Mutfaktan tam çıkacağım sırada İstanbul girdi. Kaşlarım çatıldı. On beş dakikadır öylece düşünüyor muydum ben?
"Yemek yemedin mi dedektif? Bekle, sana hemen hazırlayayım."
Dolaptan tencereleri çıkarıp yemek hazırlamaya koyuldu. Bense yemek masasındaki sandalyelerden birini çekip oturdum. O yemekleri tabağa koyarken gözlerimi üzerinde gezdirdim. Vücudu yapılıydı ama onu hiç spor yaparken görmemiştim. Ya da spor sonrası terli ve nefes nefese kalmışken. İstanbul'u ne zaman görsem çok rahattı.
"Neden öldürdüğün insanların üzerine kendi bestelediğin müzikleri bırakıyorsun?"
Bir anda sorduğum soruyu beklemiyor olacak ki tencereyi kapatan eli kısa bir süreliğine dondu. Daha sonra işini yapmaya devam etti.
"Bende böyle bir psikopatım dedektif."
"Psikopat olduğunu kabul etmiyordun hani?"
"Ama sen benim psikopat olduğumu düşünüyorsun ve duymak istediğin de bu dedektif, değil mi? Sana istediğin cevabı veriyorum işte."
"Benim istediğim cevap doğruyu söylemen."
"Yani o zaman, aslında sana göre ben bir psikopat değilim?"
Derin bir nefes verdim. Kelime oyunlarını çok iyi beceriyordu şerefsiz.
"Kendinden bir imza mı bırakmak istedin? Başka cinayetlerle benimki karışmasın mı istedin?"
Kendini özel ve tek mi hissetmek istedin İstanbul?
"Müzik hayatımın her noktasında var dedektif." Bana yandan bir bakış attı. "Anlarsın ya, cinayet işlediğim zamanlar da hayatımın bir parçası."
"En sevdiğin müzik tarzı?"
İstanbul önüme tabağı koyduğunda yemeğin üzerinde duman tütüyordu.
"Her tarzdan dinlerim dedektif. Yabancı, Türkçe, Pop, Rap, Rock, Klasik..."
"Arabesk?"
İstanbul karşıma otururken yüzünü buruşturdu.
"İşte onu dinlemem."
"Niye?"
Bana kaşlarını kaldırarak hafif bir şaşkınlıkla baktı.
"Sen dinliyor musun?"
"Hayır." Kafamı iki yana sallayarak konuştum. "Ben pek müzik dinlemiyorum."
İstanbul bir anda tabağından kafasını kaldırdı. Gözleri kocaman açılmıştı ve büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerindeki şok ifadesi o kadar fazlaydı ki kendimi rahatsız hissettim. Bana sanki 'Lütfen şaka yapıyor ol.' der gibi bakıyordu.
"Ne var? Niye öyle bakıyorsun?"
"Sen müzik dinlemiyor musun dedektif? Gerçekten mi?" Tavuğumdan bir parçayı ağzıma atarken kafamı salladım. İstanbul gözlerimin içine baksa da kafası başka bir yerdeydi. Kafasını ağır ağır salladı. Mırıldanır gibi kısık sesle, kendi kendine konuştu. "Evet, doğru, dinlemiyorsun."
Onun verdiği bu aşırı tepki ne kadar bana anlamsız gelse de üstüne gitmeye devam ettim.
"Müzik dinlememem garip mi?"
"Sence normal mi dedektif? Bir insan nasıl olur da müzik dinlemez? Hiç mi şarkı bilmiyorsun?"
Göz devirdim.
"Elbette biliyorum. Ama sürekli dinlemiyorum."
"Ne sıklıkla dinliyorsun?"
"Değişiyor. Bazen haftada bir, bazen iki haftada. Bazen aylarca dinlemediğim oluyor."
Gözlerindeki şaşkınlık giderek büyüyordu. Sanki sinir olmuş gibi iğneleyici bir tonda konuştum.
"Bana diyene bak! Sanki sen çok dinliyorsun. Müzik dinlemeyi geçtim, bir kere bile seni mırıldanırken görmedim."
"Görmediğin yapmadığım anlamına gelmez dedektif."
Soruyu değiştirmeye karar verdim.
"Peki bir enstrüman çalıyor musun?"
Bu sefer yüzünde kendinden emin bir sırıtış oluştu. Hatta egoist.
"Bir enstrüman çalmayı bilmiyorum dedektif. On bir enstrüman çalmayı biliyorum."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Oha! Şaşırmam onun hoşuna gitmişti.
"Hangi enstrümanlar?"
"Klasik gitar, bas gitar, elektro gitar, piyano, keman, klarnet, flüt, bateri, akordeon, saksafon ve harp."
Ağzım şaşkınlıkla açılmıştı.
"Katil olmadan önce her gün, her saat enstrüman çalmaya mı çalışıyordun? Müzik öğretmeni falan mısın?"
İstanbul öğretmen olmaya çok uzak bir insandı ama belki buradan ağzından laf alabilirdim. Nitekim İstanbul da benimle aynı fikirde olacak ki içten bir kahkaha attı.
"Maalesef öğretmen olabilecek profile sahip değilim dedektif."
"On bir enstrüman çok fazla." dedim kendi kendime konuşuyormuş gibi.
"İnsan sevdiği şeyi çabuk öğrenir dedektif."
"Bana piyanonun sesini göndermiştin." Alttan bir bakış attım. "Ve genelde işlediğin cinayetlerde de hep piyano sesi bırakıyorsun."
Kafasını salladı.
"Cinayet işlemeye en uygun ses, piyanonun sesi gibi geldi. Kemanla piyano arasında kalmıştım aslında ama piyanoyu seçtim."
Gözlerim kısıldı. Mutlu bir heyecanı vardı ama saklamaya çalışıyordu. Keman ve piyano arasında kalmadığını biliyordum. Sadece hala katil olduğunu ve benimle samimi olmaması gerektiğini kendine hatırlatmaya çalışıyordu. İstanbul kimliğinden şaşmak istemiyordu.
"En sevdiğin enstrüman piyano mu?" Onu kışkırtmak için alayla güldüm. "Yoksa sen de filmlerdeki gibi içindeki 'vahşiliği, acımasızlığı, kötülüğü' bastırmak için mi piyano çalıyorsun?"
İstanbul bu cümleme çok eğlenmişti. Kıkırtısı kahkahaya dönüşmüştü. Uzun bir süre gülmeye devam ettiğinde durum gittikçe garip bir hal almaya başlamıştı. Onunla birlikte gülmeye çalışıyordum ama o durmadan gülüyordu. Ve gülüşü sahte değildi. Gerçekten gülüyordu. Korkutucu olan da buydu. Kurduğum bu cümle normal bir insanı bu kadar eğlendirmemeliydi.
En sonunda konuşabildiğinde yeşil gözleri yine sinsilikle parlıyor, ağzı genişçe sırıtıyordu.
"Ben içimdeki vahşiliği susturmam dedektif. Eğer ben içimdeki acımasızlığı susturursam nasıl katil olabilirim ki zaten? Senin o filmlerde izlediklerinin hepsi bir katili sevdirmek için yapılan saçmalıklar. Eğer gerçekten psikopat bir katilin filmini izlemek istersen çok güzel filmler biliyorum."
"Aslında filmdeki katillerle senin ortak bir yönün var İstanbul."
"Öyle mi? Neymiş dedektif?"
"Hepiniz birer anti-kahramansınız."
Sahte bir şaşkınlıkla kafasını salladı.
"Vay be! Artık beni katil yerine bir kahraman olarak görüyorsun dedektif. Büyük gelişme."
"Sen bir kahraman değilsin İstanbul."
Gözlerindeki bakış değişti. Yüzündeki sırıtış küçüldü. Onun yerine daha gizemli bir ifade oturdu yüzüne. Saniyeler içinde kendine bir maske takmıştı.
"Kimileri için katil, aslında bir kahramandır dedektif. Bir insanın ölümü, diğer insan için yaşama umudu taşıyabilir. Nasıldı o söz? Birinin felaketi, öbürünün mucizesi olabilir."
Birinin felaketi, öbürünün mucizesi olabilir. Bu söz çok tanıdıktı ama nerede duyduğumu hatırlayamadım. Asıl önemli olan İstanbul'un ne demek istediğiydi.
"Bu sözünü biraz daha açar mısın?"
"Hayır."
Kısa ve net. Harika.
"O parçaları gerçekten sen mi besteledin?"
"Evet."
İstanbul ağzındaki lokmasını çiğnerken kaşlarıyla benim tabağımı işaret etti.
"Soğudu dedektif."
Pilavdan bir çatal alıp ağzıma götürdüm. Hızlı hızlı çiğneyip kafamda soracağım soruları sıraladım. Müzikten keyif alıyordu. Buradan ilerleyebilirdim. Peki ailesi? Bunun sırası değildi. Ne zaman konuşmayı bitirmek istersem o zaman soracaktım. Çünkü adım kadar emindim ki İstanbul, aile konusunda girdiğim anda benden kaçacaktı.
"Çünkü siz adaleti sağlayamıyorsunuz!"
"Kendi adaletim işleyene kadar durmayacağım!"
Ve bu da, en son soracaklarım arasındaydı. Aslında soru bile değildi. Bundan emindim.
"En çok hangi enstrümanını çalmayı seviyorsun?"
Sırıttı.
"Elektro gitar."
Kafamı belli belirsiz salladım. Bu sorunun cevabı en çok dinlediği müziğin rock ya da metal olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca gerçekten de içindeki vahşiliği susturmak istemediğini de ortaya çıkarıyordu.
"Bir grupta çaldın mı hiç?"
İstanbul rahat bir tavırla arkasına yaslanmıştı. Benim aksime o yemeğini bitirmişti. Kollarını masanın iki yanına bırakmış ve kafasını omzuna doğru eğmişti.
"Neden bu soruları soruyorsun dedektif?"
Omuz silktim. "Merak ediyorum." Alttan bir bakış attım. "Sana soru sormak gizemli bir kutuyu açmak gibi. Hani fantastik dizilerde de olur ya. Süslü, motifli, değişik bir kutu. Açmaya başlayınca içinden ışıklar çıkıyor falan."
İstanbul yaptığım benzetmeye güldü.
"Peki benim içimden ne çıkıyor dedektif? Ya da ne çıkmasını umuyorsun?" Ellerini masadan kaldırmadan iki yana açtı. "Maalesef etrafa renkli ışıklar saçamıyorum."
Kalkıp gitmek yerine benimle konuşuyor olması iyiye işaretti.
"Etrafa ne saçacağını daha göremedim İstanbul. İlgimi çeken de bu zaten." Onun gibi sırıtmaya çalıştım. "Benim eğlencem de bu İstanbul. Bende bundan keyif alıyorum."
"Kutu açmaktan mı?"
"Hayır. Soru sormaktan."
"Orası belli zaten."
Kaşlarıyla bir daha tabağımı işaret ettiğinde bir çatal daha aldım. Onu da hızlı hızlı çiğneyip tekrar konuştum.
"Neden İstanbul?"
Kaşları çatıldı. Konuşmaya devam ettim.
"Sadece İstanbul'da cinayet işliyorsun. Bu yüzden de kendine İstanbul diyorsun, onu anladık. Ama neden İstanbul? Neden İzmir değil mesela?"
İstanbul bana belli etmeden derin bir nefes almaya çalıştı. Ama gözümden kaçmamıştı tabi. Kollarını masadan çekip göğsünün altında birleştirdiğinde konuşmadan öylece bana bakıyordu sadece.
"Cevap vermeyecek misin?"
Cıkladı. Öyle olsun, der gibi kafamı hareket ettirdim. Üstüne gitmeyecektim. Kendini hemen kapatıyordu.
"Müziğe..."
"Sen bir psikiyatr değilsin dedektif." Lafı ağzıma tıktı. Sandalyeye yaslanmayı bırakıp üzerime doğru eğildi.
"Ne yaptığını anlamıyor muyum sanıyorsun?"
"Ne yapıyorum?"
Gözleri kısıldı. Ben de onun gibi masaya doğru eğildim.
"Sadece soruyorum. Cevaplamak zorunda değilsin."
"Psikiyatrlardan eğitim alman seni psikiyatr yapmaz dedektif." Son kelimesine baskı yaparak konuşmuştu.
"Kendime asla bir psikiyatr demem zaten. Soruları sadece psikiyatrlar mı soruyor?"
"Bu tarz soruları sadece psikiyatrlar sorar."
"Ne tarz sorularmış bunlar?"
İstanbul ağzını açacak gibi oldu ama vazgeçti. Uzun uzun gözlerime baktı. Ne kadar bakışlarımı çekmek istesem de direndim. Çünkü o gözlerini bile kırpmadan bana bakıyordu. Aynı şekilde ona karşılık verdim. Önce o vazgeçecekti.
Ve dediğim gibi de oldu. Önce İstanbul bakışlarını çekti.
Masadan kalktı ve mutfaktan çıkarken yüzüme bile bakmadı.
"Yemeğini bitir dedektif."
Kafamı hafifçe eğip arkasından baktım. Fakat çoktan görüş açımdan çıkmıştı. Hemen sandalyeden kalktım ve peşinden gittim.
"İstanbul!"
Arkasından bağırmamla durdu. Sırtı bana dönüktü ama kafasını bana çevirdi.
ÜNLÜ AVUKAT SELDA'DAN ŞOK AÇIKLAMA! M.A'NIN ELİNDE DARP RAPORU VE DNA TESTİ OLMASINA RAĞMEN MÜVEKKİLİNİ SAVUNDU! " MÜVEKKİLİM TECAVÜZCÜ DEĞİL OLAY TAMAMEN YANLIŞ ANLAŞILMA "
"Avukatları öldürüyorsun. Çünkü gerçekten bariz bir suçluyu savunuyorlar."
Kaşlarını çattı. Bense yavaş adımlarla ona doğru ilerliyordum.
KENDİSİNDEN AYRILMAK İSTEYEN EŞİNİ ÖNCE DARP ETTİ SONRA DA SOKAĞIN ORTASINDA CANİCE ÖLDÜRDÜ! KAMERA KAYITLARI VE GÖRGÜ TANIKLARINA RAĞMEN SERBEST BIRAKILDI!
"Hakimleri öldürüyorsun. Çünkü bariz suçlu olan bir insanı serbest bırakıyorlar."
Vücudunu tamamen bana çevirdiğinde aramızda sadece bir adım mesafe kalana kadar ilerlemeye devam ettim.
MİRAS KAVGASI ÖLÜMLE SONUÇLANDI! POLİS MEHMET AKKOYUN KARDEŞİNİ EŞİ VE OĞLUNUN GÖZLERİNİN ÖNÜNDE ÖLDÜRDÜ!
"Polisleri öldürüyorsun. Çünkü onlar işini düzgün yapmıyor. Çünkü onlar da suçlu."
Kaşları çatık bir şekilde konuştu.
"Avukatlar bir suçluyu savunmazsa para kazanamaz."
"Evet ama bu sana ters. Ve onları öldürme nedenin tam olarak bu da değil. Eğer nedenin bu olsaydı İstanbul'da avukat kalmazdı. Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Avukatları öldürüyorsun çünkü suçlu, davayı kazandığında haksız yere masum tarafı zor durumda bırakıyor. Hatta belki de suçunu tekrarlıyor, değil mi?"
Kasılan çenesinden dişlerini sıktığı belli oluyordu. Onun hakkında öğrendiğim her şey İstanbul'u rahatsız ediyordu. Katlanamıyordu. Onu tanımamı istemiyordu. Bir sır olarak kalmak istiyordu. Yine de üstüne gitmeye devam ettim.
"Çünkü siz adaleti sağlayamıyorsunuz, bana böyle demiştin. Ben, polisler, hukukçular. Sana göre hiçbirimiz sağlayamıyoruz. Hiçbirimiz suçluyu bulamıyoruz. Buna dayanamıyorsun. Haksızlığa gelemiyorsun. Çünkü çocukken seni o kadar önemsemediler ki..."
"Yeter!"
İstanbul o kadar hızlı bir şekilde aramızdaki mesafeyi kapattı ki az kalsın geri adım atacaktım. Sesi o kadar yüksekti ki bütün duvarlarda yankılanmıştı. Yüzümdeki ani korkuyu hemen sildim ve onun yerine dik dik İstanbul'a baktım. Göz bebekleri öfkesinden büyümüştü ve sık sık nefes alıp veriyordu. Burun delikleri hızlı hızlı büyüyüp genişliyordu. Kalın kaşları derinden çatılmıştı. İtiraf etmeliydim ki şu an gerçekten de korkutucu görünüyordu. İşaret parmağını kaldırıp bana doğrulttu. Parmağının hizası çeneme denk geliyordu.
"Sakın. Bir. Daha. Geçmişimi. Sorgulama."
Gerginliğimi saklamak için çenemi kaldırdım. Yüzüme zafer kazanmış gibi bir gülümseme yerleştirdim. Bu onu daha da delirtmişti ama umursamadım.
"Doğruları duymak acıtır İstanbul." Onu taklit ederek konuştum. "Bana kızma İstanbul. Gözlem yeteneğim her zaman başıma açılan işleri çözdü."
İstanbul bana öfkeyle baktı. Gözlerinde nefret aradım ama garip bir şekilde bulamadım. Sanki aramızda çok mesafe varmış gibi bana daha da yaklaştığında yeşil gözlerini ilk defa bu kadar yakından görüyordum.
Gözleri kıskanılacak kadar çok güzeldi.
Fakat şu an gözlerine baktığımda ilk gördüğüm güzelliği değil, deliliği olurdu.
"Bir deliyi delirtmek her zaman iyi bir çözümle sonuçlanmayabilir dedektif."
Yutkunmamak için kendimi tuttum ama boğazım kurumuştu. İstanbul'un bakışları gerçekten korkutucuydu. İşine yarıyor olmam bana zarar vermeyeceği anlamına gelmiyordu. Bu düşünce beni daha da geriyordu. Belli etmemeye çalıştıkça bu gerginlik boğazıma bir düğüm gibi oturuyordu.
İstanbul bir süre daha gözlerime bakıp arkasına döndü. Hışımla yukarı çıktığında derin bir nefes verdim. Boynumu çıtlattım. Aile, geçmiş, çocukluk konularına tahammül edemiyordu. Tam da tahmin ettiğim gibiydi.
Ama ben istediğim cevapları çoktan almıştım.
𝄢 𝄢 𝄢