmez! Nasıl bundan bu kadar emin olabiliyorsun?"
"Çünkü araştırdım!"
Bağırmasıyla ben de dayanamayıp bağırdım.
"Daha bu teklifi yeni aldın! Nasıl araştırmış olabilirsin? Hiç kimsenin bilmediğini sen nasıl saatler içinde öğrenebilirsin?"
İstanbul'un bir anda ayağa kalkmasıyla az kalsın bir adım geriliyordum. Kendimi tutup çenemi havaya kaldırdım.
"Peki sen benim bu teklifi ne zaman aldığımı nereden biliyorsun dedektif?"
Bağırmıyordu ama öyle bir ses tonu vardı ki bağırsa daha az ürkütücü olurdu.
"Çünkü öyle söyledin."
"Ne zaman söyledim?"
Kaşlarımı çatarak suratına baktım.
"Dalga mı geçiyorsun?"
"Ben sana bu teklifi ne zaman aldığımı söylemedim dedektif, bu bir. İkincisi, ben istediğim şeyi istediğim anda bulurum. Diğerlerinin aptallığı benim sorunum değil."
"Nasıl emin olabiliyorsun?" diye diretmeye devam ettim. "Ya yanlış anladıysan? Ya başka birisiyle karıştırdıysan? Ya da... ne bileyim, bir duruma karşı bir tür tuzaksa?"
"Ben yanlış anlamam."
"Sen ne bok anlarsın ki zaten! Yok ben yakalanmam, yok ben yanlış anlamam, yok ben çok hızlıyım."
Bu kadar yakınımda durması el hareketlerimi kısıtlıyordu ama yine de sinirden bir oraya bir buraya savuruyordum. Günlük hayatta da jestlerini ve mimiklerini çok kullanan bir insandım ama sinirlendiğimde ekstra fazla kullanıyordum. Kontrolümde olan bir şey değildi.
"Doğrular bunlar dedektif."
"Senin doğru anlayışına sıçayım."
İstanbul gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Kafasını kaldırıp sabır diliyormuş gibi bir hale bürünürken ben hala kaşlarımı çatmış bir şekilde suratına bakıyordum ve bu tavırları beni şoka sokuyordu. Asıl sabır dilemesi gereken kişi bendim, ben!
"Dedektif," dedi sakin kalmaya çalışır bir sesle. "Ben ne yaptığımı biliyorum. Durduk yere öldürmüyorum herifi."
"Parası da iyiydi e bir mafya da ne kadar iyi olabilir, demiştin bana."
"Doğru da söyledim. Bir mafya ne kadar iyi olabilir?"
Yüzünde öyle bir ifade vardı ki sanki her şey çok normalmiş, çok doğruymuş da ben salak gibi anlamamakta diretiyorum.
"Sesinin tonlaması öyle değildi!"
"Neyse ne dedektif! Adamı kadın ticareti yaptığı için öldürüyoruz, bitti gitti!"
"Hiçbir şey bitmedi! Madem öldürecek gücün var, o zaman adalete teslim edecek gücün de vardır."
İstanbul derin bir of çekti.
"Dedektif, anlamıyorsun galiba. Benim adamı hapse tıkacak gücüm var ama onda da o hapisten çıkacak güç var."
"Öyle bir duruma sok ki çıkamasın o zaman."
İstanbul elini saçlarından geçirdi. Sinirleniyordu ama bana belli etmemeye çalışıyordu. Tabi yine de görüyordum. Ben haklıydım. Ayrıca aklıma yeni bir fikir daha gelmişti. Madem İstanbul'u öldüremiyorum ya da ondan kaçamıyorum, o zaman kendi isteğiyle bu işi bırakmasını sağlayabilirdim. En azından deneyebilirdim ve işe yarayıp yaramadığını görmüş olurdum. Hatta bu düşünce aklıma daha kurnaz bir fikri getirmişti.
"Seninle bir iddiaya girelim mi?"
Sorduğum soruyla tek kaşını kaldırarak bana baktı. Bense serçe parmağımı ona doğru uzattım.
"Sen bu adamı adalete teslim et ve içeriden çıkmaması için elinden geleni yap. Eğer benim dediğim olursa, yani adam ömür boyu hapis yatarsa beni serbest bırakacaksın."
Bu sefer iki kaşı da havalandı. "Öyle mi canım?" der gibi bir ifade vardı yüzünde.
"Peki ben kazanırsam?"
Omuz silktim umursamıyormuş gibi. Ama aslında önemliydi. Hatta baya önemliydi. Çünkü eğer ben bu kadar büyük bir şey istiyorsam o da en az benimki kadar büyük bir şey isteyecekti.
"Onu da sen belirle. Senin kazancın."
Bir serçe parmağıma bir bana baktı. Emin olmaya çalışıyormuş gibiydi.
"Benden bu adamı öldürmem istendi. Hapse tıkmam değil."
Meydan okurcasına hatta belki de biraz küçümsercesine ona baktım.
"Dediğini harfi harfine yapmak zorunda mısın? Yapmasan ne olacak ki? Hani seni kimse bulamazdı? Sırf öldürmeyip hapse attın diye sana zarar mı verecek? Hem benim bildiğim kadarıyla kimse sana bir şey yapamaz."
Bir an suratıma ciddiyetle baktı. Fakat sonrasında alayla güldü. O da benim gibi elini kaldırıp serçe parmağını parmağıma doladı.
"Kabul dedektif."
Parmağımı çekmeden sordum.
"Kazanırsan?"
"Kazanınca söyleyeceğim dedektif."
"Haksızlık. Ben şimdi söyledim."
"O senin hatan dedektif."
Ofladım ama uzatmadım. Ben çekmezsem elini çekmeyeceğini fark ettiğim için ilk ben elimi indirdim.
"Görevden kaytaramazsın, diyordum dedektif ama sen gene yaptın yapacağını."
İstanbul'un dediği ile kaşlarım çatıldı.
"Nasıl yani?"
"Yanisi şu, eğer adalete teslim edeceksem senlik bir şey yok. Adalete teslim etmek basit iş. Benim hackerlık becerilerime dayanıyor sadece."
Yüzümde zafer gülümsemesi oluştu.
"Dediğin gibiyse harika. Yine günün sonunda benim dediğim oldu."
"Daha gün bitmedi dedektif. İddiayı henüz kazanmadın."
"Eğer kaybetmem için uğraşmazsan iddiayı kazanırım."
İstanbul teslim olur gibi ellerini havaya kaldırdı.
"Bu oyunu dürüst oynayacağım dedektif, merak etme. Zaten emin ol, hile yapmama bile gerek kalmayacak."
"Göreceğiz."
"Görelim."
Birkaç saniye yüzündeki kendinden emin gülümsemeye baktım. Sonra gözlerim bilgisayarlarda gezindi.
"O zaman benlik bir iş yok. Sana kolay gelsin."
"Çok kolay gelecek dedektif."
İstanbul'u arkamda bırakıp odadan çıktım. Merdivenlerden inerken bir zafer nidası atmamak için kendimi zor tutuyordum. Erken bir sevinçti, biliyordum ama elimde değildi. İstanbul dediği gibi adaletli oynarsa ben kazanacaktım. Ve sonunda özgür olacaktım.
Ya kazanamazsan? Sana cezanı söylemedi.
İç sesime aldırış etmedim. Normalde erkenden sevinmezdim ama böyle bir durum mümkün değildi. İddiayı ben kazanacaktım. Aksi imkansıza yakındı. Eğer İstanbul'dan kurtulursam bütün dertlerim çözülürdü. Zaten tek derdim de oydu. Ondan kurtulduktan sonra ilk iş İstanbul'u hapse attırmak olacaktı.
Kaçacağını ve saklanacağını biliyordum ama bunu sonsuza kadar sürdüremezdi. Eninde sonunda yakalanacaktı ve o gün bileğine kelepçeyi ben takacaktım. Yüzüne de zevkle gülümseyip "Demiştim." diyecektim.
Hayali bile çok güzeldi.
𝄢 𝄢 𝄢