İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 37 · 11 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 37

Çöpteki Ceset

Susturucu olmasına rağmen kurşunların sesini duyabiliyordum. Kafamı endişeyle İstanbul'a çevirdim.

"Yanında silahın vardır herhalde."

Deri ceketini açıp içini gösterdiğinde gözlerim büyüdü. Ceketinin içi silahla doluydu. Kemerinde de bir tane vardı. Kaşlarım çatıldı.

"Yanında bu kadar silahı nasıl ses yapmadan ve dikkat çekmeden taşıyabiliyorsun?"

İstanbul kendini beğenmiş bir şekilde sırıttı.

"Ben sadece hızlı değilim dedektif. Aynı zamanda sessizim de."

Silahlardan bir tanesini çıkarıp bana verdi. Diğerini de kendi aldı.

"Çok mantıksız değil mi? Dün akşam geldiğimizde burada koruma yoktu."

"Çünkü ya bugün tekrardan piçlik yaptı ya da yapacak ki adamlarını her yere dikmiş."

Tiksinerek yüzümü buruşturdum.

"Ne yapacağız peki?"

"Kaçacağız tabi ki."

İstanbul elimden tutup koşarak merdivenlere yöneldiğinde ben de peşinden koşmaya başladım. Elimden tutup çekmese muhtemelen ona yetişemezdim. Merdivenleri resmen dörder dörder çıkıyordu.

"Nereye gidiyoruz?"

Aşağıdan bir gürültü geldiğinde eğilip merdiven boşluğundan aşağıya baktım. Bir sürü koruma elinde silahlarla yukarı çıkıyordu.

İstanbul bir anda beni çekip 16 numaralı dairenin içine soktu.

"Şu andan itibaren nefesinin sesi bile olmasın dedektif."

Salona girdiğimizde ikimiz de eski kanepenin arkasına geçtik.

"Kaç kişi olduklarını bilmiyoruz."

"Sus!"

İstanbul ateş etmek için hazırda beklerken tekrar bir gürültü koptu. En sonunda bir adamın sesi kulağıma doldu.

"Burada olmalılar!"

Ben nefesimi tutmuş beklerken kanepenin altından adama bakıyordum. Üç adam salonun etrafını dolaşıyordu. Bir tanesi bize doğru gelirken kafamı İstanbul'a çevirdim. Her an silahı ateşlemek için hazır ol da bekliyordu.

Adımlar daha da yaklaştığında daha fazla dayanamayıp kafamı çıkarttım ve adamın kafasına sıktım. Benim ardımdan İstanbul da kafasını çıkartıp sağdakine sıktı. Soldakine de ben sıktım. Silah seslerini duyan diğer adamlar ise doğrudan buraya geliyorlardı. O kadar yüksek seslilerdi ki koştuklarını buradan bile duyuyordum.

İstanbul elimden tutup hızlıca salonun balkona açılan kısmına çıktı. Aşağıya baktığını gördüğümde gözlerim büyüdü.

"Atlamayı aklının ucundan bile geçirme!"

Onun ölmesi beni mutlu ederdi elbet fakat ölmeyeceğini biliyordum. O buradan sağ salim çıkardı ama ben muhtemelen bir yerimi sakatlardım. Yerde hep çalılar ve büyümüş otlar vardı. Kesin aralarında dikenli olanlar da vardır. Hemen sol tarafımızda bir ağaç da bulunuyordu.

"Ucundan geçirmedim zaten dedektif."

İstanbul ağacın olduğu tarafa koşup balkonun paslanmış demirlerine çıktı.

"Dur!"

İstanbul ağaca atlayıp dalından tutunarak aşağıya atladığında hepsini saniyeler içinde yapmıştı. Onu ilk defa kaçarken görüyordum ve gerçekten de çok hızlıydı. Hem de üzerinde o kadar silah olmasına rağmen.

"Atla!"

"İkimiz de düşeriz, tutamazsın!"

Arkamdan büyük bir gümbürtü yükseldi. Balkonun camı kırılmıştı.

"Verda çabuk aşağıya atla!"

Daha fazla düşünmeden ben de demirlere çıktım ve kendimi aşağıya bıraktım. Refleks olarak gözlerimi kapatmıştım. Bana çok uzun gelen bir düşüşün ardından İstanbul beni yakalayabilmişti. Sandığım gibi düşmemiştik hatta İstanbul neredeyse kıpırdamamıştı bile.

Ben üstümdeki şoku atlatamamışken İstanbul koşmaya başladı. Bir elimi düşmemek için boynuna doladım.

"Sen nasıl bu kadar hızlı koşabiliyorsun ya!?"

Kucağında hem beni taşıyordu hem ceketinde de o kadar silahın ağırlığı vardı ki yanındaki silahların sadece onlardan ibaret olmadığına emindim. İstanbul gerçekten çok hızlıydı ve dediği gibi sessizdi de. Neden yakalayamadığımızı daha iyi anlıyor gibiydim.

Evin önüne geldiğimizde İstanbul sırtını duvara yasladı. Hala beni kucağından indirmemişti.

"Beni indirmeyi..."

"Sus."

Kafasını hafifçe eğip kapıya baktığında ne gördüğünü bilmiyordum. Ama arkamızdan gelen adım seslerini duyabiliyordum.

İstanbul etrafına baktı. Daha sonra bir yere kitlendi. Bakışlarını takip ettiğimde çöp konteynerına baktığını fark ettim. Hızlıca oraya doğru koşarken ne yapacağını anlamanın verdiği tiksintiyle yüzümü buruşturdum.

"Lütfen aynı şeyi düşünmüyor olalım."

Cümlem biter bitmez beni konteynerın içine attı. Hatta neredeyse fırlattı!

"Ben yanına gelmeden sakın çıkma!"

Kapağı da üstüme kapadığında karanlıkta, iğrenç kokuların ve yapış yapış bir şeylerin ortasında kalmıştım.

"Siktir siktir siktir."

Ben temizliğime ve bakımıma önem verirdim. Şu an resmen bir kabus yaşıyordum! Bir elimi burnuma götürüp kokuyu engellemeye çalıştım ama faydasızdı. Koku o kadar keskindi ki başka bir şey düşünemiyordum bile. Bu koku sadece tek bir şeye ait olamazdı. Bir sürü şeyin karışımıydı.

Hareket dahi edemiyordum ama saçlarımın hatta komple bütün vücudumun kirlendiğini hissedebiliyordum. Kahretsin! Ne biçim bir koku bu!? Tenimi bu pislikten arındırmak için kazımam gerekecekti.

Elimi burnumdan çekip silahımı kontrol ettim. Her ihtimale karşı havada hazır tutarken elimle üstünde yattığım şeyleri yoklamaya başladım. Hiçbir şey görmüyordum ama en azından hissederek tahmin edebilirdim.

Önce elime tüy yumağı gibi bir şey geldi. Ama yumuşak değildi. Sertti ve birbirine dolanmıştı. Saç olabilir miydi? Ama bu saç için çok fazlaydı.

Elimi başa bir şeye attığımda sanki mümkünmüş gibi daha çok yüzümü buruşturdum. Yumuşak ve ıslaktı. Pürüzlü bir şeydi ama ne olduğunu anlayamamıştım.

Dışarıdan silah sesleri geldiğinde yerimden sıçradım. İstanbul ne yapıyordu? Bana yanıma gelmeden hareket etmememi söylemişti ama kendisi neredeydi? Ne yapıyordu? Saklanıyor muydu yoksa adamları mı öldürüyordu? O kadar adamla tek başına savaşamazdı. Ki eminim Mert'in diğer adamları da yoldaydı.

Eğer İstanbul yakalanırsa muhtemelen Mert onu yaşatmazdı. Bu da benim işime gelirdi. İstanbul yakalandıktan sonra buradan tek başıma kaçar giderdim. Kurtulmuş olurdum. Ayrıca geçmişim de benimle birlikte güvende olurdu. Psikopat bir katil de artık elini kolunu sallaya sallaya ortalarda dolanamazdı.

Çöpün içinde resmen uzanmama rağmen yüzümde bir gülümseme oluştu. Tanrım, tek dileğim İstanbul'un Mert tarafından yakalanması. Mert, İstanbul'u öldürdükten sonra onun işine de bizzat ben bakacaktım. Mert'i hapse atmak için gereken kanıtları bulup kariyerimde de yükselebilirdim. Ve bir pislik daha hapsi boylamış olurdu.

Tanrım lütfen İstanbul yakalansın, lütfen!

Silahı elimden indirmeden havada tutmaya devam ettim. Elim çöpte dolaşırken parmaklarımda ıslak ve yapış yapış bir sıvı hissettim. Parmaklarımı burnuma götürüp kokladığımda resmen öğürdüm.

"Sikeyim!"

Kusmamak için kendimi zor tuttum. Lanet olası çöpün kokusu bu iğrenç şeyden kaynaklanıyordu. Fakat ne olduğunu bir türlü çözemiyordum. Burnumu kırıştırdım. Resmen radyoaktif atık gibiydi. İnsanı zehirliyordu.

Bu yapış yapış şeyden kurtulmaya çalıştım ama bir türlü beceremedim. Sanırım daha fazla elimi çöpte dolaştırmasam iyi olurdu. Yeterince kirlenmiştim zaten. Kim bilir saçlarım ne haldeydi? Şu İstanbul bir yakalansın, ben buradan bir çıkayım neler yapacağım neler! Tabi daha birkaç saat burada kalacağım anlamına geliyordu ve bu pek de iç açıcı değildi. Yine de sonsuza dek kurtulacağımı düşünürsek buna değerdi.

Silah seslerinin kesildiğini fark ettim. Acaba İstanbul yakalanmış mıydı?

Yaklaşık üç dakika sonra çöpün kapağı açıldı. Işıktan dolayı gözlerim kamaşırken yüzümü buruşturdum. İstanbul'un yeşil gözlerini gördüğümde ister istemez hayal kırıklığına uğradığımı hissettim. Silahı yavaş yavaş indirirken İstanbul'un gözleri büyümüştü. Onu ilk defa bu kadar şaşkın gördüğüm için kaşlarım çatıldı.

"Ne oldu?"

Sorumla beraber bakışları çöpün içinde gezindiğinde ben de çöpe çevirdim bakışlarımı. Ve benim gözlerim kesinlikle İstanbul'un gözlerinden daha çok büyümüştü. Ayrıca ağzımda şaşkınlıkla açılmıştı. Siktir!

"Gerçekten siktir. Lanet olsun!"

İstanbul ellerini saçlarından geçirirken dışımdan konuştuğumun farkında bile değildim. Hızlıca çöpten çıktım. Ayağım takıldı ve tökezledim. Kıyafetlerime baktım. Her yerim kan olmuştu ve yapış yapıştım. Parmağıma baktığımda yapış yapış olan şeyin kan olduğunu gördüm. Çöpe tekrar baktığımda midemin bulandığını hissettim. Dışarıda bile olsam sanki temiz havayı alamıyordum. Çöpteki koku bir anda daha da keskinleşmişti sanki.

Bir elim karnıma gitti. İçimdekileri daha fazla tutamadım. Dizlerimin üstüne çöküp midemdeki her şeyi çıkarmaya başladığımda İstanbul hemen yanıma çökmüştü.

"Dedektif!"

Saçlarımı toplayıp bir elini alnıma koyarken ben kusmaya devam ediyordum. Gözlerim dolmuştu hatta yanaklarımdan göz yaşlarım süzülüyordu. Az önceki görüntü aklıma geldikçe kusma isteğim daha da artıyordu.

Resmen bir cesedin üstüne yatmıştım.

Bütün vücudu parçalanmış, yüzü oyulmuş, organları bir tarafa saçılmış, tanınmaz hale gelmiş bir kadının üstüne yatmıştım.

Midemde hiçbir şey kalmamıştı ama yine de birkaç kez daha öğürdüm. Derin nefesler almaya çalışırken ağzımı silmek istedim ama kan olmuş kolumu kullanamazdım. Bunu düşünmek daha da kötü hissettirirken İstanbul hissetmiş gibi kendi koluyla ağzımı sildi.

Kafamı kaldırıp beni dik bir konuma getirdiğinde hala midem bulanıyordu ve başım dönüyordu.

"Çok özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim. O an... fark edemedim."

İstanbul endişeli gözlerle bana bakarken elimi kaldırıp iki yana salladım. Az önceki görüntüyü hafızamdan tamamen silmek istiyordum.

İstanbul saçlarımı bıraktığında birbirine yapışmış tutamlar yüzüme geldi. Kafamı sallayıp o tutamlar geriye attım. Kendine gel Verda. Derin nefes al Verda. Sen bir dedektifsin Verda.

Kendimi toparlamaya çalıştım. İstanbul kolumdan tutup ayağa kalkmamda yardımcı oldu. Bakışlarım hiç istemesem de çöpü buldu. Bakmam gerekiyordu. Cesedi incelemem gerekiyordu. Bir patolog değildim belki ama gözle görülür çok fazla... şey vardı. Ve benim bakmam gerekiyordu.

Çöpe doğru bir adım attığımda İstanbul buna engel oldu.

"Gitmemiz lazım."

Aklıma nerede olduğumuz dank etti. Mert'in adamlarından kaçıyorduk. Daha doğrusu kaçmıştık. Cesede o kadar odaklanmıştım ki her şeyi unutmuştum. Elime gelen yumak gibi şeyi hatırladım. O gerçekten saçtı.

"Olmaz." Kafamı iki yana salladım. Dik durmaya özen gösterdim. "Benim bu cesedi incelemem lazım."

"Buna vaktimiz yok dedektif."

"Ben iyiyim."

"Konu senin iyi ya da kötü olman değil. Mert'in diğer adamları yolda."

Kafamı zorlukla çöpten ayırıp İstanbul'a çevirdim. Nefesini kontrol altına almaya çalışıyordu. Saçları dağılmıştı ve terlemişti. Gözlerindeki endişeyi gizlemeye çalışsa da pek başarılı olamıyordu.

"Gitmemiz lazım. Sonra tekrar geleceğiz."

"Gelemeyiz. Mert daha sıkı önlem alacak. Cesedi yok edecek."

İstanbul'un elinden kurtulup çöpe iki büyük adım attım. Derin bir nefes alıp kafamı eğdiğimde yüzümü buruşturdum. Uzun saçlarından ve ne kadar parçalanmış olsa da kadın olduğu belliydi. Çırılçıplaktı. Yüzü gerçekten de oyulmuştu. Midesi ve genital bölgesi parçalanmıştı. Organları dışarı çıkmıştı. Kolları ve bacakları kırılmıştı çünkü çok garip bir şekilde dik, eğri ya da katlanmış duruyorlardı. Öylesine çöpe fırlatıldığı belliydi. Elime gelen pürüzlü ve ıslak şey ise zavallı kadının bağırsağıydı.

Ben az önce hem bu kadının hem de organlarının üstünde yatmıştım.

Bu cümle beynimde tekrar ettikçe içim daha da kötü oluyordu. Gözlerim dolduğunda yukarı baktım. Yine de yanaklarımdan birkaç damla süzülmüştü.

Bu nasıl bir vahşetti? Bunu neden yapmıştı? Ne istemişti ki? Bunu yapınca eline ne geçmişti? Zevk mi almıştı? Onun acı çekmesine kahkahalarla gülmüş müydü?

Gözümde sahneler canlanırken daha fazla çöpe yakın duramadım. Geri geri birkaç adım attım ve çöpten uzaklaşmaya çalıştım. Fakat ne kadar geriye gidersem gideyim gözümün önündeki görüntüler gitmiyordu. Ayakta durmakta bile zorlanıyordum. Daha önce hiç böyle bir ceset görmemiştim.

Aklıma diğer kurbanlar geldi. Bu Mert'in en büyük işkencesiydi belki de. Ortadan kaybolan son kız. Bu kız o muydu?

"Gitmeliyiz dedektif."

"Bu kaçırılan son kız olabilir." Boğazımdaki yumruyu gidermek için yutkundum. "Yüzü tanınmıyor ama olabilir."

Ben bakışlarımı çöpten ayıramazken hala nasıl olur da bir cesedin üzerinde yatabildiğimi anlayamıyordum. Nasıl fark edememiştim ki?

İstanbul bana doğru gelip beni kucağına aldığında sesimi çıkarmadım. Kendimi koşabilecek kadar iyi hissetmiyordum. Her davaya soğukkanlılıkla yaklaşırdım. Cesetlerin görüntüsü ne kadar beni etkilese de bunu asla dışarıya yansıtmazdım. Fakat bu duygularıma hakim olamayacak kadar korkunçtu.

İstanbul bir dakika gibi bir sürede arabaya koşmuştu. Beni yere indirip kapımı açtı. Oturup emniyet kemerimi dalgın dalgın bağladım. İstanbul sürücü koltuğuna geçti ve arabayı hızlıca çalıştırdı.

O arabayı sürebileceği kadar sürerken benim gözlerim bu sefer ellerimde kitlendi. Her yerimde kan olduğu gibi ellerimde de kan vardı. Tekrar midemin kalktığını hissettiğimde kafamı yukarı kaldırdım.

Kız acı çekmişti. Eğer kaçırılan son kız o ise, ki çok büyük ihtimalle öyle, daha on dokuz yaşındaydı. Doğum gününü kutlamak istemişti sadece. Erkek arkadaşıyla birlikte belki de romantik bir doğum günü kutlayacaktı.

Peki kızın annesi? Babası? Ailesi? Arkadaşları? Sevgilisi? Onlar cesedi gördüklerinde ne diyeceklerdi? Annesi kızını tanıyamayacaktı. Babası kızının o halde olduğunu, o şekilde öldürüldüğünü kabullenemeyecekti. Sevgilisi belki de kendini suçlayacaktı. Arkadaşları onu kurtaramadıkları için mahvolacaklardı.

Kızla empati yaptıkça içim daha da acıyordu. Mert denen puşt neden onu öldürmüştü? Niye bu kadar acı çektirmişti? Kız öldükten sonra bile işkence yapmaya devam etmişti. Ve sonra da sanki bir kağıt parçasıymış gibi çöpe fırlatıp gitmişti.

"Orospu çocuğu."

Ağzımdan dökülen iki kelime Mert'i tarif etmeye yetmezdi. Hiçbir kelime tarif etmeye yetmezdi.

"Sırası değil, biliyorum ama ne demek istediğimi anlamaya başladın mı dedektif?"

İstanbul'un sorusuyla kafamı ona çevirdim ama yüzüne bakmıyordum. Sadece direksiyonu sıkmaktan boğumları beyazlaşmış ellerine bakıyordum.

"Kadın cinayetleri arttı. Artmaya da devam ediyor. Ve bunların çoğu araştırılmıyor. Es geçiliyor. Ya da ortaya çıkmasın diye para verip susturuyorlar. Ortaya çıksa bile suçlu cezasını çekmiyor."

"Şu anda bunları duymak istemiyorum."

"Duy. Duymak zorundasın! Sen duymadığın için, o duymadığı için o kızcağız öldürüldü!"

Nefes alamadığımı hissediyordum ama İstanbul konuşmaya devam etti. Dişlerini sıkarak konuşuyordu ve neredeyse bağırıyordu.

"O kızın hiçbir suçu yoktu. Ona çok iyi bakan bir ailesi, eğlenceli bir arkadaş ortamı, onu gerçekten seven bir sevgilisi, güzel bir hayatı vardı. O kız yaşadığı acının onda birini bile hak etmedi. Ama onun sesini kimse duymuyor! Attığı çığlıkları kimse umursamıyor!"

İstanbul arabayı sertçe sola kırdığında bedenim sağa doğru kaymıştı. Tepki gösterecek kadar iyi hissetmiyordum kendimi.

"O kız vahşi bir şekilde öldürüldü ve katili dışarıda elini kolunu sallaya sallaya gezmeye devam ediyor! Bu kız son mu sanıyorsun? Başka masum çocukları da kaçıracak! Onları da öldürecek! Bir ailenin evine daha ateş düşürecek!"

Araba sertçe durduğunda öne savruldum. İstanbul'un bana baktığını hissediyordum.

"İşte bu yüzden öldürüyorum. Çoğu cinayetten sizin haberiniz bile olmuyor. Siz adaleti sağlayamıyorsunuz. Bu yüzden kendi adaletim ve kendi kurallarım var. Hani diyorsun ya, ölüm onlar için bir kurtuluş, diye. Hayır. Asıl dört duvar arasında, sabah akşam yemek yiyebildiği, su içebildiği, rahat rahat uyuyabildiği ve kendi gibi bir sürü insanın arasında olması onun için bir kurtuluş."

Arkamızdan korna çalındığında İstanbul tekrar arabayı son sürat kullanmaya başladı.

"Sen ne dersen de dedektif. O kızın ve onun gibi bir sürü kadının, çocuğun, hayvanın yaşadıkları benim adalet anlayışıma uymuyor. Ve benim kendi adalet anlayışım önce bu şehre daha sonra da bütün ülkede işleyene kadar durmayacağım. Ya korkuyla akıllanıp duracaklar ya da ben hepsini usanmadan, sıkılmadan, üşenmeden hak ettikleri şekilde öldüreceğim."

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.