İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 40 · 15 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 40

Küçük Sır

İstanbul'u delirttikten sonra direkt odama çıkmıştım. Güya onun suyuna gidecektim. Ama daha fazla da kendimi tutamamıştım.

İstanbul bana artık nasıl davranırdı bilmiyorum ama umurumda da değildi. Madem benim gibi birini başına bela aldı, o zaman belasını çekecekti.

Odanın içinde volta atarken ne yapacağımı bilmiyordum. Canım sıkılmıştı ama odadan dışarı çıkmaya da cesaret edemiyordum. Ne olursa olsun İstanbul'u fena kızdırmıştım ve tırsmadan edemiyordum.

Yarın Mert'i öldürecekti ama nasıl? Bana gösterecek miydi? Belki beni de yanında götürürdü. Ya da götürmezdi. Yaptığımız o konuşmadan sonra bana pek de iyimser yaklaşacağını zannetmiyordum.

Mert'i öldürdüğünde cesedi kim bulacaktı acaba? Aslan ne yapar eder cesedi incelerdi.

Gözümün önüne Aslan'ın yüzü geldi. Sinirden kafayı yiyor olmalıydı. Kaçırılmamdan bu yana kesin on yıl yaşlanmıştır. Peki Lev? O ülkesine dönmüş müdür yoksa Aslan ile birlikte beni mi arıyordur? En son Rusça birileriyle konuşuyordu. Afra ve annem ne durumdaydı?

"Sikeyim ya. Lanet olsun!"

Meraktan çatlamak üzereydim. Gerçekten bir an önce bu psikopat heriften kurtulmam gerekiyordu. Dövsem dövemiyordum, bayıltsam bayıltamıyordum, öldürsem öldüremiyordum. Hiçbir bok yapamıyordum adama.

Yarım saat daha odanın içinde dolandıktan sonra susadığım için odadan çıkmak zorunda kaldım. Mutfağa giderken niyeyse yavaş yavaş yürüyordum. Ses çıkarmamaya çalışıyordum. Mutfağa girdiğimde suyu içip bardağı tekrar tezgaha bıraktım.

Mutfaktan tam çıkacaktım ki duyduğum konuşma sesiyle hareket etmeyi kestim.

"Yarın öldüreceğim."

Kaşlarım çatıldı. İstanbul biriyle konuşuyordu.

"Kendini hazırla o yüzden. Bu sefer süren daha kısıtlı."

Kimle konuşuyordu ki? Aysun? Oktay?

"Hayır. Gerek yok."

Sabrı tükenmiş gibi derin bir nefes verdi.

"Gerek yok dedim. Her zamanki gibi halledeceğim. Sen kendine odaklan."

İstanbul birilerinden yardım almadığını söylüyordu ama basbayağı alıyordu işte. Ama kimden? Aysun ve Oktay'ın ona yardım etmediğini söylemişti ama onun lafına ne kadar güven olurdu ki?

"Kapatıyorum."

Hızlıca tekrar tezgaha döndüm ve bardağı suyla doldurdum. Buraya gelme ihtimaline karşılık suyu küçük yudumlarla içerken tahmin ettiğim gibi mutfağa girdi. Beni görünce kaşlarını çattı. Su bardağını bırakıp tek kaşımı kaldırdım.

"Ne var?"

Ters ters sorduğum soruyla omuz silkti. Bana doğru gelirken kenara çekilip mutfağın kapısına yöneldim. Tam o sırada İstanbul'un sesini duydum.

"Mert'i kaçıracağım."

Kaşlarımı çatıp arkamı döndüm. Yüzünde umursuz bir ifade vardı.

"Gelmek ister misin? Yoksa evde kalmayı mı yeğlersin?"

"Geleceğim!" Sesim sandığımdan da yüksek ve hevesli çıkmıştı. İstanbul'un ifadesiz yüzü tekrar eski haline döndü. Sırıtarak bana baktı.

"O zaman önden buyurun Dedektif Hanım."

𝄡

Siyah montuma sarılabildiğim kadar sarıldım. Hava aşırı soğuktu. Arabaya giderken kafamı İstanbul'a çevirdim.

"Saat biraz erken sanki. Daha geç bir saatte kaçıramadın mı?"

Yaptığım kinayeye güldü. Simsiyah kabanı neredeyse yüzünün yarısını kapatıyordu. Arabaya geldiğimizde kapıyı benim için açıp geçmemi bekledi. Oturup kemerimi taktığımda İstanbul da yanımda yerini aldı. Arabayı çalıştırdığında kafamı ona çevirdim.

"Beni götürmene şaşırdım."

"Neden dedektif?"

"Yaptığımız o konuşma yüzünden."

Sırıttı.

"Bağırışıp çağrışmayı konuşma diye adlandırıyorsan sen bilirsin dedektif."

"Sürekli bağırmadık."

Omuz silkti.

"Seni yanımda götürüyorum çünkü görmeni istiyorum dedektif. Ayrıca yaptığımız konuşmayla bunun bir alakası yok zaten."

"Neyi görmemi istiyorsun?"

"Her şeyi."

Kaşlarım havaya kalksa da sesimi çıkarmadan önüme döndüm. Fakat birkaç dakika sonra tekrar konuştum.

"Nereye gidiyoruz?"

"Mert şu an bir açık arttırmada. Açık arttırmaya korumaların girmesi yasak. Kapıda bekleyebilirler ama. Biz Mert'i içerideyken kaçıracağız ve bagaja atacağız."

"Bagaja mı?"

"Evet. Sığmaz gibi duruyor ama sığacak emin ol."

Ellerimi iki yana kaldırdım.

"Sen öyle diyorsan öyledir. Katil sensin sonuçta."

Bana yandan bir bakış attı.

"Dinime küfreden Müslüman olsa."

Göz devirdim. Lafını sokmaktan hiç de geri kalmıyordu. Gerçi benim de ondan aşağı kalır bir yanım yoktu. Bunun için kendimle gurur duyuyordum.

"Beni nasıl kaçırdın?"

Sorduğum soruyla kafasını bir an bana çevirdi.

"Hatırlamıyor musun?"

"Hayır, hatırlıyorum. Ama Oktay ve sen o kargaşayı sizin çıkarmadığınızı söylediniz. Büyük Gün o gün değilmiş ve her şey tesadüfen gelişmiş, sen de uyum sağlamışsın. Bana bunları demiştin. Kim çıkardı o zaman kargaşayı? Ve sen o kargaşanın çıkacağını, kargaşanın arasında beni kaçıracağını nasıl biliyordun?"

Sıraladığım sorulara ben bile şaşırmıştım. Ki bunlar daha hiçbir şeydi. İstanbul'un açıklaması gereken bir sürü soru vardı kafamda.

"Kargaşayı kim çıkardı bilmiyorum dedektif. Bir tahminim var ama çok üstünde durmadım. Önemli değil çünkü."

"Senin için değil ama benim için önemli. Birisi baya baya bana tuzak kurmuş. Amacı beni öldürmekti."

Kaşlarımı çatarak suratına bakıyordum ama İstanbul dümdüz yola bakıyordu. O gün kim bilir kaç kişi yaralanmış, kaç kişi ölmüştü? Ayrıca bana tuzak kurulmuştu. İstanbul yüzünden DNA testinde benim adım çıkmış ve polis arabasında sorguya gidiyordum. Bu kargaşanın çıkması için birilerinin o polis aracında olacağımı bilmesi gerekiyordu. Ama kim böyle bir şeyi neden yapar ki? İstanbul dışında beni kaçırmak isteyen kimse yoktu. Ya da en azından bildiğim kadarıyla yoktu.

"Sana tuzak kuruldu dedektif. Hatta o tuzağı ben istemeden de olsa kolaylaştırdım. Ama gördüğün üzere buradasın. Benimlesin ve sana kimse zarar veremez."

Tek kaşımı havaya kaldırdım.

"Aklıma senden başka bana zarar vermek isteyecek biri gelmiyor."

Alınmış gibi bana baktı.

"Ben sana zarar vermem dedektif. İstediğin kadar beni delirtebilirsin. Bağırırım ama sana asla zarar vermem."

Ses tonu sertti ve çok kesin konuşmuştu. Kendinden emindi ama yine de bir deliye ne kadar güvenilebilirdi? Bunu bilmeme rağmen içimin az da olsa rahatladığını fark ettim.

"Şu an senin yanında olabilirim ama bana vereceğin görevler bittiğinde özgür olacağım. O zaman ne olacak? Beni kaçırmak isteyen yine kaçıracaktır. Ya da öldürmek isteyen öldürecektir."

Bu daha çok benim meselemdi ama yine de sormadan edememiştim. Eğer biri beni kaçırmak istiyorsa bu kesinlikle İstanbul yüzündendi. Ben tek başıma durduk yere kimseye zarar vermemiştim.

İstanbul kısa bir süre sessiz kaldı. Cevap vermesi için dik dik suratına baktım. Derin bir nefes verdi.

"Hiçbir şey olmayacak. Özgür olduktan sonra da güvende olacaksın dedektif."

"Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"

"Konuyu kapatalım mı artık? Bugün güzel bir gün ve ben tadımın kaçmasını istemiyorum. Müzik açayım mı?"

Elini hızlıca radyoya atıp müziğin sesini açtı. Bense pes etmiş bir şekilde arkama yaslandım. Fakat kafamdaki düşünceler durmuyordu. İstanbul'a hem güvenmiyordum hem de garip bir şekilde güveniyordum da.

Nerenin havası bu güzelim?

Ah, Hint Kumaşı mı kalmış şu devirde

Sana benden bir tavsiye

Gel, inceldiği yerden kopalım biz

Manga'nın Hint Kumaşı şarkısı kulaklarıma dolduğunda kafamı İstanbul'a çevirdim. Dudaklarını oynatarak şarkıya eşlik ediyordu. Önüme dönüp şarkının dikkatimi dağıtmasına izin verdim. Bir aralar Manga'ya feci takmıştım. Sürekli Manga dinleyip duruyordum. Zaten Manga dinlemeyi bıraktıktan sonra pek müzik dinlememiştim.

İstanbul müziğin sesini biraz daha açtı. Şarkıya eşlik etmemek için kendimi zor tutuyordum. Kafamı cama yaslayıp gecenin karanlığında yolu izledim. Gece yapılan araba yolculuklarını her zaman seviyordum. Tabi bu kadar kısa olmayacaktı. Yurt dışındayken gece arabayla epey turlardım. Her gün gördüğüm şehir sanki gece bir başka oluyordu.

İstanbul radyoyu kapattığında kafamı ona çevirdim.

"Niye kapattın?"

"Rahatsız oluyorsun."

Dediği ile kaşlarımı çattım.

"Hayır. Ne alakası var?"

Kafasını bana çevirdi.

"Bir insan müzik dinlerken bu kadar somurtmaz dedektif."

"Somurtmuyorum ki."

"Somurtuyorsun."

Gözlerimi devirerek kafamı yola çevirdim.

"Adamı kanser edersin sen."

"Etmişliğim var zaten."

"Şaşırmam."

Yolculuğumuz sessiz geçti. Ne kadar aklımdaki soruları İstanbul'a sormak istesem de cevap vermeyeceğini biliyordum. Yine de sessiz kalmak benim için çok zordu.

"Sen Mert'i kaçırırken ben ne yapacağım?"

"Arabada bekleyeceksin."

Kaşlarımı çattım.

"Arabada bekleyeceksem niye geldim?"

"Risk alamam dedektif. Arabada beni bekle. Zaten işim uzun sürmez."

"Yakalanırsan?"

Burnundan alaylı bir nefes verdi.

"Ben yakalanacağım? Sence bu mümkün mü dedektif?"

"Niye? İnsan değil misin?"

"Ben yakalanmam."

"Yakalandığın gün parmaklıkların arasından sana el sallayacağım."

"Beni ziyarete gelmen hoşuma gider dedektif. Bir husumetimiz var sonuçta."

Göz devirdim. İstanbul gülerek arabayı sürmeye devam etti. Yol ne kadar uzun sürmüştü.

"Daha ne kadar gideceğiz?"

"Açık arttırmanın arkasından dolanacağım için yol bu kadar uzadı dedektif. İçeride değil belki ama bütün kapılarda korumalar var. Benim açtığım gizli kapı dışında. Arabayı direkt o kapının önüne park edeceğim. Mert'i aldığımız gibi gideceğiz."

Arabayı alıp kaçsam ne olur acaba? Direkt basıp Aslan'a giderim. Ya da emniyete. Hayal etmesi çok güzeldi.

Yaklaşık yirmi dakika sonra İstanbul açık bir alana park etti. Çok da açık sayılmazdı gerçi. Uzun ağaçlar vardı ve bir nevi arabayı saklıyordu da.

İstanbul arabanın anahtarını çıkardıktan sonra kabanının cebinden kar maskesi çıkardı. Maskeyi kafasına taktığında aklıma onu ilk gördüğüm gün geldi. Sadece yeşil gözleri görünüyordu. Diğer cebinden de siyah eldivenlerini çıkardı. Simsiyah, neredeyse bir gölge gibi görünüyordu. Kafasını bana çevirdiğinde karanlıkta bile olsa fark edebileceğim bir sırıtışla bana baktı.

"Nasıl görünüyorum dedektif?"

"Görünmüyorsun."

"Mükemmel."

Üzerime eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdığında kaşlarımı çatarak ne yapacağını bekledim. Saçımdan bir tutam alıp parmağına doladı.

"İlişkimizin bu şekilde olmasını özlemişim dedektif. Her seferinde sana geliyorum ama sen her seferinde beni yakalayamıyorsun."

"Kolunu kestiğimi unutma."

Aynı cümleyi o da bana kurdu.

"Kolunu kestiğimi unutma."

Partide olanlar hızlıca gözümün önüne gelip geçti.

"Keşke kesmekle kalmayıp o bıçağı koluna saplasaydım."

"Ona izin vermezdim işte dedektif."

Sesi maskeden dolayı boğuk boğuk çıkıyordu. Ses değiştirme cihazı kullanmadığını gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı hatırladım.

"Gidecek misin yoksa beni seyretmeye devam mı edeceksin?"

Saçımdaki elini ittirdiğimde gülerek geri çekildi.

"Seni seyretmeyi tercih ederim dedektif ama önce bir şerefsizi yakalamam gerekiyor."

Sanki sen şerefsiz değilsin. İstanbul arabadan inip kapıyı kapattı. Ağaçların arasında kaybolduğunda oflayarak kafamı üç kere koltuğa vurdum. Arabadan kaçmayı deneyebilirdim ama kapılar kilitliydi. Camı mı kırsam? Ama neyle? Kırsam camdan çıkarken kendime de zarar verebilirdim. Sığmama ihtimalim çok yüksekti çünkü.

Oflayarak torpido gözünü açtım. Madem kaçamıyorum ben de etrafı didik didik araştırırım.

Torpido gözünde bir sürü silah ve mermi vardı. Ayrıca sargı bezi, ıslak mendil, peçete ve pamuk da vardı. Tentürdiyot olduğunu düşündüğüm küçük bir şişe de duruyordu.

"Adam tedarikli."

Koltuğu biraz arkaya itip kemeri çıkardım. Kalkabildiğim kadar ayağa kalkıp arka koltuğa kendimi attım. Bileğim acımıştı ama umursamadım. Koltukların cebine bakarken bir şişe su buldum. Geri yerine bırakıp eğildim. Belki koltukların altına bir şey saklamıştır diye bakmaya çalıştım ama karanlıkta hiçbir şey görünmüyordu. Doğrulup derin bir nefes aldım. Şu soğuk havaya rağmen terlemiştim resmen. Montumu çıkarıp arabanın içine bakmaya devam ettim. Ama hiçbir şey yoktu. Ya da vardı ama ben bulamıyordum.

Koltuklardan bir cacık çıkmayınca ellerimi tavanda gezdirdim. Belki tavanda vardır. Ne aradığımı bilmiyordum aslında. İşe yarayacak herhangi bir şey. Gerçi bulunca onunla ne yapacağımı da bilmiyordum. Yine de hiç tahmin etmediğim bir şey bulabilirdim.

Bir ümit aramaya devam ettim ama hiçbir şey bulamadım. Pes ederek montumla beraber tekrar ön koltuğa geçtim. Koltuğu öne alıp kemerimi taktım. Yarım saat geçmiş olmalıydı. İstanbul neredeydi? İşinin uzun sürmeyeceğini söylemişti. Saatlerce arabada bekleyemezdim.

Can sıkıntısıyla parmaklarımla oynamaya başladım. İstanbul telefonda kiminle konuşuyordu acaba? İçimden bir ses Aysun ve Oktay olmadığını söylüyordu ama o zaman kimdi? İstanbul birinden yardım alıyordu ama neden? Hani çok iyiydi ve tek başına daha rahattı? Ayrıca bir katile göre çevresi de fazlaydı. Yarın öbür gün Aysun ya da Oktay'ın onu satmayacağı ne malumdu? Ya da telefonda konuştuğu kişinin?

Peki Aysun ve Oktay şu an neredeydi? Onların da bir hayatı olduğunu söylemişti ama buna inanmıyordum. Belki de hepsi iş birliği içerisindeydi. İstanbul gizli bir kapı yaptığını söylemişti ama ne ara yapmıştı ki? Binanın krokisini çıkarması, kapıyı yapması, Mert'in nerede duracağını tahmin etmesi, nasıl kaçıracağını belirlemesi... Hepsi zaman alan işlerdi. Belki de İstanbul yerine Aysun ve Oktay ayarlamıştı. Aysun ve Oktay yeri, zamanı, mekanı ayarlıyor; İstanbul da öldürüyordu. Sonra telefondaki kişi de kaçmalarına yardım ediyordu. İstanbul işlediği cinayetlerin hiçbirinde iz bırakmamıştı. İzleri silen telefondaki kişi olabilirdi.

"Kısmen birinden yardım alıyorum diyebilirim. Ama kısmen."

"Geride bıraktığın izleri mi siliyor?"

"Kısmen."

Telefonda konuştuğu kişi kesinlikle ona 'kısmen' yardım eden kişiydi. Ofladım. İstanbul'un telefonunu bir şekilde almam gerekiyordu. Ama beyefendi telefonunu bir an olsun yanından ayırmıyordu. Kim bilir, birden fazla telefon kullanıyor bile olabilirdi. Ruh hastası!

Arabanın kilit sesi geldiğinde kafamı kaldırdım. İstanbul omzunda biriyle, daha doğrusu Mert ile, camımın önünden geçip arabanın arkasına doğru yürüdü. Kafamı çevirip arkaya baktım. Bagajın kapısını açıp Mert'i sanki bir bok çuvalıymış gibi fırlattı. Bagajı kapatıp ön koltuğa geçti. Arkasından kapıyı kapattıktan sonra hışımla kafasındaki kar maskesini çıkardı. Maskeyi arkaya fırlatıp dağılmış saçlarını elleriyle karıştırdı.

"Şu maskeden gerçekten nefret ediyorum." Kafasını kaşıyıp arabayı çalıştırdı.

"Adamı bok çuvalı gibi fırlattın."

İstanbul dediğimle omuz silkti. Umursamaz bir şekilde konuştu.

"Öyle zaten. Kafasına çuval geçirdim. Adamın boktan farklı olmadığını düşünürsek gibisi az kalır."

Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. İstanbul kafasını çevirip bana baktı.

"Buna bu kadar güleceğini düşünmemiştim dedektif."

Bir elimle ağzımı kapatıp gülmemi durdurmaya çalıştım. Resmen sinirlerim bozulmuştu.

Kendimi susturmayı başarabildiğimde kafamı İstanbul'a çevirdim.

"Zorluk çıkarmadı mı?"

"Çıkaramadı. Benim karşımda hiçbir şansı yok dedektif."

"Ego tavan."

"Altı boş bir ego değil dedektif."

Gözlerimi devirdim.

"Bagajda uyanırsa ne olacak?"

"Uyanmaz. Zaten eve dönüş yolumuz gidişten daha kısa sürecek."

Önüme dönüp kafamı cama yasladım. Resmen şu an İstanbul ile adam kaçırıyordum. Tüm Türkiye'nin aradığı, dünyanın tanıdığı adamla birini öldürmek için kaçıyorduk.

"Evde mi öldüreceksin?"

"Evet."

"İzleyebilecek miyim?"

"Miden bulanır."

"Bulanmaz."

Bana yandan bir bakış attı.

"Çöpteki kızı hatırlıyorsun değil mi? Mert'i ondan daha beter hale getireceğim."

Boğazımdaki düğümü çözmek için yutkundum. Kızın o hali tekrar gözlerimin önüne geldiğinde içimden küfrettim. Ben unuttuğum için mutluydum.

"Kötü olursam çıkarım."

"Sen nasıl istersen dedektif."

Daha fazla konuşmadan eve vardık. Dediği gibi dönüşümüz, gidişimizden hızlı olmuştu. Arabadan inip bagaja doğru ilerledim. İstanbul bagajı açıp iki büklüm olmuş Mert'i tek bir hareketiyle omzuna aldı. Gözlerim büyüdü.

"Ağır değil mi?"

Mert kaslı bir adam değildi ama kiloluydu. Yaşına göre uzun da sayılırdı ve İstanbul'un hiç zorlanmadan onu kaldırması garipti.

"Daha ağırlarını kaldırdım dedektif."

Bagajı kapatıp arabayı kilitledi. Yanımdan geçerken bana göz kırptı.

"Katil olmak kolay değil, diyorsun yani." dedim peşinden giderken.

"E herhalde dedektif."

Kapıya vardığımızda cebinden anahtarı çıkarıp açtı. Eve girdiğim gibi sıcak hava yüzüme çarptı. Kemiklerime kadar ısındığımı hissederken montu rahatlayarak çıkardım. İstanbul omzuna Mert ile direkt merdivenlere yöneldi. Peşinden gideceğim sırada arkasına döndü.

"Şimdi değil dedektif. Yarın."

Aklıma gelen şeyle ağzımdan 'Hee.' sesi çıktı.

"Olsun. Yine de geleyim. Mert'i nereye koyacağını merak ediyorum."

"Onu görmemen gerekiyor zaten dedektif."

Kaşlarımı çattım.

"Kilitli odalardan birine mi koyacaksın?"

"Kısmen."

Tam ağzımı açmıştım ki bir elini kaldırıp beni susturdu.

"Hayır dedim dedektif. Yarın öldüreceğim zaman gelir, izlersin."

"Bugün niye öldürmüyorsun?"

"Yarın daha uygun çünkü dedektif."

Tek kaşımı kaldırdım ama o beni umursamadan merdivenlerden yukarı çıktı. Oflayıp kendi odamın yolunu tuttum. Odama girdiğimde hızlıca üstümü değiştirdim. Saçlarımı tarayıp yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçaladıktan sonra banyodan çıkmıştım.

Oflayarak odanın içinde volta atmaya başladım. Canım sıkılıyordu. Ayrıca kilitli odaları da merak ediyordum. İstanbul, Mert'i hangi odaya götürmüştü? Her cinayetini bu evde mi işliyordu yoksa şu an burada kaldığı için miydi?

Kapımla göz göze geldik. Gidip baksam mı ki? Bence bir sorun olmazdı. Hemen bakıp gelecektim. Yakalanmazdım bile.

Ani bir kararla hemen odamdan çıktım. Yavaş ve sessiz adımlarla merdivenlerden yukarı çıkıp kilitli odalardan birine kulağımı dayadım. Ses yoktu. Diğer odaya da aynısını yaptım ama onda da ses yoktu. Son kilitli odaya gittiğimde de hiçbir ses duyamadım. En sonunda İstanbul'un çalışma odasına kulağımı dayadım. Mert ile burada olduğunu zannetmiyordum. O kadar bilgisayarın, notların arasında cinayet işleyemezdi ama yine de belki de tekrar telefonla konuşursa eğer kulak misafiri olabilirdim.

Başta ses gelmese de en sonunda İstanbul'un sesini duydum.

"Ne işin var burada?"

"Sana da merhaba."

Duyduğum sesle kaşlarım çatıldı. Kulağımı daha çok kapıya yapıştırdım.

"Bugün gelmeyecektin. Sana yarın öldüreceğimi söylemiştim."

"Biliyorum ama bir sorunumuz var."

"Ne sorunu?"

Ağzım şaşkınlıkla açıldı. Kaşlarım daha da çatılsa da gözlerim büyümüştü. Siktir siktir siktir! Bu sesin sahibini tanıyordum.

"Lev denen herif kaç gündür emniyete gelmiyor. Ne zaman cinayet işlense olay yerine benden önce varıyor ama asla emniyete uğramıyor. Bugün de aynısı oldu."

"Ne var bunda Aslan?"

İstanbul'un ağzından da onun ismini duyunca emin olmuştum. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissediyordum. Her şey oturuyordu. İstanbul arkasında hiçbir iz bırakmıyordu çünkü bırakabileceği bütün izleri bu işten anlayan biri siliyordu. İstanbul'a yardım eden kişi Aslan'dı. Telefonda konuştuğu kişi Aslan'dı.

Ama neden? Beynimin içinde sürekli Aslan'ın İstanbul'a ettiği küfürler yankılanıyordu. Ondan bahsederken nefretle hatta tükürürcesine konuşuyordu ama arkadan ona yardım mı ediyordu? Koskoca baş komiser, bir katile yardım mı ediyordu?

Bütün vücudum sinirle gerilirken sakin kalmaya çalışıyordum. Aslan'ın evine bu yüzden girebilmişti. Aslan ona yardım etmişti. Pideleri bu yüzden bırakabilmiştim. İstanbul kaçarken Aslan uyumuyordu. Beni duymuştu ama sırf İstanbul kaçsın diye uyuyor numarası yapmıştı.

Daha fazla dayanamadım. Kan beynime sıçramıştı resmen. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. Tüm gücümle kapıyı yumruklamaya başladım.

"İstanbul! Aç şu siktiğimin kapısını!"

Kapıya öyle bir vuruyordum ki neredeyse kırılacaktı. İçerideki sesler kesilmişti. Ya da ben kapıya o kadar şiddetli vuruyordum ki seslerini duyamıyordum.

"Sana aç şu kapıyı dedim İstanbul!"

Kapı azıcık açıldı. O azıcık aralığı ise İstanbul vücudu ile kapatıyordu. Aklıma kapıyı ilk çaldığım an geldi. O zaman da böyle yapmıştı. Sikeyim, yanında o zaman gene Aslan vardı ama ben kaçırmıştım!

"Ne oluyor dedektif?"

"Çekil önümden!"

İstanbul'u ittirip hışımla odaya daldım. Kafamı çevirip etrafa baktım. Kendi etrafımda döndüm. Yoktu. Gitmişti. Daha doğrusu saklanmıştı.

"Ne yaptığını zannediyorsun dedektif?"

"Nerede o?"

İstanbul kaşlarını çatarak bana baktı. Bakışlarında gerçekten ne olduğunu anlayamayan bir ifade vardı. Eğer Aslan'ın sesini duymasaydım kesinlikle ona kanardım. Bu kadar iyi oyuncu olması daha çok sinirlerimi bozuyordu.

"Kim nerede dedektif?"

Sinirle bağırdım.

"Aslan nerede?"

"Ne aslanı?"

"Bana oyun oynama İstanbul!"

Göğsüne yumruk attığımda sendelememişti bile. Delirmiş gibi etrafa bakıyordum.

"Neyden bahsettiğini anlamıyorum dedektif."

"Beni delirtme İstanbul!" Tüm gücümle onu ittirdim. Sırtı kapıya çarptığında üstüne yürüdüm.

"Doğruyu söyle! Nerede o?"

"Burada kimse yok dedektif!"

"Bana yalan söyleme! Duydum sesini, nerede? Nereye sakladın onu?"

Tam tekrar vuracaktım ki bileğimi tuttu. Tekme atıp onu kendimden uzaklaştırdım. Ağzımı tekrar bağırmak için açmıştım ki arkamdan bir ses geldi.

"Uzatmanın anlamı yok ortak. Verda küçük sırrımızı yakaladı."

Arkamı döndüğümde gördüğüm yüzle resmen nefesim kesilmişti. Aslan karşımda duruyordu. Arkasında siyah, uzun bir koridora açılan, duvar gibi görünen bir kapı vardı.

"Sen..."

Bir anlığına bütün sinirlerim vücudumdan çekildi. Fakat daha sonra o sinirin beş katı vücuduma geri dolduğunda iki adımla Aslan'ın önünde durdum. Daha ben bile ne olduğunu anlamadan yüzüne o kadar sert bir yumruk attım ki Aslan yere düştü. Kendimi tutamayıp üstüne atladım ve yumruklamaya devam ettim.

"Seni hain! Orospu çocuğu! Sen utanmadan bu adama yardım mı ediyordun ha! Sen bu psikopatın insanları öldürmesine nasıl izin verirsin? Nasıl ona yardım edersin?"

İstanbul beni tutup Aslan'ın üstünden çekmeye çalıştı ama bırakmadım. Bir elim yakasına yapışmış, diğer elimle tüm gücümü kullanarak yüzüne yumruk atıyordum.

"Nasıl yaparsın bunu nasıl? Polis değil misin sen? Kaç gece uykusuz kaldın bu piç yüzünden! Kaç kere Akif denen o it oğlu itten azar işittik biz bu manyak yüzünden! Ondan tükürürcesine bahsettikten sonra utanmadan yardım mı etmeye gittin?"

Gözüm o kadar dönmüştü ki Aslan ve İstanbul'un sesini duyamıyordum. Sadece kendi sesim. Ama en sonunda İstanbul beni Aslan'ın üstünden aldığında çırpınarak ona da vurmaya çalıştım.

"Orospu çocuğusunuz! İkiniz de! Şerefsiz, adi, köpekler!"

İstanbul beni bırakmıyordu. Bense elinden kurtulup Aslan'ı dövmek için kollarında çırpınıyordum.

"Sana güvenmiştim lan ben! Senin evinde kaldım ama sen onu bile İstanbul'un yararı için yapmışsın piç herif!"

Aslan inleyerek ayağa kalkmaya çalıştı. Ayaklarım bir anda yerden kesildi. Havada resmen takla atıp sırtım yere yapıştı. Sırtımın acısı yüzünden dişlerimin arasından nefes verdim. Daha kendime gelemeden ağzıma bez bastırıldı. Bezden kurtulmak için çırpınmaya çalıştım ama İstanbul resmen üzerime abanmıştı.

Çırpınışlarım arasında yanlışlıkla nefes aldım. Eter yavaş yavaş beynimi uyuştururken sinirlerim de beni terk ediyordu. Göz kapaklarım açılıp kapanıyordu. Ellerimi yavaşça indirdim. Hareket edecek halim kalmamıştı. Direnemiyordum.

En sonunda gözlerim kapandı ve bilincimi kaybettim.

𝄢 𝄢 𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.