Saçlarımın okşandığını hissetmemle gözlerimi açtım. Odanın karanlığına alışabilmek için biraz beklemem gerekti. Bu sırada saçımdaki el hala çekilmemişti. Sinirle saçlarımı elin sahibinden kurtardım.
"Sana bana dokunma diye kaç defa söyleyeceğim?"
İstanbul'un kıkırtısı odayı doldurdu. Yatağın kenarına oturmuş, saçlarımla oynuyordu. Yeşil gözleri her zamanki gibi çok güzel görünüyordu.
"Korkarım lafını hiçbir zaman dinlemeyeceğim dedektif."
"Ama benden senin lafını dinlememi isteyeceksin, öyle mi İstanbul?"
Sırtımı yatak başlığına yaslayıp dik bir oturuşa geçtim. Gözlerim karanlığa alıştığından ötürü İstanbul'u daha net görüyordum.
"Lafımı dinlemeyeceğini ikimiz de biliyoruz dedektif."
"Aslan USB'yi biliyor mu?"
Aklıma gelen soruyu direkt sordum. Korkumu belli etmek istemiyordum ama gergindim. Bu sırrı ne kadar çok kişi biliyorsa o kadar tehlikedeyim demekti.
"Hayır dedektif, bilmiyor. Söyledim ya sana, benden başka kimse sırrını bilmiyor."
Rahatlayarak derin bir nefes verdim. Saçlarımı elimle toplayıp sağ omzumda serbest bıraktım.
"Ona söyleyecek misin? Ya da Oktay ve Aysun'a?"
"Hayır." Kesin ve net cevabımı daha da rahatlamama sebep oldu.
"Bu sır seninle benim aramda dedektif. Kimse bilmeyecek. Biraz zor ama en azından bu konuda bana güvenebilirsin."
Ses tonu dediklerini kanıtlar gibi kendinden emindi. Eğer bu kişi İstanbul olmasaydı muhtemelen gönül rahatlığıyla güvenebilirdim. Ama konu İstanbul olunca kafam karışıyordu.
"Neden? Yani neden en yakın arkadaşlarına söylemiyorsun ki? Benim sırrım seni ilgilendirmiyor sonuçta."
"Seninle ilgili her şey beni ilgilendiriyor dedektif."
"Beni takıntı haline mi getirdin?"
İstanbul derin bir nefes verdi.
"Hayır dedektif. Ne alakası var? Konudan konuya atlama."
"O USB'ye nasıl ulaştın?"
"İyi ki konudan konuya atlama dedim." diye mırıldandı. Bense cevabını bekliyorum.
"Ben istediğim şeyi elde ederim dedektif. İsteyip yapamadığım hiçbir şey olmadı. Olamaz da."
"Kendine fazla güveniyorsun." Yüzümü buruşturdum. "Çok egolusun."
"Ama bu egonun altı boş değil dedektif."
Megaloman herif!
"Bir gün duvara toslayacaksın."
Alayla güldü.
"Ve o duvarı sen mi inşa edeceksin dedektif?"
Aynen öyle.
"Ben hisleri kuvvetli bir insanım. Duvara tosladığında sana bu laflarını hatırlatacağım."
"Heyecanla bekleyeceğim dedektif."
Oflayarak kafamı çevirdim. Her seferinde böyle oluyordu. Ben onu tehdit ediyordum, o benimle alay edip geri püskürtüyordu. Bu durumdan sıkılmış ve harekete geçmek istiyordum. Ama en çok güvendiğim kişi bile İstanbul'un en yakın arkadaşı çıkmıştı. Destek alabileceğim kim vardı ki? Ben bir şekilde Aslan'a ulaşıp kurtulma hayalini kuruyordum. Ama şimdi kime ulaşırsam ulaşayım Aslan'ın beni engelleyeceğini biliyordum.
"Gene niye canını sıktım dedektif?"
Çenemden tutup kafamı kendisine çevirdiğinde elini ittirmeye hazırlandım ama o benden önce elini çekti.
"Varlığın yeterince canımı sıkıyor. Sen yokken hayatım yeterince düzenliydi. Ama senin düzene alerjin var. Götün başın rahat durmuyor!"
"Evet, Dedektif Hanım ağzını bozmaya başladığına göre uykusu gerçekten de açılmaya başlamış."
Kaşlarımı çattım.
"Sen bana ağzı bozuk mu demek istiyorsun?"
"Sence düzgün mü?"
Sinirle burnumdan nefes verdim. Ağzımın bozulduğunu ben de biliyordum ama beni buna mecbur bırakıyorlardı. Ne var ki bu durumdan ben de pek hoşnut değildim.
"Çok konuşma da kendine bak! Sen benden daha çok küfrediyorsun."
İstanbul kendisine söylediğim hakarete gözlerini büyüttü.
"Ne zaman küfrettiğimi duydun dedektif?"
"İlk görevimde... pardon, beni güven testine soktuğunuz görevde söyledin. Partide."
İstanbul kaşlarını çattı. Kısa bir süre düşündükten sonra gülmeye başladı.
"Hafızanın bu kadar iyi olması bazen ürkütücü oluyor dedektif. O lafı söylediğimi neredeyse ben bile unutmuştum."
"Neyse ki ben unutmadım."
İçten içe gururum okşanmıştı. Tabi ki hafızam çok iyiydi. Aksi düşünülemezdi. Kendimde en çok güvendiğim şey hafızamdı.
"Yine de duyduğun tek küfür o dedektif. Benim ağzım seninki kadar bozuk değil."
"Arka planda neler neler saydırıyorsun sen. Sanki bilmiyorum."
"Eh, bilmiyorsun."
"Bok bilmiyorum!"
İstanbul küçük bir kahkaha attı.
"Bak, gördün mü?" Kafasını omzuna doğru eğdi. Yüzündeki sırıtışını hayal edebiliyordum. "O güzel ağzına hiç bu laflar yakışmıyor dedektif."
Göz devirdim.
"Bana iltifat etmeyi kes."
"Hadi ama, sana iltifat etmem hoşuna gidiyor."
Dediği ile kaşlarımı çattım.
"Hayır, gitmiyor."
Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında geri çekilmemek için kendimi tuttum.
"İtiraf et dedektif."
"İtiraf mı istiyorsun?"
Kafasını sanki uysal bir hayvan gibi salladı. Yeşil gözleri bir kedi gibi parlıyordu. Yüzüme küçük bir gülümseme kondurdum. Yaptığım belki biraz çocukça kaçacaktı ama bu hareketin içimde kalmasını istemiyordum.
"Aslında uzun bir süredir sana bunu göstermek istiyordum."
İstanbul kaşlarını çattı. Yüzündeki gülümseme yerini korusa da meraklanmıştı. Yüzümdeki gülümsemeyi bir anda bozup nah çektim. Şak sesi odayı doldurduğunda tatmin olmuş bir şekilde yüzümü İstanbul'dan uzaklaştırdım.
"Al sana itiraf. Beğendin mi?"
İstanbul gülerek geriye çekildi. Elleriyle yüzünü sıvazlıyordu. Bir andan da neredeyse omuzları sarsılarak gülüyordu.
"Gerçekten oturup ciddi ciddi bekledim."
Kendine inanamıyormuş gibi konuşurken omuz silktim.
"E ne güzel işte. Bence beklentini boşa çıkarmadım. Dedim ya, uzun bir zamandır sana bunu göstermek istiyordum. İçimde mi kalsaydı?"
İstanbul gülmeye devam etti. Bir anda dibime kadar girip bir elini belime attı.
"Ne yapıyorsun?"
Yatak başlığı ve İstanbul'un arasında sıkışıp kalmıştım. O ise gülümseyerek bir kedi gibi bana bakıyordu. Belimdeki elinin tutuşu sıkılaşırken diğer eliyle saçımın bir tutamını parmağına doladı.
"Bu yaptığını hiç unutmayacağım dedektif."
İmalı imalı onu süzdüm.
"Bence de unutmazsan iyi edersin. Hatta sadece bu hareketimi değil Aslan'ın yüzünü de unutma bence."
İstanbul gülerek saçımı parmağında döndürmeye devam etti. Uzaklaşmıyordu ve ben de ondan uzaklaşamıyordum. Karnımda ki ağrı heyecandan mı yoksa gerginlikten mi çözemiyordum. İstanbul ya gözlerimin içine ya da parmağına dolandığı saçıma bakıyordu. En sonunda daha fazla dayanamayıp konuştum.
"Gitmeyi düşünüyor musun?"
İstanbul pişkince cıks'ladı.
"Şu an başka şeyler düşünmekle meşgulüm."
Dediğini fesat mı anlamalıydım bilmiyordum. Yutkunup elini ittirdim.
"Defol!"
Kendimi geri çekmeye çalıştım ama pek başarılı olamadım. İstanbul saçımdaki elini indirse de belimdeki elini geri çekmemişti. Sırıtarak beni izliyordu.
"Beni kendi evimden mi kovuyorsun dedektif?"
"Seni, bana verdiğin odadan kovuyorum. Bu oda artık benim ve senin bu odadan gitme vaktin geldi."
İstanbul üzülmüş gibi dudağını büktü.
"Kırıldım."
"Git başka yerde kırıl!"
İstanbul sırıtarak kısa bir süre daha yüzüme baktı.
"Nasıl istersen dedektif."
Yataktan kalkmadan önce eli belimi okşadı. Ben tam bağırmaya hazırlanıyordum ki bir anda kapının kapanma sesi geldi.
"Hızına sıçtığım, it oğlu it!"
Oflayarak saçlarımı ensemden kaldırıp başımda tuttum. Resmen terlemiştim. Onun karşısında bu kadar gerilmemeliydim. Aslında bir andan ondan korktuğumu da hissetmiyordum ama içimdeki bu hissi başka bir şeye de yoramıyordum.
Odadan çıkmasına rağmen bir elini belimde diğer elini saçımda hissediyordum resmen. Hadi ama Verda, ne oluyor? Bu kadar korkak bir kadın değilsin sen.
Yorganı üzerimden atıp bir süre yatakta öylece oturdum. Şerefsiz bütün uykumu kaçırmıştı. Ne anlıyorsa artık her gece gelip saçımı okşamaktan!
Aklıma Mert geldi. Onu öldürecekti hem de işkence yaparak. İstanbul'u işkence yaparken izlemek beni tedirgin etse de merakım daha ağır basıyordu.
Ayrıca Mert öldükten sonra yeni görev verecekti. Bu sefer ne olacaktı? Benden bu sefer ne yapmamı isteyecekti?
Kafamı yatak başlığına vurmamak için kendimi zor tuttum. Eğer geçmişte daha dikkatli olsaydım şu an bunlarla uğraşıyor olmayacaktım. Bir anlamda çektiğim bu çilenin sorumlusu bendim.
Ama yeterince dikkatli olduğumu düşünmüştüm. Hala da öyle düşünüyordum. Hadi ben olmadım, bari o yaşlı adam dikkatli olsaydı. O herif mafya, dolandırıcı, kumarbazın tekiydi. Yaşlı olabilirdi ama uzun bir süredir yeraltında çalıştığı belliydi ve buna göre önlem almalıydı. Belki de almıştı ama yeterli olmamıştı. İyi de İstanbul'un o tenha yerde işi neydi ki? Bir insan niye durduk yere öyle karanlık ve dar bir sokağa girer?
Bana blöf yapıp yapmadığından da emin olamıyordum. Belki de o USB'nin içerisinde hiçbir şey yoktu. Kendisi biliyor olabilirdi belki ama elinde kanıt yoktu. Sadece beni kullanmak için numara yapıyor da olabilirdi.
Öte yandan ne zaman USB'nin konusunu açsam kendinden çok emin konuşuyordu. Kimsenin haberi yok, kimsenin haberi olamaz, seninle benim aramda bir sır. Hoş, benim sırrımı en yakın arkadaşlarından bile gizlemesi saçmaydı. Ne kadar işime yarasa da saçmaydı işte. Belki de elinde kanıt olmadığı için baştan kimseye söylemiyordu. Bu şekilde de benim güvenimi kazanmaya çalışıyordu. Ya da herkes her şeyi biliyordu ama İstanbul onlara rol yaptırıyordu.
"Off! Bu adam niye bu kadar belirsiz?"
Çok fazla seçenek vardı ve ben onun kafasının nasıl çalıştığını henüz bilmiyordum. Onu tanımıyordum ve bu bana ileride sorun çıkartacaktı. Ama onu tanımama imkan da vermiyordu. Kendini bilerek bana kapatıyordu ve açıkçası mantıklı olanı yapıyordu.
Tekrar yatağa yatıp yorganı üzerime çektim. Uykuma kaldığım yerden devam etmeye çalıştım.
𝄡
Gözlerimi açtığımda odanın aydınlandığını fark ettim. Yataktan kalkıp saate baktım. Dokuza geliyordu neredeyse. Banyoya girip elimi yüzümü yıkadım. Daha sonra üzerimi değiştirip odadan çıktım. Odadan çıkmamla bağırış çağırış seslerini duymuştum.
"Bekle biraz geri zekalı!"
"Bağırma bağırma! Açım ben! Kaç saattir hiçbir şey yemedim!"
"Gören de üç gündür aç kaldın sanır! Lan daha akşam iki kutu pizza yedin ya!"
"O akşamdı. Şu an sabah. Aradan neredeyse on bir saat geçti. On bir saat!"
Seslerin sahibi Aysun ve Oktay'dı. Mutfağa girdiğimde karşılaştığım manzara kaşlarımın havalanmasına sebep oldu. İstanbul mutfak önlüğü takmış pankek yapıyordu. Oktay bir kuş sütü eksik olan masaya oturmuş yemek yiyordu. Aysun ise ona kızıyordu.
"Aç ayı! Bekleyemiyorsun bizi değil mi?"
"İki saat gelmek bilmiyorsunuz siz! Yemekler soğuyacak."
"Lan salatalık soğur mu hiç!"
Geldiğimi ilk İstanbul fark etti. Sırıtarak bana göz kırptı. Daha sonra önüne dönüp pankekleri yapmaya koyuldu.
"Boğazında kalsın!"
Aysun'un sinirli pes edişiyle Oktay gülerek şarkı söylemeye başladı.
"Nerede yedin paraları söyle, söyle. Nerede yedin dolarları söyle, söyle."
Aysun ona göz devirdi ve ancak o zaman beni fark edebildi. Yüzünde bir gülümseme oluştu.
"Günaydın!"
Az önceki sinirli haline göre fazla neşeli bir günaydın olmuştu. Bu kızın ani duygu değişimleri tuhaftı.
"Ooo, sinsirella uyanmış!"
Oktay ağzına peynir atarken dediği ile ben de ona göz devirdim.
"Sensin sinsirella!"
"Ne sinsiliğim varmış ulan benim? Asıl sinsi sensin. Arabamı çaldığını unutmadım!"
"O senin araban değil."
"Sen karışma ay parçam."
Aysun sinirli bakışlarını bana çevirip sevecen bir şekilde masayı gösterdi.
"Otursana, ayakta kaldın."
Yaşadığım durum o kadar trajikomikti ki ne yapacağımı bilemedim. Bir an 'Yardım edilecek bir şey var mı?' diye soracaktım resmen.
"Sinsirella'ya kal geldi. Kız sürpriz yaptık sana. Hayırdır, beğenemedin mi bizi?"
Oktay'ın sahte alınganlığı ve hüznüne tepki vermedim. Bu herif feci derecede sinirimi bozuyordu.
"Emin ol benim de geleceklerinden haberim yoktu dedektif."
İstanbul'un kulağıma fısıldamasıyla bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerinde kabullenmiş birinin pes edişi vardı.
"Otursana."
Daha fazla ayakta kalmamak için İstanbul'un gösterdiği sandalyeye oturdum. Oktay bana yandan yandan bakıp mırıldandı.
"Biz deyince dik dik bak, o deyince hemen otur. Sinsi."
"Sesli söyle, hepimiz duyalım Oktay."
Çıkışımla işaret ve baş parmağını birleştirip dudağına götürdü. Fermuarı çeker gibi yaptı.
"Hiçbir şey demedim."
Aysun yanıma gelip oturduğunda bana göz kırptı.
"Nasılsın? Daha iyi misin?"
"Pek bir şey değişmedi."
Aysun gerçekten üzülmüş olacak ki dudağını büzdü.
"Keşke elimden bir şey gelse ama maalesef." Sonra bir anda kaşlarını çatarak İstanbul'a döndü.
"Sen bu kıza iyi bakmıyor musun? Ne halt ediyorsun da bu kız kendini hala kötü hissediyor?"
İstanbul üst üste konulmuş pankek tabağını masaya koydu. Aysun'a yandan bir bakış attı.
"Bir esire ne kadar iyi davranılması gerekiyorsa onun bin misli kadar iyi davranıyorum Aysun."
"O zaman on bin misli kadar iyi davran. Ben bu kızı suratı asık görmek istemiyorum."
Bana dönüp tekrar sırıtarak göz kırptı. Yüzümde bir gülümseme oluştu ama aslında sinirlerim bozulmuştu. Bunların hepsi kaçıktı. Akıl hastanesinden kaçmış gibilerdi.
"Şu kızı savunduğun kadar beni savunsaydın çok farklı olabilirdik ay parçam."
Oktay'ın hüzünlü sesine Aysun yüzünü buruşturdu.
"Gerçekten sana tahammül edemiyorum."
Oktay sanki ağlamış gibi burnunu çekti. Daha sonra pankeklere uzanıp dört tane tabağına aldı. Aysun anında ensesine vurmuştu.
"Oha ayı! Biz de yiyeceğiz!"
"E yiyin! Ben size yemeyin mi dedim?"
"Hepsini bitirirsen nasıl yiyeceğiz acaba?"
"Lan dört tane aldım sadece cimri!"
İstanbul önlüğünü çıkarıp masaya oturmuştu.
"Lütfen kavga etmeyi kesip sakin sakin yemeğinizi yiyin."
"Sence bu ayı yemeği sakin sakin yiyor mu?"
"Karışma benim yemeğime!"
İkisi atışırken İstanbul bir elini alnına götürüp sıvazladı. Bıkmış bir hali vardı.
"Başımı ağrıtıyorsunuz. Bir daha ki sefere gerçekten sizi eve almayacağım."
"Hep öyle diyorsun ama her seferinde de alıyorsun. Sen bize kıyamazsın." deyip İstanbul'un yanağından makas aldı Oktay. Ben gözlerimi büyütüp onlara bakarken İstanbul zerre şaşırmamıştı.
"Lütfen bir an önce zıkkımlanın ve kalkın şu sofradan."
İstanbul kafasını bana çevirdi.
"Sen bunlara bakma dedektif. Yesene bir şeyler. Pankekler çok güzel oldu."
Sanki normal arkadaşmışız gibi konuşması tuhafıma gidiyordu. Aysun ve Oktay'ın tavırları da öyle. Kaç yıldır tanışıyormuşuz gibi samimiydiler. Eğer normal üç insan olsalardı muhtemelen bu tavırları beni rahatlatırdı. Ama şu an karşımda üç tane kafadan kontak insan oturuyordu.
"Bunlar derken?" Aysun tek kaşını kaldırarak İstanbul'a bakmıştı. Kafasını bana çevirdi. "Sen Oktay'a bakma."
"Yov ben geno ne yaptom?"
Oktay ağzı dolu konuştuğu için sesi boğuk boğuk çıkıyordu. Ağzındakini yuttuktan sonra sitemle ekledi.
"Deprem olsa Oktay, şimşek çaksa Oktay, tsunami olsa Oktay. Her şey mi benim suçum arkadaş! Niye her şeyi benden biliyorsunuz?"
Aysun tahammülsüzce elini salladı.
"Üf, kes sesini de yemeğini ye!"
"Al işte! Önce yeme, sonra ye!"
Aysun ve Oktay atışmaya devam ederken İstanbul tabağıma pankek koydu. Tek kaşımı kaldırdığımda o da kaşlarıyla tabağımı işaret etti. Daha sonra kendi tabağına dönüp sanki Aysun ve Oktay'ı hiç duymuyormuşçasına yemeye başladı.
Ne kadar her şey garip olsa da tabağımdakileri yedim. İstanbul haklıydı. Pankek gerçekten güzeldi. Bu herif yemek yapmasını çok iyi biliyordu.
Onu övdüğümü fark ettiğimde kafamı iki yana salladım. Salak Verda! Bir katili övmediğin kalmıştı.
Aysun ve Oktay'ın atışmaları eşliğinde kahvaltımızı yapmıştık. İstanbul araya girmeye çalışıp onları susturmak istese de başarılı olamadı. Sadece ara ara bana özür dileyen bakışlar atmıştı.
Herkes tabağındakileri bitirdiğinde sofrayı İstanbul ve Aysun topladı. Oktay salona geçip koltukta yayılmıştı ve Aysun ona mutfaktan bağırıyordu.
"Anca ye, iç, yat! Ayı işte ya! Tam bir ayı!"
"Benim narin ellerim iş yapmaya uygun değil bir kere!"
"O narin ellerin silah tutarken hiç titremiyor ama!"
"O başka. Gerçekten ev işiyle silah tutmayı bir mi tutuyorsun?"
Oktay inanamıyormuş gibiydi. Ne var ki ben de inanamıyordum. Ev işiyle silah tutmak bir değildi çünkü bir tanesi normal insanların yapacağı günlük rutindi. Ama anlaşılan Oktay'a silah tutmak daha kolay geliyordu. Uyuz herif.
İstanbul salona girdiğinde yanıma oturdu. Ondan uzaklaşıp koltuğun diğer köşesine kaydım. Bu hareketim onu güldürmüştü.
"Canavar değilim ben dedektif, seni yemem."
"Ama katilsin."
"Ayol bu daha senin katil olduğunu aşamadı mı?"
Kafamı sinirle Oktay'a çevirdim.
"Çok mu normal sence katil olması?"
"Evet?"
Oktay'ın saf saf bakışları daha da tepemin tasını attırırken içeriye söylenerek Aysun girdi.
"Ne istiyorsunuz şu kızdan? Salın biraz, rahat bırakın."
Kaçırıldığımdan beri duyduğum nadir mantıklı cümlelerden biri.
"Ulan rahat bıraktığımız için zaten böyle kafa tutabiliyor! Odaya tıksaydık..."
"O odayı senin başına yıkardım."
Lafını kesmemle dönüp bana kötü kötü baktı.
"Elini ayağını bağlayacağız herhalde."
"İpler bana engel değil."
"Kelepçe?"
Göz devirdim.
"Bunu bir dedektife mi söylüyorsun?"
"Ne işliyor kızım sana o zaman?"
Sırıttım.
"Hiçbir şey."
"Hıı tabi tabi hıı. Götüm."
Şaşkınlıkla Oktay'a baktım. Koskoca adamdan böyle bir tavır beklememiştim. O ise beni umursamadan Aysun'a döndü.
"Kahve yap da içelim kız."
"Kalk kendin yap. Babanın uşağı mıyım ben senin?"
"Babamın uşağı değilsin ama zamanında baban, az dolandırmadı babamı. Borcunu ödemek için kalk hizmet et."
Aysun elini kaldırıp orta parmağını gösterdi.
"Babamla gurur duyuyorum."
"Belli!"
Kafamı İstanbul'a çevirdiğimde sıkılmış görünüyordu. Gürültü onu rahatsız ediyordu. Saçlarını eliyle karıştırıp yorgun yorgun Oktay ve Aysun'a baktı.
"Gerçekten kavganızdan bıktım. Ya susun ya da defolun gidin evimden."
Oktay bir elini kalbinin üstüne koydu. Sanki çok büyük bir acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu.
"Beni kovuyor musun gerçekten? Beni beni, Bihterin'i."
İstanbul oflayarak alnını sıvazladı.
"Cidden, niye geldiniz?"
Lafı Aysun devraldı. Omuz silkerek umursamazca konuştu.
"Şu salağın çenesinden bıkmıştım. Bir de canım sıkılıyordu. Dedim kalkıp geleyim. Hem dedektifi de görmüş olurum. Ama bu koca ayı da beni takip etti!"
Aysun lafının sonlarına doğru sinirle sesini yükseltmişti. Oktay konuşmadan hemen araya girdim.
"Beni görüp ne yapacaksın ki?"
"E arkadaşınım."
Bundan benim haberim var mı?
"Aslında seninle tek kalmak istiyordum. Ne bileyim, konuşuruz sohbet ederiz. Gerçekten canım çok sıkılıyor ve birileriyle sohbet etmeye ihtiyacım var."
"Biz senin neyine yetmiyoruz lan nankör!"
Aysun sinirle Oktay'a döndü.
"Seninle konuşulmuyor ki ayı! Ben insan gibi biriyle konuşmak istiyorum. Senin gibi bir ayıyla böğürmek değil."
İstanbul'a yan yan baktığımda yerdeki halıya kitlendiğini gördüm. Şu an hiçbir şeyi umursamıyor gibiydi. Bizi dinlemiyordu. Kafası başka bir yerdeydi. Ya da sadece dalmıştı.
"Benimle ne konuşmak istiyorsun?"
Sorumla Aysun tekrar omuz silkti.
"Bilmem. Klasik şeyler."
"Neden?"
"Dedim ya, birileriyle konuşmaya ihtiyacım var."
Ona gidip kendi gibi birilerini bulup onlarla konuşmasını söyleyecektim ama sonradan vazgeçtim. Ne kadar İstanbul'a yardım ediyor olsa da kötü bir davranışını görmemiştim ve bu yüzden fazla kaba olmak istemiyordum. Ayrıca ne konuşacağını da merak ediyordum.
"Tamam. Gel konuşalım." diyerek ayaklandım. İstanbul ayaklanmam ile kendine gelmiş ve direkt kafasını kaldırıp bana bakmıştı. Aysun ise şaşırmış görünüyordu.
"Şimdi mi?"
"Ne zaman istiyorsun?"
Sesimin biraz ters çıktığını fark ettim ama bu Aysun'u harekete geçirmişti. O da benim gibi ayağa kalktı.
"Yo yo, sadece bir anda kabul etmeni beklemiyordum."
Yüzünde samimi ve güzel bir gülümseme oluştu. İster istemez onu süzdüm. Gayet alımlı ve çekici bir kadındı. Aptal bir kadın olmadığı her halinden belliydi. Bu işlere bulaşmasa istediği her şeyi yapabilirdi belki de. Aslan'ın bahsettiği bir borcu vardı. Peki Aysun ve Oktay niye İstanbul'un yanındalardı?
"Hadi mutfağa gidelim. Kahve yaparken konuşuruz."
Aysun heyecanla mutfağa giderken peşinden ilerledim. İstanbul'un bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum.
Mutfağa girdiğimizde masadan bir sandalye çekip oturdum. Aysun ise direkt dolapları açıp kahve yapmaya başlamıştı.
"Türk kahvesi yapıyorum. Sade mi, orta şekerli mi, şekerli mi?"
"Sade."
"Helal kız. Zaten ağzının tadını bilmeyen o ayı dışında hepimiz sade içiyoruz."
O kahveyi hazırlarken kaşlarımı çatarak sordum.
"Neden Oktay'dan sanki nefret edermiş gibi bahsediyorsun? Hoş, o da sana karşı pek iyi değil."
Sorduğum soruya omuz silkti.
"Aslında kötü anlaşmıyoruz. Sadece sevgi dilimiz bu. Birbirimize hakaret ettiğimiz zaman alınmıyoruz. Açıkçası komik buluyoruz. Hatta eğlendiğimizi bile söyleyebilirim. Küçüklüğümüzden beri böyle. Normal iki insan gibi oturup konuştuğumuz zamanlar çok nadirdir."
"Ama yine de birbirinizi seviyorsunuz?"
Aysun yüzünü buruşturdu.
"Maalesef evet, o ayıya gerçekten değer veriyorum."
Kafamı salladım.
"Peki benimle ne konuşmak istiyorsun?"
Aysun dudaklarını birbirine bastırıp önüne gelen sarı saç tutamını omzundan arkasına attı.
"Bilmiyorum. Sadece bazen bunaldığımı hissediyorum ve bilirsin, basit insan ihtiyaçları işte. Birisiyle dertleşmek istiyorum, daha derdimin ne olduğunu bilmeden."
"Oktay? İstanbul?" Aklıma gelenle ekledim. "Ya da Aslan?"
Aysun bir anda kafasını bana çevirdi. Endişeyle gözleri büyümüştü.
"Sen Aslan'ı nereden biliyorsun?"
Omuz silktim.
"Benden bir şey uzun süre saklanamaz. Öğrendim bir şekilde."
Aysun şaşırmıştı ama takdir edercesine kafasını salladı.
"Onun haberi var mı bildiğinden?"
"Var."
Tekrar kafasını salladı.
"Onlarla da konuşmak iyi geliyor. Üçü de gerçekten zor zamanlarımda hep yanımda oldu. Ama..." Sustu. Bense devamını getirmesi için tek kaşımı kaldırdım.
"Ama?"
"Ama onlar erkek. Yani, ne bileyim. Ne kadar yakın olsak da onlarla her şeyi konuşamıyorum."
Kaşlarım çatıldı.
"Onlardan başka arkadaşın yok mu?"
Kafasını iki yana salladı. Bir andan da cezvede ki kahveyi karıştırıyordu.
"Ben biraz... tuhafım. Biliyorsun. Çocukken de böyleydim. Diğerlerine korkutucu gelen şeyler bana ilginç gelirdi. Diğerlerinin yapmaya cesaret edemediğini ben seve seve yapardım. Sorun sadece bunlar da değildi aslında. Ani öfke patlamalarım vardı. Birilerine zarar verebiliyordum."
Kaşlarımın havalanmasına izin vermedim. Tepkisiz bir şekilde ona baktım ama o cezveden gözünü ayırmıyordu.
"Kısa sürede adım ucubeye çıktı. Dışlandım ve içime kapandım. Çocuklar beni aralarına almıyordu ve... açıkçası ben de aralarına girmek için çaba göstermiyordum."
Kafasını kaldırıp bana baktı.
"Öyle öyle öyle, büyüdüm ve değişmedim. Hiçbir zaman birisine bağlanamadım ya da gerçek bir dostum olmadı. Oktay, Aslan ve O dışında."
"Bu yüzden mi İstanbul'un cinayet işlemesine yardım ediyorsun? Bunu ona bir borç olarak mı görüyorsun?"
Aysun kısa bir an kaşlarını çattı.
"Aslında hayır ama bu dediğin mantıklıymış. Belki de içimde bir yerlerde benim bilmediğim nedenlerden biri de budur. Ama benim bildiğim neden başka. Ayrıca ben O'na cinayet işlemesinde yardım etmiyorum. O her şeyi kendi yapıyor."
"İsmiyle hitap etsene."
"Olmaz. O bunu konuda çok katı."
"İyi ama neden? Yüzünü zaten gördüm, sesini yüzünü görmeden önce duymuştum. İsmini bilsem ne olacak?"
"Biliyorum saçma geliyor. Dışarıdan bakılınca bana da pek de mantıklı gelmiyor ama bu onun sınırı. Yapabileceğim bir şey yok. Kendisi isterse sana söyler zaten."
Göz devirdim. Gereksiz bir gizem vardı ortada. Adı ne olabilirdi ki? Çok saçma olduğu için mi saklamak istiyordu?
"Burada nasıl vakit geçiriyorsun?"
Aysun'un sorusuyla kaşlarımı çattım.
"Nasıl yani?"
"Yani onunla. Birbirinizi öldürmeye çalıştınız mı?"
"Ben evet. O hayır."
"Peki ona karşı ne hissediyorsun?"
Aysun'un sorusuyla kaşlarımı daha da çattım. O ise benim yüzüme bakmıyordu.
"Ne demek istiyorsun?"
"Ondan nefret mi ediyorsun?"
Hiç düşünmeden cevap verdim.
"Evet."
"Adaleti böyle sağlayamayacağını mı düşünüyorsun?"
"Kesinlikle evet."
Kafasını ağır ağır salladı.
"Bunları neden sordun?"
"Hiç. Merak ettim sadece."
Kahveler pişmek üzere olacak ki fincanları çıkardı. Tepsiye yerleştirirken ben ise hala ona dik dik bakıyordum.
"Ondan nefret edip etmemem seni nasıl etkileyecek?"
"Etkilemeyecek. Dediğim gibi sadece merak ettim."
Ocağın altını kapatıp cezvede ki kahveyi fincanlara boşalttı.
"Ben bu iki fincanı içeriye götüreceğim. Sonra geri geldiğimde konuşmaya devam ederiz, değil mi?"
Yüzünde beklentisi yüksek bir gülümseme vardı. Ne kadar onun bu tavırlarına anlam veremesem de içimde bir yerlerde onun adına üzülüyordum. Lanet olası, vicdan duygusu!
"Olur."
Gülümsemesi genişledi ve heyecanla elindeki tepsiyi salona götürmek için mutfaktan çıktı. Bense sandalyede oturup geri gelmesini bekledim. Benimle daha ne konuşacağını merak ediyordum. Belki de ağzından işime yarayacak bir şeyler kaçırırdı.
𝄢 𝄢 𝄢