Ağrıyan gözlerimi açtığımda ağrının sadece gözlerimde değil, başımda da olduğunu anladım.
Yüzümü buruşturarak yatakta diğer tarafa döndüm. Gözlerimi açtığım gibi aklıma çöpteki ceset geliyordu. Lanet olsun!
Eve geldiğimiz gibi odaya çıkmıştım. Bir süre yerde oturup şoku atlattıktan sonra banyoya girmiş ve cildimi kazırcasına yıkanmıştım. Banyodan çıktıktan sonra sadece ensemi kurutarak direkt yatağa uzanmıştım.
Halim olmasa da yataktan kalktım. Komodinin üzerindeki su dolu sürahiyi ve bardağı görünce tek kaşım havaya kalktı. Bardağa biraz su doldurup yavaş yavaş içmeye çalıştım. Gözlerim odadaki saate kaydı. 19.15. Baya uyumuştum.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Kendine gel Verda. Bu kadar etkilenmemelisin. Sen bir dedektifsin. Hem de en iyi eğitimleri almış bir dedektif. Daha önce de olduğu gibi yine o caniyi hapse tıkacaksın.
Senden önce İstanbul onu öldürmezse tabi.
İç sesimin dediği ile durup bir düşündüm. Mert'in işkenceye uğradığını ve öldüğünü hayal ettim. İçimde bir yerlerde acıma, üzülme ya da merhamet gibi herhangi bir duygu aradım ama yoktu. Hatta aksine sevinç vardı. Fakat bu duyguyu kabullenemeyerek hemen kafamı iki yana salladım ve daha fazla buna kafa yormadan odadan çıktım.
Önce salona gittim. Etraf sessizdi hatta ışıklar bile kapalıydı. Aynı şekilde mutfak da öyleydi. Yukarı kata çıkıp İstanbul'un çalışma odasına yöneldim. Kapıyı çalıp beklemeye başladım. Bu sefer kapıyı kendisi açmamıştı.
"Gel!"
İçeriye girdiğimde bilgisayarların ekran ışıkları gözümü aldı. İstanbul nasıl bu şekilde çalışabiliyordu? Gözleri bozulmuyor muydu?
Kafasını çevirip omzunun üzerinden bana baktı.
"Nasılsın dedektif?"
Ses tonundan bunun öylesine bir 'Nasılsın?' olmadığı belli oluyordu. Adamın önünde resmen kusmuştum. Gözlerimin önüne gelen bu utanç verici anı ile yüzümü buruşturdum. Resmen İstanbul'un yanında kendimi zayıf göstermiştim.
"İyiyim."
"Emin misin?"
"Evet."
Bilgisayarlara yaklaştıkça ekrandakilere olan ilgim daha çok arttı. Gözüm hemen sağımdaki bilgisayarda durduğunda kaşlarım çatıldı.
"Burası Mert'in salonu değil mi?"
İstanbul önündeki kağıttan kafasını kaldırmadan onayladı.
"Evet."
"Nasıl fark ettirmeden kameralara erişebildin?"
"Mert'in kameralarına erişmedim dedektif. Onlar benim kendi kameralarım."
Kaşlarım havalandı. Pekala, eve kamera koymak akıllıca olabilirdi ama Mert gibi bir adamın evine kamera koymak riskliydi.
"Fark edilirse?"
"Edilemez."
"Ama edilirse?"
"Edilemez."
Göz devirdim. Bakışlarımı kameradan çekip İstanbul'un hızlı hızlı bir şeyler yazdığı kağıda çevirdim. Fakat o bir anda kağıtla ayağa kalktı ve diğer köşedeki masasına doğru ilerledi. Kağıdı bir dosyanın içine koyup tekrar masaya fırlattı. Bana döndüğünde gülümsedi.
"Acıktın mı dedektif? Saatlerdir hiçbir şey yemiyorsun."
"Sonra. Şimdi canım hiçbir şey çekmiyor."
"Otursana."
Kolumdan tutup beni sandalyesine oturttuğunda kaşlarımı çatarak ona baktım.
"Sen ne yapacaksın?"
"Benim şu anda oturmama gerek yok dedektif. Boş yere ayakta kalıp yorulma."
"Mert'e ne yapacaksın?"
Bakışları değiştiğinde gözümü bile kırpmadan onu izledim. Çenesini sıkıyordu, burun delikleri hafifçe genişlemişti ve bütün vücudu kasılmıştı.
"Hayal bile edemeyeceğin işkenceleri yapacağım dedektif. Henüz daha ne kadar yaratıcı olduğumu bilmiyorsun."
Bu dediğine sevinmemem gerekiyordu. Mert'in işkence çekmesinden mutlu olmamam gerekiyordu. Ama elimde değildi. Kafamın içinde hayal ettikçe daha fazlasını istiyordum. Siktir! İstanbul beni, ben farkında olmadan manipüle mi ediyordu?
Konuyu değiştirdim.
"Mert'in evini izlediğin gibi benim evime de mi kamera koydun?"
Kafasını iki yana salladı. Bir andan da odanın içinde bir o yana bir bu yana gidiyordu. Yere düşen notlardan birine takılmıştı hatta. Kağıt az kalsın yırtılıyordu.
"Hayır. Diyorum ya dedektif, bu benim için fazla basit olurdu."
"Ama Mert'in evine koymak senin için basit olmuyor yani?"
"Senin evine girmek Mert'in evine girmekten daha kolay dedektif. Ayrıca seni çok iyi tanıdığımı unutuyorsun. Çoğu zaman sadece tahmin ediyordum."
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı.
"Beni, benden iyi tanıdığını iddia ediyor musun?"
"Kesinlikle seni, senden daha iyi tanıyorum dedektif."
"Bu da bana garip geliyor mesela." Kaşlarım çatıldığında İstanbul ses tonumun değiştiğini fark etmiş olacak ki dönüp bana baktı.
"Biz seninle tanışıyor muyuz? Yurt dışından yani."
Çok kısa bir an söyleyeceğini düşündüm ama ya vazgeçti ya da ben yanlış anlamıştım. Hemen arkasını dönüp notlarla ilgilenmeye devam etti.
"Hafızanın kuvvetli olduğunu söyleyip duruyorsun dedektif."
"Sorumdan kaçma."
"Kaçmıyorum. Sen en çok hafızana güvenirsin dedektif." Yine aynı şeyi yapmıştı işte. Yine benim hakkımda doğru olan bir şeyi söylemişti.
"Bu kaçamak cevabını evet olarak kabul ediyorum."
"Bu kaçamak cevabımı bir sürü anlamda kabul edebilirsin ve bunu sen de çok iyi biliyorsun dedektif."
Bu kadar gıcık olmak zorunda mıydı? Ağzından laf alamıyordum bir türlü.
"Canımı sıkıyorsun."
"Sıkı can iyidir dedektif."
Kurduğu cümleye kısa bir süre inanamadım. Yüz hatlarım gevşeyip gülmeye başladığımda aklıma karşı komşum gelmişti.
"Karşı komşum da aynısını torununa söylüyordu."
İstanbul omzunun üzerinden kaşlarını çatarak bana baktı.
"Sen bana yaşlı mı diyorsun dedektif?"
Bu ifadesinin başta sahte olduğunu düşünsem de gerçek olduğunu anlayınca sırıttım.
"Kaç yaşındasın ki? 36 mı?"
İstanbul'un gözleri büyüdü. Şaşırdığı hatta sinir olduğu belliydi. Yüzündeki ifade gerçekten görünmeye değerdi. Vücudunu tamamen bana çevirip kaşlarını daha çok çattı.
"Senin gözün görmüyor dedektif."
"Bunu bir dedektife mi söylüyorsun? Hem de benim gibi bir dedektife." Omuz silktim. "Üzgünüm İstanbul. Gördüğüm bu. 36 olmasan bile benden büyük olduğun kesin. Bu da benden daha yaşlı olduğunu gösterir."
İstanbul'un zayıf noktasını bulmuştum. Adam yaşlanmaktan korkuyordu. Tabi nihai sonucu kendisi bile değiştiremezdi.
"36 yaşında değilim ben."
"Daha mı büyüksün?"
"Hayır!" Sesini yükseltmesiyle kendimi tutamayıp kahkaha attım.
"Bana yalan söylemene gerek yok İstanbul. Ne kadar yaşlı olduğunu söyleyebilirsin, utanma."
"Sinirlerimi bozuyorsun dedektif."
"Çünkü haklıyım ve doğruyu duymak işine gelmiyor."
Bana dik dik baktığında sanki bir zafer kazanmışım gibi tek kaşımı kaldırıp sırıtarak saçımı savurdum. O ise burnundan derin bir nefes verdim. Bana acayip gıcık oluyordu şu an.
"Ben 30 yaşındayım dedektif. Yaşlı falan değilim."
Bingo! İstediğim cevabı almıştım ama yine de üstüne gitmeye devam ettim.
"Ben 27 yaşındayım. Benden üç yaş büyüksün. Demek ki benden üç yıl daha fazla yaşlısın."
"Dedektif!"
Başımı arkaya atıp gür bir kahkaha attım.
"Gerçekler İstanbul, alış."
Homurdanarak arkasını döndü ve işine devam etti. Ama az önceki halinden eser yoktu. Şu an daha dalgın ve yavaştı.
Sırıtarak ona sırtımı dönüp önümdeki kağıtlara baktım. Kağıtların hepsinde farklı bir şey yazıyordu. Ve masa çok dağınıktı. İstanbul bu dağınıklıkta aradığını nasıl buluyordu ki? Tamam, benim de masam çok düzenli değildi zaten olamazdı da. Ama en azından her şeyin bir yeri olurdu. Aradığımı kolaylıkla bulurdum.
Öte yandan çalışma odası hariç evin diğer odaları çok düzenliydi.
"Kilitli odalarda ne saklıyorsun?"
İstanbul keyifle kıkırdadı.
"Ben de bu soru ne zaman gelecek diyordum."
"Değil mi? Geç bile kaldım."
"Eh, senin için uzun bir süre tabi dedektif."
"Peki ne var?"
"Öğrenmek istemezsin dedektif."
"Öğrenmek istemeseydim sormazdım İstanbul."
Elindeki dosyaları bırakıp yanıma geldi. Bilgisayara doğru eğildiğinde koltuğu çevirdi. Artık bilgisayar ekranını göremiyordum ama İstanbul neredeyse üzerime eğilmiş hızlı hızlı klavyede parmaklarını gezdiriyordu. Klavye tuşlarının sesi odada yankılanıyordu.
"Neyi görmemi istemiyorsun?"
Sandalyeyi çevirmeye çalıştım ama başarılı olamadım.
"Bence artık gitme vaktin geldi dedektif."
"Mert'i ne zaman öldüreceksin?"
"Yarın."
Kaşlarım havalandı. Kafamı kaldırıp suratına bakmaya çalıştım. Çenesi ve boğazı çok yakınımdaydı. Gözlerim kollarına takıldı. Aklıma Aslan'ın evindeyken siparişi getirdiği geldi. Baştan aşağıya vücudunu süzdüm. Belki de sipariş için gönderdiği adam onun gölgelerinden biriydi. Ne kadar tek çalıştığını söylese de Oktay ve Aysun hala kafamı kurcalıyordu. Ama vücudunu karşılaştırırsak kesinlikle pideleri getiren kurye ile İstanbul aynı kişiydi.
"Daha detaylı bakmak istersen tişörtü çıkarabilirim dedektif."
Onun saçma imasına karşılık vermek yerine konuyu değiştirdim.
"Pideleri nasıl sipariş verdi?"
Kaşlarını çatarak kafasını bana çevirdi.
"Hangi pideleri?"
"Kapalı dükkandan getirdiğin pideleri."
Hatırlamış gibi kafasını aşağı yukarı salladı. Kendini beğenmiş bir şekilde sırıttı.
"Benim için bunu yapmak hiçbir şey dedektif."
"Doğru. DNA testini bile değiştirmiştin sen. Nasıl bu kısmı atlayabildim?"
Sırıtışı genişlerken yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"İnanamıyorsun değil mi? Hatta çekemiyorsun."
Ona küçümseyici bir bakış attım.
"Kendini bu kadar önemli görme İstanbul. Sen kimsin ki seni çekemeyeceğim?"
"Hazmedemiyorsun. Kabullenemiyorsun. Beni bir türlü yakalayamamanı, arkamda hiç iz bırakmamamı, mükemmele yakın olmamı... Senden daha iyi olduğuma inanmak istemiyorsun."
Tek kaşım havaya kalktı. Yutkunma ihtiyacı hissettim ama eğer bunu yaparsam İstanbul fark eder ve haklı olduğunu düşünürdü.
"Beni manipüle etmeye çalışıyorsun İstanbul. Fakat ben bu oyunlara gelmeyecek kadar iyiyim."
"Ya da sen de gerçeği bildiğin için kabullenmek istemiyorsun dedektif. Yine."
Gözlerim kısıldı.
"Madem bu kadar iyisin, git kendin dedektiflik yap. Beni niye uğraştırıyorsun?"
"Ben dedektif değilim, katilim."
"Benimle aynı eğitimleri aldığını söylemiştin."
"Aldım." İstanbul yine sırıttı. Kafasını eğmek yerine benimle aynı hizaya getirdi.
"Hala senin hakkında neredeyse her şeyi bildiğimi idrak edemiyorsun. Sen beni hiç kabullenemiyorsun dedektif."
Sinirlerimin yavaştan oynadığını hissedebiliyordum.
"Neymiş bakalım benim hakkımda bildiğin diğer şey?"
İstanbul uzun bir süre gözlerimin içine baktı. Geçen her saniyede aklıma başka bir anı geliyordu. Sonunda İstanbul konuşma şerefine ulaştığında şaşırdığımı belli etmemek zordu.
"Sen en iyi eğitimleri en iyi öğretmenlerden almadın dedektif. Sen mafyalardan da, suçlulardan da hatta psikiyatrlardan da eğitim aldın. Bir suçluyu gözünden bile tanıyabilmek istiyordun. Bunu da yapabilmek için bir öğretmenden değil, suçlunun ta kendisinden ders alman gerektiğini biliyordun. Psikiyatrlardan suçluların aslında ne düşündüğünü, kafa yapısının nasıl olduğunu, tehdit anında kendilerini nasıl savunduğunu öğrendin. Gerçek bir psikopatın yanında durarak da onların dünyasına daha çok indin ve onları daha iyi anlayabildin. En başından beri amacın buydu. Mesleğinde başarılı olmayı kafana takmıştın çünkü. En iyisi olmalıydın."
İstanbul konuştukça gözümün önüne yaptığım sinsilikler, kurnazlıklar, kandırmacalar geliyordu. Ve bunları İstanbul'un bilmesi ise korkutucuydu.
"Sen çok sinsi bir insansın dedektif. Kurnazsın ve zekisin. Hatta aslında amacın sadece mesleğinde bu kadar iyi olmak da değildi. Sen, onları kendinle karşılaştırıyordun. Babanı ve ağabeyini öldürdün, elinde yüklü bir miktarda para var, yurt dışında güzel bir hayat yaşıyorsun ama için yine de rahat değildi. Psikopat olmadığını, ruh sağlığının bozuk olmadığını sürekli kendine kanıtlamaya çalışıyordun."
Boğazımdaki yumru yutkunmamı engellerken çenemi sıkıyordum. İstanbul'un yüzündeki alaycı sırıtma silinmişti. Onun yerine anlayışlı bir şekilde gülümsüyordu ama yine de içimden bir ses niyeyse beni küçümsediğini söylüyordu. 'Senin hakkında her şeyi biliyorum, beni hafife alıyorsun, kiminle dans ettiğini bilmiyorsun.' kafasında bu cümleleri kurduğuna emindim ve içimdeki öfke gittikçe daha da artıyordu.
Haklı olabilirdi. Gerçekten onun nasıl bu kadar iyi olduğunu kabullenemiyordum belki de. İnanamıyordum. Hala da inanamıyorum. Beni kucağına alması ve yanında onca silah taşımasına rağmen sessizce ve hızlıca koşması, hareket etmesi kulağa mümkün gelmiyordu.
İstanbul elini kaldırıp kendisinden beklenilmeyecek bir nezaketle saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Elinin tersiyle yanağımı okşarken kafasını omzuna doğru eğmişti. Yüzündeki sevecen gülümseme çoğu insanı rahatlatırdı ama beni daha çok tedirgin ediyordu.
"Bana öfkelenme dedektif. Bu şehir, hep seni karşıma çıkardı. Yurt dışına gitmeden önce, yurt dışına gittikten sonra, yurt dışından döndüğünde hatta belki de ergenliğimde bile."
Elini yavaşça yanağımdan indirdiğinde içimde duygu karmaşası vardı. Ne hissettiğimi tam olarak anlayamıyordum. Ama İstanbul'un yeşil gözleri bana kilitlenmişti ve bu beni gittikçe daha fazla tedirgin ediyordu.
Dediği gibi neredeyse her şeyi biliyordu. Ama inanmak istemiyordum. Bunda da haklıydı ama ben haklı olduğuna bile inanmak istemiyordum. Sikeyim! Nasıl her şeyi bilebilirdi ki!? Beni takıntı haline mi getirmişti?
Bir anda ayağa kalktı.
"Acıktıysan mutfağa gidebilirsin dedektif. Çok güzel çorba ve tavuk sote yaptım. Yanında da pilav. Isıtıp yiyebilirsin. Ha ama yok, seni beklerim sen yapınca daha güzel oluyor dersen on beş dakikaya geliyorum."
Bir anda konuyu değiştirmesiyle kısa bir anlığına kafam karıştı. Sandalyeden kalkıp hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Ama her zamanki gibi ağzımı tutamamıştım.
"Sen normal değilsin."
"Hiçbir zaman normal olduğumu söylemedim dedektif. Daha doğrusu insanların 'normallik' anlayışına uyduğumu söylemedim."
"Hastasın."
İstanbul çapkınca sırıtıp göz kırptı.
"Ama sana."
Yüzümü buruşturarak odadan çıktığımda İstanbul arkamdan kahkahalarla gülüyordu.
"Ruh hastası herif. Psikopat."
Söylene söylene aşağıya indim. Mutfağa gidip bir bardak su içtim. Belimi tezgaha yaslarken kendi kendime 'Acaba İstanbul'u küçümsüyor muyum?' diye sordum. Çünkü kendisi küçümsenecek biri değildi. Gerçekten akıllıydı. Topluma sanki normal biriymiş gibi karışabiliyordu. Ama istediğini, istediği zaman elde de ediyordu. Ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu. Tavırları, duyguları, dedikleri sürekli aniden değişiyordu. Zaten bu yüzden bir deliydi.
Ve bir deliyi küçümsemek yapabileceğim en büyük aptallık olurdu.
𝄢 𝄢 𝄢