Başımın ağrısı ile kendime geldim. Gözlerimi açmak için mücadele verirken yanı başımdan gelen seslerle uyanmak için acele etmemeye karar verdim.
"Uyanmadı mı hala?"
"Yok uyandı. Baksana horon tepiyor. Nasıl görmezsin?"
"Her zamanki gibi şakacılığın üstünde anlaşılan."
"Ne şakası lan? İt oğlu it! Senin yüzünden oldu zaten bunların hepsi. Her şeyi mahvettin!"
İstanbul bağıra bağıra konuşmamak için dişlerini sıkıyordu ama sinirli olduğu belliydi. Aslan'ın sesi yorgun çıkıyordu. En son olanlar aklıma gelince tekrar vücudumdan bir sinir dalgası geçti.
"Verda'nın kapı dinleyeceğini nereden bilebilirdim?"
"Her şeyi bekleyeceksin bu kadından."
"Övdün mü gömdün mü?"
"İkisi de."
Daha fazla dayanamayıp gözlerimi açtım. İlk önce Aslan'ın yüzünü gördüm. Gözünün altı morarmıştı ve elinde buz tutuyordu. Dudağı ve kaşı patlamıştı. Sağ yanağı kıpkırmızıydı. Yüzünün o halde olduğunu görmek hem içimi rahatlattı hem de içimdeki ateşi körükledi.
"Ooo, uyanmışsın kafes dövüşü güzeli."
Aslan'ın sırıtmaya çalışarak dediği ile hışımla ayağa kalkmıştım ki başımın dönmesi ile tekrar koltuğa düştüm. İstanbul anında yanıma gelip elini bana uzattı ama onu ittirdim.
"Dokunma bana!"
"Yardımcı olmaya çalışıyorum dedektif."
"Beni bayıltarak mı? Kaçıncı oldu lan bu! Sürekli bir yerlerinden bez çıkarıp ağzıma dayıyorsun! Sürekli götünde mi saklıyorsun o bezi!?"
Aslan son kurduğum cümleye gür bir kahkaha attı ama yanakları acımış olacak ki inleyerek gülmesini kesti.
"Ne yalan söyleyeyim Verda haklı."
İstanbul ona yandan sinirli bir bakış attı.
"Kes sesini geri zekalı!"
Aslan teslim olur gibi ellerini havaya kaldırıp koltuğa oturdu. Onun bu rahatlığı beni delirtiyordu ama tekrar ayağa kalksam başımın döneceğini biliyordum. Zaten yanımda oturan İstanbul da buna izin vermezdi.
Aslan buzu gözünün altına tutarken işaret parmağıyla yüzünü gösterdi.
"Memnun musun eserinden Verda Dedektif?"
"Tam bir şaheser yaratmışım ama sol gözündeki morluk sağ gözünde de olsa daha güzel dururdu. Yapayım mı?"
Ayağa kalkmaya yeltenmiştim ama tahmin ettiğim gibi İstanbul kolumdan tutmuştu. Tiksinerek elini ittirdim.
"Aman aman, tut şunu. Atlayacak gene üstüme."
"Beter ol!"
"Ayıp, insan meslektaşına böyle der mi?"
"Utanmadan karşımda bu cümleyi kurabiliyor musun lan sen!?"
"Tamam tamam, sustum."
Bir İstanbul'a baktım bir de Aslan'a. İkisine ithafen konuştum.
"Susmak falan yok. Her şeyi en başından anlatacaksınız."
"Onu söyleyemiyoruz maalesef."
"Aslan senin ağzına sıçarım!"
"Küfürlerini özlemişim. Eminim dostumun yanında daha yaratıcı küfürler üretmişsindir."
"Hala dostum diyor ya!"
Yüzümü sıvazlayıp saçlarımı çekiştirdim. Başım hala çatlayacak gibi ağrıyordu. Hafiften midem de bulanıyordu. Kafam yastıktan düşmüş olacak ki boynumu sola doğru çevirirken zorlanıyordum.
"Eğer bir daha beni bayıltırsan o bezi sana yediririm İstanbul!"
"Ağrı kesici getirmemi ister misin dedektif?"
"Senden her şeyi anlatman dışında hiçbir bok istemiyorum!"
İstanbul dediğimi es geçerek Aslan'a döndü.
"Sen bu kızı çok kötü etkiliyorsun. Sen yokken ağzı daha düzgündü."
"Ağzının ortasına çarparsam görürsün kimin ağzı daha düzgün!"
Ben ne kadar sinirliysem İstanbul ve Aslan'ın keyfi de bir o kadar yerindeydi. Ben sinirlendikçe onlar eğleniyorlardı.
"Sakin ol şampiyon."
Hala sakin ol diyor. Gel de delirme ya! Gel de delirme!
"Anlatacak mısınız yoksa ikinize de bir posta daha atayım mı?"
Aslan bir İstanbul'a bir de bana baktı. Anlaşılan konuşmak için İstanbul'dan izin istiyordu. Kafamı İstanbul'a çevirdiğimde dik dik bana bakıyordu.
"Bakışmayı kesip konuşun."
"Çok uzun hikaye. Şahsen ben nereden başlayacağımı bilmiyorum."
Aslan açık bir şekilde konuşmayı İstanbul'a bıraktığında ona döndüm. Bir eliyle çenesini sıvazlayıp düşünürken benim ne sabrım kalmıştı ne de tahammülüm.
"Madem nereden başlayacağınızı bilmiyorsunuz, o zaman sorduğum sorulara cevap vereceksiniz."
İstanbul yine ağzını açmasa da kafasını salladı.
"Ne zamandır tanışıyorsunuz?"
"Yirmi dört yıldır."
"Oha!"
Yirmi dört yıl çok çok uzun bir süreydi. Resmen çocukluk arkadaşıydılar. İstanbul altı, Aslan dokuz yaşında olmalıydı. Aklıma direkt Afra ve ben geldi. Bizim bile arkadaşlığımız bu kadar uzun değildi.
"Emin ol böyle söyleyince ben de şaşırdım. Vay be! Ahiretlik dostuz lan biz seninle!"
Aslan gülerek İstanbul'a bakarken İstanbul da ona sırıtmıştı.
"Cinayetleri birlikte mi işliyorsunuz?"
Sorduğum soruya İstanbul göz devirdi.
"Neden cinayet işlerken birinden yardım almadığıma ikna olmuyorsun dedektif?"
"Sana kısmen yardım eden biri yok muydu? O kişi Aslan değil mi?"
"Evet, Aslan. Ama biz birlikte cinayet işlemiyoruz."
"Ama senin izlerini siliyor?"
Lafı Aslan devraldı.
"Öldüreceği bütün adamları kendi buluyor ve istediği şekilde öldürüyor. Ben sadece nereye, saat kaçta ve nasıl bırakacağı noktada ona yardım ediyorum. Ve her ihtimale karşı onun arkasından iz kalmış mı diye kontrol de ediyorum."
"Bir nevi sen de cinayet işlemiş oluyorsun."
"Ben öyle demezdim."
Elimi sallayarak susturdum. Saçma sapan bahanelerini dinlemek istemiyordum. Biri karşımda diğeri yanımda iki iğrenç insanla aynı salondaydım. Belki de korkmam gerekiyordu ama korkamayacak kadar sinirliydim. İkisinden de tiksiniyordum.
"Nasıl İstanbul'un hakkında öyle konuşabildin? Nefret ederek, tiksinerek, sinirlenerek. Onun yüzünden uykusuz kaldık, azar işittik, kafayı yedik ama sen aslında arka planda ona hep yardım ediyormuşsun."
Konuştukça aklıma yüzüme yüzüme vurulan imalar geliyordu. Bana yaptıkları beceriksiz muamelesi. İstanbul'un DNA örneği için bıçağı emniyete götürmüştüm. Eğer İstanbul bıçakları değiştirmeseydi yakalanacaktı. Onu ben ele vermiştim ama kutlama partisinde adımın baş harfi bile geçmemişti.
"Onun hakkında iyi konuşmamı beklemiyorsun herhalde? Adam sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde aranan bir katil."
"O zaman niye yardım ediyorsun Aslan?"
Sesim yükselmeye başlamıştı.
"O bıçağı sen değiştirdin değil mi?"
Kafasını iki yana salladı.
"Açıkçası o bıçağa elimi bile sürmedim. Sen o bıçağı getirdiğinde her şeyin bittiğini, onun yakalandığını ve nasıl böyle bir aptallık yapabildiğini düşündüm. Ama bıçağı ben değiştirmedim. Onu kendisi yaptı."
Çenesiyle İstanbul'u işaret etmişti. Göz ucuyla ona baktım.
"İçeride başka adamların var o zaman?"
"Evet ama benim kim olduğuma dair hiçbir fikirleri yok."
"Peki neden ona yardım ediyorsun?"
Sanki İstanbul yokmuş gibi sorduğum soruya Aslan omuz silkti.
"Onun adaleti sağlayabileceğine inanıyorum."
"Adalet tek bir kişinin kafasına estiği gibi davranmasıyla sağlanamaz!"
Aslan derin bir nefes vererek bakışlarını İstanbul'a çevirdi.
"Onunla daha önce bu konuşmayı yaptın mı?"
"Defalarca! Ama dedektif anlamamakta ısrar ediyor."
Kaşlarımı çattım.
"Pardon? Neyi anlamamakta ısrar ediyormuşum? Sadistliğin savunulur bir tarafı var da benim mi haberim yok?"
İkisi de cevap vermeyip sustu. Ama suskunlukları bana hak verdikleri için değildi. Bilakis dediklerimi saçma buldukları için daha fazla duymak istemiyorlardı. Tekrar kafamı Aslan'a çevirdim.
"Ona ne zaman yardım etmeye başladın?"
Gözü bir anlığına İstanbul'a kaydı.
"En başından beri."
"Anlat. Kaç yaşındaydınız, neredeydiniz, neden böyle bir karar aldınız, ne zaman aldınız?"
"Üst üste soru sorma rekoru kaç acaba?"
"Konuyu dağıtma!"
Bağırmamla irkildi. Yediği dayağın gözünün önünden geçtiğine emindim. İstanbul ise yanımda halinden memnun sırıtıyordu.
"Dört sene önce işte."
"O ilk cinayetin zamanı. Ben karar aldığınız ilk anı soruyorum."
Aslan kararsız kalmıştı. Gözü benden çok İstanbul'un üzerinde dolanıyordu.
"Anlatayım mı?"
İstanbul omuz silktiğinde Aslan tekrar konuşmaya başladı.
"Benden önce o böyle bir karar aldı. Ne zaman aldığını ben de bilmiyorum, bunu ona sor. Ama bana ilk cinayetini işlemeden üç ay önce haber verdi. Daha doğrusu kafasındakileri anlattı. Başta kabul etmedim ama kadın cinayetleri artmaya başlamıştı. Sadece kadın değil çocuk, hayvan, tecavüzcü sayısı. Hepsi bir anda artmaya başladı ve onlar sadece haberlerde görünenlerdi. Ben bir polisim ve bir polis olarak adaletin sağlanmadığını söyleyebiliyorum. Halk da bunun farkında. Ve İstanbul da. Benden yardım falan istemedi. Ama hatırı sayılır bir geçmişimiz olduğu için anlattı. Ben kendi isteğimle ona yardım ettim. Yakalanmaması için elimden geleni yaptım. Yapmaya da devam ediyorum."
"Adalet sence gerçekten böyle mi sağlanmalı?"
"Hayır. Ama en azından birilerinin alamadığı intikam alınmalı. Birilerinin canı çok fena yanıyor. Kiminin kızı, kiminin arkadaşı, kiminin öğrencisi, kiminin yeğeni, kiminin sevgilisi, kiminin annesi, kiminin sadece sokakta sevdiği masum bir hayvan. Ne olursa olsun, bir can. Eğer o canı, eziyet ederek katlediyorsan aynı şeyi senin de yaşaman gerekiyor. Bu acımasızlık değil, hak ettiğini bulma. Yarın bir başkası da bu acıyı yaşamasın diye."
Aslan da İstanbul gibi düşünüyordu. Ona yardım ettiğine göre şaşırmamalıydım ama asla tanıdığım Aslan gibi konuşmuyordu.
"En son bana evinde 'Ne olursa olsun, kimse ölümü hak etmez.' diyordun."
Soktuğum lafla omuzlarını silkti.
"Oynadığım bir rol var Verda. Ona göre davranmak zorundayım."
"Madem senden yardım istemedi, niye yardım ettin? Kendi isteğinin altında yatan şey sadece bilmem kaç yıllık arkadaşlığınız mı?"
"Sadece o değil. Onun bir borç olarak görmediği ama benim kesinlikle ödemem gereken bir borç olduğunu düşündüğüm geçmişten gelen bir anımız var. Bu anımız olmasa da muhtemelen yardım ederdim ama bu borç daha çabuk karar almamı sağladı."
"Neymiş o borç? Söyle de ben de bileyim."
"Kısaca çok değer verdiğim birinin hayatını kurtardı ve polis olabilmemde onun payı var. Detayını sorma çünkü söylemeyeceğim."
Gözlerim kısıldı. Aklıma direkt Aslan'ın sağlık sorunları geldi.
"Sağlık sorunlarını sakladı değil mi?"
"Bu kız çok zeki kanka."
"Ben maalesef ki çok zeki değilim. Sadece siz çok salaksınız."
"Hiç olmadı ama bak bu dediğin. Salak olsak çoktan yakalanmıştık."
Aslan'ın dediğini es geçip soru sormaya devam ettim.
"Senin evinde kalmam için ısrar etmenin nedeni İstanbul muydu? Eve pideleri getirdiğinde uyuyor numarası yapmıştın değil mi?"
"Tam olarak öyle."
"Adi!"
Aslan bana ayıplarcasına baktı.
"Annem nerede?"
Sorduğum sorunun yanıtını bilmeyeceğini düşündüm ama yanılmıştım.
"O iyi. Hiçbir sorunu yok. Bizzat kendisine açıklamayı ben yaptım. Senin kaçırılmadığını sadece öyle göstererek İstanbul'u oyuna getirmeye çalıştığımızı söyledim."
Oh, yalanları da hazırlamışlar bir güzel! Ama ne kadar bu yalanı sürdürebilirdi ki?
"Eğer annemi biliyorsan Afra'yı da biliyorsundur."
Kafasını salladı.
"Biliyorum ama o, bu yalana inanmadı. Durumu hayal ettiğin gibi kötü değil. Seni bulmak için bize yardım etmeye çalışıyor." Aslan sırıttı. "Bizim kadar olmasa da sizin de aranızda güçlü bir bağ var. Kendine güzel arkadaş seçmişsin."
Eğer Afra kendisi hakkında böyle konuşulduğunu duysaydı delicesine sevinirdi. Yüzümde bir gülümseme oluşmaması için kendimi sıktım.
"Lev?"
Lev'in adını duyduğu gibi suratı asıldı.
"O herifin ne halt yediğiyle zerre ilgilenmiyorum. Ya da ilgileniyorum. Çünkü onda bir şeyler var. Ters giden bir şeyler. Tavırları normal gelmiyor."
"İstanbul'a Lev'den bahsetmenin nedeni ne peki? İstanbul ne yapsın?"
"Ajan olabilir. Dedektif rolü yapan biri olabilir. Eğer öyleyse tedbir almamız gerekebilir."
Aslan'ın düşüncelerini ben de paylaşmıştım. Tabi ben ondan önce düşünmüştüm bunları. Lev'de bir terslik olduğunu ben de biliyordum. Sorgu sırasında sert çıkışmaları, yaptığı durum tespitleri, emniyetin bodrum katında Rusça biriyle konuşması, kutlama partisinde bir anda ortadan kaybolması. O konuşmayı Aslan'a anlatmamıştım. Önce emin olmayı beklemiştim. Şu anda anlatmalı mıydım? Belki de bu onların yararına olurdu ve bu asla istemeyeceğim bir şeydi. Ama belki benim yararıma da olurdu. İstanbul bana zarar gelmesine izin vermeyeceğini söylemişti. Eğer dediğine güvenecek olursam konuşmayı anlatmam benim açımdan da iyi olurdu. Kendisi için alacağı önlem beni de korurdu.
"O konuda haklı olabilirsin."
Kurduğum cümleyle kaşları çatıldı. Yanımda oturan İstanbul'un kıpırdandığını hissettim.
"Nasıl yani?"
Aslan rahat tavrını bırakmıştı. Hafifçe öne doğru eğilmişti. İstanbul hala rahat gibi görünse de yüz ifadesinden onun da meraklandığı belliydi.
"Tam tarihi hatırlamıyorum ama Lev'i emniyetin bodrum katında Rusça biriyle konuşurken gördüm."
Lev'in telefon konuşmasını anlatırken Aslan'ın da dediği gibi ajan olabilme ihtimali daha da artmıştı gözümde.
"Muhtemelen İstanbul'u bulup kendi ülkesine kaçıracaktı." Kafamı İstanbul'a çevirdim. "Hiç önemli bir Rus'u öldürdün mü?"
Sırıttı.
"Ruslar mafyaları ile ünlüdür dedektif."
Cevabımı almıştım.
"O zaman sadece İstanbul'da cinayet işlemiyorsun."
"Hayır. Sadece İstanbul'da cinayet işliyorum. Ben onların ayağına gitmem dedektif. Onlar benim ayağıma gelir. Hepsini bu şehirde öldürdüm."
Tek kaşımı kaldırdım.
"Onları buraya gelmeye nasıl ikna ettin?"
"Şartları öyle gerektirdim."
Yüzündeki sırıtış yapabileceklerinin sadece bu kadarla kalmayacağını belli ediyordu.
"Haklı olabilirsin." Aslan'ın halıya bakarak ama bana ithafen dediği ile kafamı salladım.
"Bunu düşüneceğim. Lev'e daha çok dikkat etmem gerekecek." Bakışlarını halıdan çekti. "Peki bunu neden bana daha önce söylemedin ve şimdi söyleme kararı aldın?"
Cevabı çok basitmiş gibi omuz silktim.
"Dedikleri her anlama çıkabilirdi. Sadece bir telefon konuşması yüzünden onu ajan ilan edemezdim. Kimse de bana inanmazdı. Ortalığı boş yere velveleye vermiş olurdum ve iftira attığımı düşünecekleri için itibarım da zedelenebilirdi. Ayrıca eğer Lev gerçekten ajansa yoluna çıkmamam için beni öldürürdü. Kolaylıkla da bu işin içinden sıyrılırdı. Sağlam bir kanıt bulmadan hareket edemezdim."
Aslan kafasını ağır ağır salladı. Uzun açıklamam ikinci sorusunu unutturmuştu ve ben de hatırlatmadım.
"Teşekkürler anlattığın için."
Cevap vermedim. Bunu ne Aslan için ne de İstanbul için yapmıştım. Sadece kendimi düşünmüştüm.
"Aysun ve Oktay da mı yirmi dört senelik arkadaşlarınız?"
Kafasını iki yana salladı.
"Onlar gruba sonradan dahil oldu. İki kuzen yapıştılar yakamıza."
Aslan'ın gülerek dediğine İstanbul da sırıttı. Demek kuzenlerdi. Ben arkadaş ya da flört gibi düşünmüştüm onları.
"Onlarla ne zaman tanıştınız?"
"Lise sondu galiba. Manyaklar," Eliyle İstanbul'u işaret etti. "Bunu çok sessiz ve kendi halinde görmüşler. Dikkatlerini çekmiş, arkadaş olmak istemişler. Bu yüz vermeyince daha da üstüne gitmişler. Yani sonuç itibariyle zorla arkadaş oldular. Çatlaklar."
Resmen gruptaki herkesin akli dengesi bozuktu. Aralarından bir tanesi psikiyatrdı üstelik!
"Sen?"
"Ben ayrı bir lisedeydim. Onlarla sonradan tanıştım."
Kafamı İstanbul'a çevirdim.
"Hangi bölümü okudun lisede?"
"Sayısal."
"Üniversite?"
"Tıp kazanmıştım."
Ağzımdan alaylı bir ses çıktı.
"Hah! Ne kadar ironik!"
"Okumadı zaten manyak. Kazandı ama yurt dışına gitti. Ne halt yedi ben bile bilmiyorum."
Aslan'ın dediği ile tek kaşımı kaldırdım.
"Beni yurt dışında takip mi ettin?"
"Hem evet hem hayır."
"O nasıl oluyor acaba?"
"Oluyormuş demek ki bir şekilde dedektif."
Göz devirerek önüme döndüm. İstanbul'un tıp kazanmasına şaşırmıştım. Dışarıdan bakıldığında oturup ders çalışacak bir tipi yoktu. Hele ki tıp kazanacak kadar derslere asılması bana pek inandırıcı gelmemişti. Ama adam kazandıysa bir şey de diyemezdim. Zaten Aslan'ın dediği gibi de okumamıştı. Ruh hastası kesin yurt dışında beni takip etmişti!
Ama daha sonra fark ettiğim detayla bunun pek de mümkün olmadığın fark ettim. Ben yirmi yedi yaşındaydım. O ise otuz. Benden önce sınava girmiş ve yurt dışına gitmiş olması gerekiyordu. Yani aslında konu ben değildim.
"Bana kızma dedektif. Bu şehir hep seni karşıma çıkardı."
Pekala. İstanbul ve benim geçmişteki ilişkim bu kadar basit değildi. Ama bir yandan da anlayamıyordum. Eğer bunca yıldır ensemdeyse nasıl olur da hiç huzursuzlanmamıştım? Gerçi aklıma nereden gelecekti psikopat bir katilin beni kafaya takacağı?
"Eveet, geçmişteki sırlarımızı eteklerimizden döktüğümüze göre ben artık gidebilir miyim?"
Aslan'ın sorusuna kafamı iki yana sallayarak cevap verdim.
"Daha sorularım bitmedi."
"Sorgu sual meleği misin kızım sen? Kaç tane sorun var daha?"
Umursamazca omuz silktim.
"Benim daha vaktim var."
"Ama benim vaktim yok. Eve gitmem lazım. Daha şu yüzümü açıklayacak mantıklı bir bahane bulmam gerekiyor." Aslan yüzünü buruşturarak ayağa kalktı. "Sen İstanbul'a laf ediyorsun ama sen de az değilsin. Dalağıma tekme attın resmen!"
"Dalağını çalkalarım senin köpek!"
Aslan küfürlerime sinirlenmek yerine gülüyordu. Fakat dediği ilk cümle dikkatimi çekmişti. Sen de az değilsin. Geçmişimi biliyor muydu? USB'yi? İstanbul ona anlatmış mıydı? Belki de bana alttan alttan laf sokmaya çalışmıştı.
Aslan salondan çıkarken İstanbul da peşinden gitti. Ben de çaktırmadan arkalarından gittim. Dış kapıya yakın bir duvarda durup konuştuklarını dinlemeye çalıştım ama fazla sessiz konuşuyorlardı. Sadece Lev'in ismini yakalayabilmiştim o kadar. Kapı çarpma sesi geldiğinde ise hemen geri salona dönmüştüm.
İstanbul benden dört saniye sonra içeriye girdi.
"Adamın yüzünü fena yaptın dedektif."
Sırıtarak dediğine kaşlarımı çattım. En yakın arkadaşını dövmem resmen hoşuna gitmişti. Ruh hastası işte! Cani! Şiddettin her türlüsünü seviyordu pezevenk.
"Sana da yapayım mı? Kardeş kardeş dolaşırsınız."
"Cık. Bu güzel yüzümü mahvetmene izin veremem dedektif."
Göz devirdim.
"Gerçekten senin saçma egonla uğraşmak istemiyorum."
"Başın hala ağrıyor mu?"
Kafamı iki yana salladım. Mide bulantım da geçmişti ama hala boynum ağrıyordu. Kolay kolay da geçmeyecekti zaten.
"Bayılttığım için üzgünüm ama gözün o kadar dönmüştü ki bana başka seçenek bırakmadın dedektif."
Umursamadan ayağa kalktım. İster üzgün olsun ister olmasın, umurumda değildi.
"Sadece geber." diyerek salondan çıktım. Kendi odama gidip kapıyı kapattım. Yatağa otururken hala Aslan'ın şokunu üstümden atmaya çalışıyordum.
İyi ki odadan çıkıp o kapıyı dinlemiştim. Eğer dinlemeseydim kim bilir daha ne kadar beni ayakta uyutacaklardı? Resmen salak yerine konuyordum. Bir de utanmadan karşıma geçmiş 'Bu kız çok zeki kanka.' diyordu. Piç!
Yatakta otururken geçmişte İstanbul ile hiç karşılaştım mı diye düşünmeye başladım. Ama karşılaştığımı hatırlamıyordum. Ensemde birinin olduğunu da hissetmemiştim. Zaten belki ensemde de değildi. Ama bilmiyordum, garip geliyordu. Beni bu kadar iyi tanıması, ne istediğimi bilmesi, neyi sevdiğimi ya da sevmediğimi bilmesi, geçmişimi öğrenmesi. Geçmiş demişken sahi, Aslan biliyor muydu? İstanbul'a sormamıştım.
Gidip sormayı düşündüm ama vazgeçtim. Yüzünü görmek istemiyordum şu an. Yarın sorardım.
"Sorgu sual meleği misin kızım sen?"
Eh, masada hiçbir şey bilmeyen tek kişi olunca böyle oluyordu. Neyse ki hızlı öğrenen bir insandım. Masada dönen muhabbeti elbet anlayacaktım.
𝄢 𝄢 𝄢