İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 43 · 12 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 43

Kahve Falı

Aysun içeriye girdiğinde gerçekten heyecanlı görünüyordu. Benimle bu kadar samimi olması garipti. Daha beni doğru düzgün tanımıyordu bile. Bu kadar mı arkadaşa ihtiyacı vardı? Benim çevremdeki insan sayısı bir elin parmağını geçmezdi ama yine de bundan şikayet etmezdim.

Aysun önüme fincanı koyup sandalyesini çekti. Gülümseyerek oturduğunda kaşlarıyla kahveyi işaret etti.

"Güzel yapmış mıyım?"

Fincanı dudaklarıma götürüp kahveden bir yudum aldım.

"Güzel olmuş."

Gerçekten de güzeldi. Aysun'un çok bir marifeti yoktu aslında. Kahvenin kendisi güzeldi. Ama yine de sevinmişti. O da kahvesinden içerken gözüme fazla masum ve saf görünmüştü. İstanbul'un arkadaşı olduğunu ve Oktay ile konuşma tarzını saymazsak dışarıdan melek gibi görünüyordu. Ona ucube demelerinin ardındaki nedeni merak etmiştim.

"Oktay'ı sevdin mi?"

Aysun'un sorusuna derin bir nefes vererek cevap verdim.

"Doğruyu söylemek gerekirse sinirlerimi bozuyor."

Aysun dediğime küçük bir kahkaha attı.

"Biliyorum, bilerek yapıyor zaten. Hoşuna gidiyor."

Bazen benim de insanların sinirini bozmak hoşuma gidiyordu ama bunu yapan kişi bir manyak olunca daha garip oluyordu.

"Kendinden bahsetsene biraz."

Omuz silktim.

"Ne gibi?"

"Bilmem. Nelerden hoşlanırsın, ne yapmayı seversin, neyden nefret edersin?" Son sorusuna laf sokacağımı hissetmiş olmalı ki hemen tekrar konuştu. "Normal hayatında nelerden nefret edersin? Mümkünse laf çakmadan anlat."

Bakışlarımı fincana çevirdim. Ne anlatabilirdim ki?

"At binmeyi seviyorum. Eğer böyle bir şey soruyorsan?"

"Profesyonel mi biniyorsun yoksa öylesine sevdiğin için mi?"

"Profesyonel."

Aysun'un gözleri büyüdü.

"Yarışlara katıldın mı hiç?"

"Küçük çaplı, çiftliğin kendi yarışlarına katıldım."

"Nerede çiftlik?"

"Yurt dışındaydım."

"Hee. Peki atının rengi neydi?"

"Siyah."

"En sevdiğin renk mi?"

"Hayır. En sevdiğim renk kırmızı."

"Aa, onun da en sevdiği renk kırmızı."

Kısa bir an kimden bahsettiğini anlamadım ama sonradan aklıma geldi. Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum. Kan rengi olduğu için sever tabi ruh hastası! Kırmızıdan nefret etmek istemediğim için konuyu değiştirdim.

"Senin herhangi bir hobin var mı?"

"Keman çalabiliyorum. Bir de hobiye girer mi bilmiyorum ama araştırma yapmayı seviyorum. Her konuda. Makaleler okumak, sonra o makaleleri birbiriyle kıyaslamak, önemli yerleri not alıp üzerinde düşünmek... Kafamı dağıtmak için genelde araştırma yapıyorum. Ya da sıkıldığımda. Hem faydalı şeyler de öğreniyorum. İşe yarıyor yani."

Aysun uzun saçlarını tek bir omzunda toplarken yüzündeki gülümseme gerçekten şu anki konuşmamızdan keyif aldığını gösteriyordu.

"Ayrıca motorlara da bayılırım. Ama artçı olarak. Sürmeye pek yanaşmıyorum."

Aklıma siyah motorum geldi. Yüzümde küçük bir tebessüm oluştu. Özlemiştim bebeğime binmeyi.

"Ben de severim. Ama sürücü olarak."

"Motorun var mı?"

"Var."

Aysun sırıtarak göz kırptı.

"Bir gün beni gezdirirsen feci mutlu olurum."

İmalı imalı elimi havada salladım.

"Eh, önce şuradan kurtulmam lazım."

Aysun kafasını ağır ağır salladı.

"O da olur yakında."

Bana maalesef pek de öyle gelmiyordu.

Aramızda bir sessizlik olurken gözümü fincandan ayırmıyordum. Aysun'a ne sorabileceğimi düşünüyordum. Çaktırmadan ağzından laf almam lazımdı ama soracağım soruları dolaylı yoldan nasıl soracağımı bilmiyordum.

"Şu beni kaçırdığınız günü hatırlıyorsun değil mi?"

Aysun kafasını salladı.

"O gün bana bir suikast düzenlendi. Yani amaç beni öldürmekti ama İstanbul beni kurtardı." Ne kadar kabul etmek istemesem de ve söylerken kendimden iğrensem de gerçek buydu. "Bana o suikastı kim düzenledi?"

Aysun kısa bir an düşündü. Daha sonra dudağını büktü.

"Gerçekten bilmiyorum. Bu konuşmayı onunla da yapmıştık. Ve dediğin gibi o suikastın düzenlendiğini, senin öldürüleceğini, nerede, ne zaman olacağını biliyorduk. O kadar büyük bir kargaşa çıkacağını tahmin etmemiştik sadece."

Sesli mi düşünüyordu yoksa bilerek önemsiz detayları anlatıp sorumu geçiştiriyor muydu?

"Peki kim, neden beni öldürmeye çalışsın? Benim kimseye bir zararım olmadı. Ne yakın geçmişte ne de uzak geçmişte."

Ağabeyim ve babamı saymazsak tabi. Bir de hapse tıktığım suçluları.

"Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum." diye omuz silkerek konuştu. "Zaten bize anlatırken fazla detay vermemişti. Senin gibi ben de bu soruyu merak edip sormuştum ama bilmediğini söylemişti. Araştıracağım, falan dedi. Ama sonra ne oldu bilmiyorum. Belki hapse attığın suçluların yakınları falandır."

Aysun kaşlarını çatarak ekledi.

"Niye bunu ona sormuyorsun ki?"

"Sordum zaten! Ama şerefsiz hiçbir şey söylemiyor."

Gülmeye başladı.

"Aslında bu kadar az konuşması sana özel değil. Seni sinir etmek için yapmıyor." Kısa bir an duraksadı. "Ya da yapıyor da olabilir. Seninle anonim olarak konuştuğu zaman 'Dedektifi sinirlendirmek çok eğlenceli.' demişti. Ama zaten genel olarak da az konuşuyor."

"Bana laf sokarken pek de az konuşmuyor."

"Öyle konuşma değil. Kendisi ya da çevresi hakkında konuşmaktan bahsediyorum. Ne yapıyor, nasıl yapıyor, ne işler çeviriyor gibi."

"Ben de bunu anlamıyorum. Tamam, bana anlatmıyor ama siz ona yardım ediyorsunuz. Size niye doğru düzgün bir şey anlatmıyor?"

"Çünkü sandığın gibi ona çok da yardım etmiyoruz. Kendisi de istemiyor zaten."

"Sebep?"

"Eğer bir gün yakalanırsa sadece kendisi zarar görsün diye. Bizi olayların dışında bırakmak istiyor. Hapse de atılsa bir mafya tarafından kaçırılıp öldürülecekse de sadece kendisi olsun."

Aysun bunları söylerken sinirlenmişti.

"Kaç kere söyledim, söyledik. Yardım etmemize izin versin, birlikte daha dikkatli oluruz, zaman kaybetmeyiz diye defalarca kez söyledim. Ama dediğim dedik işte. Hayır dedi mi hayır."

Bana 'Ben asla yakalanmam dedektif.' diyen İstanbul'a bak sen.

"Aslan'a yıllardır arkadaşı olduğu için söylemiş. Size de mi aynı nedenden söyledi?"

Gülerek kafasını iki yana salladı.

"Hayır. Bize söylemeyecekti aslında. Oktay kendi duymuş. Sonra da geldi bana söyledi. Öğrendiğimiz günün akşamı Aslan ve onu karşımıza alıp konuştuk."

"Oktay normal hayatında ne yapıyor?"

"Bilgisayar mühendisi. Bir tane uygulama kurdu. Şu klasik internetten tanışıp sevgili olma siteleri var ya, onlardan bir tane kurdu. Aslında eğlencesine yapmıştı ama sonradan tutunca uygulamayı geliştirdi. Bir tane de yardımcı aldı ama her şeyi ona yaptırıyor neredeyse. Full yatarak para kazanıyor şerefsizim."

"Normal hayatında da bizimle konuştuğu gibi konuşmuyordur umarım."

Aysun bu dediğime gür bir kahkaha attı.

"Ah, keşke konuşsa! Ama hayır, maalesef. Sen daha onu ciddi konuşurken görmedin. Ben bile her gördüğümde şok geçiriyorum. Adamın sesi kalınlaşıyor resmen."

Kendimi tutamayıp ben de gülmeye başladım. Tam o sırada içeriye Oktay girdi. Elinde iki fincan vardı. İmalı imalı fincanları tezgaha bıraktı.

"İti an, çomağı hazırla." diye belli belirsiz mırıldandı Aysun.

"Boşları alan olmayınca kendim getireyim dedim."

"Ya da bir işe yarayayım dedin. Kölen değiliz ya biz."

Aysun anında gülmeyi bırakmış Oktay'a laf atıyordu.

"İki dakika içeri gel bak, bu adamlar kahvesini bitirdi mi, alayım mı, başka istedikleri bir şey var mı..."

"Oldu paşam, başka? Sadrazam soyundan geliyorsun da benim mi haberim yok?"

"Ben sadrazamın soyundan gelmem. Ben doğarım, bir devrim başlatırım, herkes benim soyumdan gelir, benden öncesini saymaz."

"Senin ben mantığına da yapamadığın atarına da sıçayım. Siktir git!"

"Küfretme be!" Bir bana bir de Aysun'a baktı. "İki küfürbaz kadın oturmuşsunuz küfür mü yarıştırıyorsunuz? En Yaratıcı Küfrü Kim Edecek yarışması falan mı yapıyorsunuz?"

Aysun oflayarak başından savarcasına elini salladı.

"Bir git başımızdan! Sen gelmeden önce ne güzel konuşuyorduk, sıçtın ortamın içine!"

Oktay eğilip Aysun'un yanağından makas aldı.

"Ben olmasam rüzgarım eser, o da size yeter ay parçam."

"He ya, he!"

Oktay kahkaha atarak mutfaktan çıkarken Aysun göz devirdi. Bense ağzımı tutamayıp konuştum.

"İyi ki ağabey kardeş değilsiniz de kuzensiniz sadece."

Beterin beteri vardı çünkü.

"Kuzeniz de ne oluyor sanki? Aynı evde kalıyorum ben bu ayıyla!"

"Niye?"

"Çünkü bu mal ben olmadan yaşayamaz. Domates bile kesemiyor."

"Yemek yapmada beceriklisin o zaman."

"Öyle de denilebilir. Kötü yemek yapmam ama onun kadar yetenekli de değilim."

"İstanbul mu?"

"Evet."

Kafamı ağır ağır salladım. Kabul etmek istemediğim bir gerçek de buydu. Ruh hastası gerçekten de güzel yemek yapıyordu. Ama ben onun hakkında iyi olan hiçbir şeyi kabul etmek istemiyordum.

"İstanbul hakkında ne düşündüğünü az çok biliyorum ama neden?"

Aysun'un sesi meraklı çıkmıştı. Bense kaşlarımı çattım.

"Anlamadım?"

Saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı.

"Yani onun hakkında. Nefret ediyorsun ve adaleti böyle sağlayamayacağını düşünüyorsun. Peki sebebi ne?"

Anlatacaklarımın uzun olduğunu bildiğim için derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim.

"Adalet dediğin objektif olmalı. Tek taraflı değil. Herkes çıkıp adalet diye birini öldürmeye kalksa dünya yaşanmayacak hale gelir. Kanunlar ve kurallar var. Hayatı düzene sokan ve eşitliği sağlayan. İstanbul ne kural dinliyor ne kanun ne de yasaya uygun herhangi bir şey. Kafasına göre birilerini kesip biçemez. O birilerini öldürdükçe suç sayısı azalıyor mu? Hayır."

"İşte bu düşüncelerinle birbirimizden ayrılıyoruz aslında."

Aysun arkasına yaslanıp ciddi bir hale büründü.

"Adaletin tek taraflı sağlanmaması gerektiğini söylüyorsun ama adaletin sonucuna karar veren tek bir kişi var. O ne derse o oluyor. Diyorsun ki, o adam gitmiş, okumuş, hukuk fakültesi bitirmiş ama verdiği karara bir bakıyorsun, asıl suçluyu haklı bulmuş. Sonradan öğreniyorsun ki rüşvet almış. Ya da birinin tanıdığıymış. Ya da tehdit edilmiş. Peki sence adalet böyle sağlanır mı? Kanunlar ve kurallar var, diyorsun ama aslında onların hepsi seni sınırlandırıyor. Hepsi palavra. Sen ve senin gibileri bir arada tutmak için koyulmuş saçma sapan şeyler. Sen o bahsettiğin kurallara uyuyorsun ama kuralları koyan ve asıl uyması gereken kişiler uymuyor. Farkında değil misin? Toplumun kendine biçtiği kurallar hatta daha doğrusu algılar seni yönlendiriyor. Sen belirli kalıplar içerisinde hareket ediyorsun. Bizi anlamamanın bir nedeni de bu zaten. Eşitliği sağlamaktan bahsediyorsun ama tecavüze uğrayarak öldürülmüş bir kadınla, onu öldüren adamın elini kolunu sallaya sallaya dolaşması eşit mi? Ya da bir hayvana dakikalarca işkence edip katletmek sonra da 'Canım istedi, canım sıkkındı, yaptım.' deyip iki ay sonra hapisten çıkmak eşit mi? O hayvan ya da kadın ya da çocuk öldürüldükten sonra, son nefeslerinde bile yardım dilendikten sonra ortada bir eşitlik kalıyor mu sence? Ya da adalet? O kadının, hayvanın, çocuğun suçu neydi? Niye bir şerefsizin ellerinde acı çekerek öldü? Ve sonra niye bunu yapan şerefsiz serbest kaldı? Madem adalet var, kanun var, kurallar var, yasa var, nerede o zaman?"

Aysun'un uzun konuşmasını dinledikten sonra kısa bir süre durakladım. Fakat sonra tekrar konuştum.

"Tamam, İstanbul gerçekten iyi bir amaç uğruna insanları öldürüyor diyelim. Peki bu her şeye özenen gençler ne olacak? Birisini öldürmek havalı bir şey değil ama sosyal medyada katil olmanın havalı ve güzel olduğunu düşünen bir sürü kişi var. Bunların çoğu daha karakterini oturtamamış gençler. İlgi çekmek isteyen, kendini İstanbul'un yerine koyup ünlü olduğunu hayal eden, korku salmanın üstünlük olduğunu düşünen gençler. İstanbul onlara da kötü örnek oluyor. Onlar da kendi adalet anlayışına göre öldürmeye kalkacak. Kendini haklı zannedecek. O bir kişiyi öldürdüğünde bütün sorunlarından kurtulacağını düşünecek belki de. Böyle böyle belki de birçok insanın hayatı kararacak. Siz sadece tek taraflı düşünüyorsunuz ama İstanbul'un davranışlarının topluma yansıyan boyutu da var."

"Peki intikamı alınmamış insanlar ne olacak? İstanbul suçluları öldürerek sadece ölenlerin intikamını almıyor. Ailesinin, arkadaşlarının, çevresinin intikamını da alıyor."

"İntikam almak adalet değil!"

"Bu ülkede adalet diye bir şey yok."

"Yoksa da böyle var olmayacak! Adalet dediğin kendi kendine işlemez."

Aysun tam ağzını açmıştı ki içeriye İstanbul girdi. Bir bana bir de Aysun'a baktı.

"İyi misiniz diye bakmaya geldim. Bayadır yoksunuz."

Aysun göz devirdi. Oktay'a olduğu kadar sinirli değildi ama İstanbul ile de pek sabırlı konuşmuyordu.

"Kız kıza konuşuyoruz. Bir Oktay bir sen. Rahat bırakın bizi."

"Tamam ay parçası, bir şey demedim zaten." Sırıttı. "Anlaştığınızı görmek çok güzel."

Aysun ile bakışlarımız kesişti. Nasıl anlaşıyoruz nasıl!

"Sıkılınca salona gelirsiniz. Ben sizi rahatsız etmeyeyim." diyerek mutfaktan çıktı.

"Hissetti bence onunla ilgili konuştuğumuzu."

Aysun'un fısıldayarak dediğine kafa sallamakla yetindim. Aklım şu an başka yerdeydi. Bir Aysun'un dediklerini gözden geçiriyor bir de kendi dediklerimi kafamın içinde tekrar ediyordum. Evet, Aysun'un haklı olduğu noktalar vardı. Kadına, çocuğu, hayvana, yaşlıya zarar veren birçok kişi serbest kalıyordu. Katılıyordum ama yine de adaleti bu şekilde sağlamak bana yanlış geliyordu. Onun yerine hukuk fakültelerini düzeltebilirdik, eğitimi değiştirebilirdik, denetimler artabilirdi, daha sıkı önlemler alınabilirdi, cezalar veya iyi hal indirimine düzenlemeler getirilebilirdi. Aslında bir sürü yol vardı.

"Neyse, konuyu değiştirelim. Ben seninle iyi vakit geçirmek istiyorum. Canımızı sıkmaya gerek yok." Aysun tebessüm etti. Daha sonra sözleri kahve fincanıma takıldı.

"Falına bakmamı ister misin?"

Sorduğu soruyla kaşlarım havalandı.

"Fal bakabiliyor musun?"

"Bakabiliyorum. Anneannem sağ olsun. İnandığım için değil tabi ki ama eğlenceli oluyor."

"Daha ters çevirmedim." Son yudumu içip fincanı ters çevirdim. Falı eğlence amaçlı bile baktırmazdım ama Aysun ile tartışmak istemiyordum. Ve aklım hala başka yerdeydi.

"Ayy! Heyecanlandım. Ne çıkacak acaba?"

Gözlerindeki parıltı gerçekten de merak ettiğini gösteriyordu. Benimse umurumda değildi. İyi bir şey de çıksa kötü bir şey de çıksa inanmayacaktım zaten.

Aradan neredeyse bir on dakika geçti. Ara ara Aysun konuşsa da ben genellikle sessiz kalmıştım. Aysun sonunda heyecanla fincanımı eline alıp çevirdi. Gözlerini kısıp fincana bakmaya başladı.

"Hmm." diye mırıldandı. "Kendini iki farklı şey arasında sıkışmış gibi hissediyorsun. Bu herhangi bir şey olabilir. İki farklı düşünce, fikir belki insan. Ama bu iki şey arasında karar vermen gerekecek. Onun dışında," Fincanı çevirerek daha daha yaklaştı. "Yurt dışı görüyorum burada. Gidicisin yani."

Sırıtarak göz kırptı.

"Kaçmak istiyordun buradan. Bak, kahve falın da senin tarafında. Hem de yurt dışına kaçıyorsun."

"Güya fala inanmıyorsun."

"İnanmıyorum zaten. Ama yorumlamak eğlenceli."

Gülerek tekrar fincana döndü. Ama bir anda yüzü düştü. Suratı asılmıştı. Göz devirmeden edemedim. Klasik falcı taktiği. Önce iyi söyleyip müşteriyi elinde tut sonra kötü söyleyip inandırıcı ol. Aysun anneannesinden birkaç taktik de öğrenmişti anlaşılan.

"Yakın zamanda sağlığınla ilgili bir problem yaşayacaksın."

Fincanı bana çevirdi.

"Bak, şu rayı görüyor musun?" diyerek belli belirsiz lekeyi parmağıyla gösterdi. "İşte o sağlık sorunlarını simgeliyor. Aman yediklerine dikkat et."

Ben öylesine kafamı sallarken Aysun fincanı bir kez daha çevirdi.

"Ne bol fal çıkmış kız! Hiç mi baktırmadın bu zamana kadar? Genelde fal baktırmayan insanların böyle fazla fazla olur."

Fala bilimsel bir veri de yüklediğimize göre her şey tamam anasını satayım.

"Aa, bak burada bir de tilki var!" Yine belli belirsiz bir lekeyi gösterdi. "Benden söylemesi arkadaşlarına dikkat et. Arkandan iş çevirenler, kuyunu kazanlar olabilir. Bazı kişilerin ikinci yüzüyle tanışabilirsin."

Aklıma direkt Aslan geldi. Aysun'un söylediklerinden tutan tek şey buydu. Ama yine de hakkını vermek gerek, güzel sallıyordu. Fincanı geri altlığına bıraktığında gülümseyerek bana baktı.

"Çok da kötü değil ha? Daha beterlerine bakmıştım. Daha doğrusu anneannem bakmıştı ama ben de yanındaydım."

"Anneanne bu işi paraya dökmüştür kesin."

Sırıttı.

"Aynen öyle."

Aklıma Oktay'ın salonda dedikleri geldi.

"Babamın uşağı değilsin ama zamanında baban, az dolandırmadı babamı."

Aysun'un ailesi iki taraftan da dolandırıcılar tarafından kuşatılmıştı resmen.

"İçeriye geçelim mi?"

Aysun'un sorusuyla kafamı salladım. Fincanı mutfak lavabosunun içine bırakıp kapıya yöneldim.

"Ben şuraları toparlayıp geliyorum."

Aysun eline sünger alınca içimde bir suçluluk duygusu oluştu.

"Yardım edeyim." diyerek atılmıştım ki izin vermedi.

"Yok kız! Dört tane fincan alt tarafı. Sen git, geliyorum hemen. İki dakika su tutup makinaya koyacağım zaten."

"İyi o zaman. Yine de bekleyeceğim."

Belimi masaya yaslayıp beklediğimde Aysun gülümsedi.

"Teşekkür ederim. Hem gerek olmamasına rağmen beklediğin için hem de zorunda olmamana rağmen benimle konuştuğun için."

Onun gibi içten bir şekilde gülümsedim.

"Rica ederim. Aslan değil belki ama Oktay ve İstanbul ile yıllarını geçirmek tam bir kabus olmalı."

Aysun gür bir kahkaha attı.

"Aynen öyle!"

𝄢 𝄢 𝄢

Yivrılaaarr selam! Nasılsınız? Umarım hepiniz iyisinizdir!

Size birkaç sorum var öhöm öhöm! Açıkçası cevaplarınızı çok merak ediyorum.

Okuduğunuz gibi bu bölümde iki farklı düşünce biçimini gördük. Verda'nın ve Aysun'un. Aysun orada sadece kendisini değil İstanbul'u da temsil ediyor aslında. Hatta Oktay ve Aslan'ı da. Sadece sizden ricam birini haklı görünce diğerine yüklenmemeniz. Çünkü ikisi de farklı karakterler ve kendi karakter yapılarına göre düşünüyorlar :)

• Peki sizce hangisi daha haklı? Verda'nın düşünceleri mi yoksa Aysun'un mu?

• Sizce bu durumda adalet nasıl sağlanmalı?

• İstanbul sizce gerçekten de bu şekilde adaleti sağlayabilecek mi?

Seviliyorsunuz!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.