"Bizi öldürdün!"
Ağabeyim karşımda bana bağırırken ben hareket edemiyordum.
"Hapiste yatmayı hak ediyorsun!"
"O kaltak anan gibisin sende!"
Yanına babam da gelmişti. O tenha sokaktaydık. Ağabeyimle babamın arkasında onları öldürmeme yardımcı olan yaşlı adam duruyordu. Yaşlı adamın yanında da elinde siyah çantayla bekleyen koruması.
"Asıl ölmeyi hak eden sendin!"
"Sen de annen de her dayağı hak ediyorsunuz!"
İkisi de üstüme gelmeye başladığında hareket edemiyordum. Ne hissettiğimi bile bilmiyordum. Sadece izliyordum.
İkisi bana doğru gelirken bir anda durdular. İkisi de dengelerini kaybedip yere düştüğünde sonunda hareket edebilmiştim. Şokla iki adım geriye çekildiğimde ikisinin de vurulduğunu gördüm. Kafamı kaldırıp kimin yaptığına baktığımda elinde siyah çantayı tutan koruma, şimdi bir elinde de silah tutuyordu. Kolunu öne doğru uzatmıştı. Korumanın yüzünü tam seçemiyordum.
"Geçmişinden pişman olursan, geleceğin olmaz küçük."
Yaşlı adam ağzını açmamıştı ama sesi beynimde yankılanmıştı. Daha sonra onun sesine bir başka ses karıştı.
"Dedektif!"
Kaşlarım çatıldı. Etrafıma baktım ama kimseyi göremedim.
"Dedektif, kendine gel!"
Ses çok tanıdıktı. Kafamı arkaya çevirip geldiğim köşeye baktığımda bu sefer siyahlar içinde bir adam gördüm. Yüzü yoktu.
"Dedektif!"
Bir anda sarsılarak gözlerim açıldığında nefes nefese etrafıma baktım. Gördüğüm ilk kişi İstanbul'un yeşil gözleri olduğunda korkuyla omuzlarımdaki ellerini ittirdim.
"Uzak dur benden!"
"Tamam, sakin ol."
Sesi sanki az önce bağırmış gibi değildi. Daha sakin ve küçük bir çocukla konuşur gibiydim. Ben nefesimi düzene sokmaya çalışırken yüzüme yapışan saçlarımı elimle itekledim.
"Kabus gördün dedektif. Su ister misin?"
Kafamı iki yana salladım. Uyandıktan hemen sonra su içmekten nefret ederdim. Boş mideme inen su midemde çalkanır ve midemi bulandırırdı.
"Saat kaç?"
"Beş buçuk. Daha fazla uyumanı isterdim ama eğer geç kalırsak beni öldüreceğinden korktum."
İstanbul sırıtırken benim aklım direkt rüyama gitmişti. Bakışlarım yorganı bulduğunda rüyamı gözümün önüne getirmeye çalışıyordum. İstanbul yatağın ucuna oturup kaşlarını hafifçe çatarak bana baktı.
"Kabusunu anlatmak ister misin dedektif?"
Dik dik suratına bakarken içimden ona anlatmayı geçirdim. Fakat bunun yerine alayla sırıttım.
"Niye? Rüyamı mı yorumlayacaksın?"
"Kim bilir? Belki de İstanbul'un en iyi falcısıyımdır dedektif."
"O zaman bir gün Türk kahvesini içerken bana hatırlat da fincanımı sana vereyim. Belki senden ne zaman kurtulacağımı görürsün."
Bana ayıplayarak baktı.
"Cıks cıks cıks, ben burada sana yardımcı olmaya çalışıyorum, sense hala benden kurtulma peşindesin." Bir elini kalbine götürdü. "Bari bunu yüzüme söyleme de minnoş kalbim kırılmasın."
Kendimi tutamayıp kahkaha attım.
"Senin mi kalbin minnoş? Tabi canım, pamuk gibi senin kalbin."
İstanbul sırıtırken ben ayağa kalktım. Gardıroba doğru yürürken bir andan da İstanbul'la konuşuyordum.
"Hazırlanmam gerekiyor. Çık artık. Ayrıca kahvaltı yapmaya vaktimiz olmayacağına göre atıştırmalık bir şeyler hazırlasan iyi olur."
Koyu kırmızı ve boğazlı kazağı aldım. Dar ve inceydi. Kazağın altına da siyah bir pantolon aldım. İkisini de yatağa bırakırken hala oturan İstanbul'a çevirdim başımı.
"Neyi bekliyorsun?"
"Bence kalmam da bir sıkıntı yok."
Muzipçe sırıtırken ona yüzümü buruşturdum.
"Siktir git."
"Ağzın çok bozuk dedektif. Güzelce söylesen giderdim zaten."
Ayaklanıp kapıya yürürken arkasından bağırdım.
"Zaten söyledim!"
İstanbul kapıyı kapattığında gözlerimi devirerek banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkarken hala rüyamı düşünüyordum. Ağabeyimle babamın bağırmasından ziyade yaşlı adamın dedikleri beynimde yankılanıyordu.
"Geçmişinden pişman olursan, geleceğin olmaz küçük."
Pişman değildim zaten. Eğer o gün babamla ağabeyimi öldürseydim değil bir meslek sahibi olmayı, okul bile okuyamazdım. Şu an başarılı bir dedektiftim. Yurt dışında eğitim almış ve yaşamıştım. Bu biraz da o yaşlı adamın verdiği para sayesinde olmuştu ama yine de her şeyin başında babamla ağabeyimi öldürmem vardı.
Aslında hiçbir zaman ağabeyimi öldürmek istememiştim. Sadece babamı. Ama o bir anda ortaya çıkmıştı ve ben onu da öldürmüştüm. Pişman mıyım? Hayır. Ama bana bir baba ve ağabey sevgisi yaşatmadıkları için onlara hem üzgün hem de sinirliydim.
Banyodan çıkarken geçmişimi ve rüyamı gözden geçirdim. Yaşlı adamın da dediği gibi bu sır sadece benim ve onun arasında kalmıştı. Kimseye söylememiştim. Annemin ilk öğrendiğinde verdiği tepkiden dolayı ne kadar vicdan azabı çeksem de ona bile söylememiştim. Zaten eğer söyleseydim çoktan hapsi boylamış olurdum. Annem kesinlikle beni ihbar ederdi. Sevmediği için değil. Ne kadar kızı da olsam bir katildim ve cezamı çekmem gerekiyordu.
Üstümdeki kıyafetleri çıkarıp yataktakileri giyerken ister istemez kendimi İstanbul bile karşılaştırmaya başladım. İkimiz de katildik. İkimiz de elimizi kolumuzu sallaya sallaya dışarıda geziyorduk. Nedenleri boş verip objektif olarak baktığınızda durum buydu. Beni katil olmaya iten onlardı ama ben sonrasında bir dedektif olup adalet için çalışmaya başlamıştım. Onu katil olmaya ne itmişti bilmiyordum ama o, kendi adaleti için çalışıyordu.
Saçlarımı tarayıp at kuyruğu yaptım. Aynada kendime bakıp omuzlarımı dikleştirdim. Ben İstanbul'dan farklıydım. Onunla kendimi kıyaslamam çok saçmaydı. O sadistin tekiydi.
Boynumu çıtlatıp rüyayı ve geçmişimi düşünmemeye çalıştım. Olan on sene önce olmuştu ve ben de seneler önce bu olayı aşmıştım. On sene öncesiyle ilgili kafama takacağım bir şey varsa o da İstanbul'un bunu nasıl bildiğiydi.
Odadan çıkıp salona geldiğimde İstanbul oturmuş telefonuna bakıyordu. Arkasından neye baktığını görmek için sessiz bir adım atmıştım ki telefonun ekranını kapattı. Kafasını bana çevirip gülümsedi.
"Hazırsın galiba dedektif?"
"Hazırım."
Ayağa kalkıp elindeki poşeti bana verdi.
"Arabada yersin dedektif."
Poşeti alırken kaşlarımla onu işaret ettim.
"Sen?"
"Bu saatte yemek yiyemem ben dedektif."
Kapıyı açıp önden gitmem için beklediğinde bu sefer herhangi bir tepki vermeden ilerledim. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledi. Bahçeyi geçip arabaya bindiğimizde kemerimi takıp poşetin içinden sandviçi çıkardım. Arabaya dökülmesin diye poşetin içine uzanarak yerken bir andan da daha aydınlanmamış gökyüzünü seyrediyordum. İki saate güneş doğacaktı. Belki gün batımını görebilirdim. Şu an düşündüğüm şeyin gün batımı olması pek de olması gereken değildi ama o sokağa gidene kadar kafamı dağıtmak istiyordum.
"Beğendin mi dedektif?"
İstanbul'un sorusuyla kafamı salladım.
"Güzel." Zaten bir sandviçin tadı en fazla ne kadar farklı olabilirdi ki?
"Doymazsan söyle, dönüştü de bir şeyler alırım dedektif."
"Gerek yok."
Sandviçi bitirdiğimde poşeti buruşturdum. Ağzımı temizleyip göz ucuyla İstanbul'a baktım. Yola konsantre olmuştu.
"Benim hakkımda ne biliyorsun?"
Ani sorumla kafasını bana çevirdi.
"Neden sordun dedektif?"
"Bana benim hakkımda çoğu şeyi bildiğini hatta beni benden daha iyi tanıdığını söyledin. Merak ediyorum. Ne biliyorsun? On sene önceki olay değil sadece. Başka ne biliyorsun?"
"Sayamayacağım kadar fazla."
"Bu bir cevap değil."
"Aslında çok güzel bir cevap dedektif."
"Ama benim istediğim bir cevap değil."
İstanbul sessiz kalırken üstüne gitmeye devam ettim.
"Bana iyi davranıyorsun, şu hareketlerine bakılırsa beni önemsiyorsun ve ben bunun sadece işine yaradığım için olmadığını biliyorum. Niye beni bu kadar araştırdın?" Aklıma gelenlerle hızlı hızlı sormaya devam ettim.
"Bana benimle aynı eğitimleri aldığını söyledin. Sen de mi dedektiftin? Ya da bir mafyanın elinde mi büyüdün? Sen benim hakkımda madem bu kadar çok şey biliyorsun ama ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum."
"Bilmen de gerekmiyor dedektif. Sana nazik davranıyor olmam tepeme çıkabileceğin anlamına gelmez. Ben seni çok iyi tanıyorum çünkü kaçıracağım insanı araştırırım. Rehin aldığım birinin her şeyini bilmeliyim ki ona göre önlem alayım. Ama sen benim hakkımda hiçbir şey bilmek zorunda değilsin."
Cümleleri gibi sert olan ses tonu tek kaşımı kaldırmama neden oldu.
"Senin için her şey karşılıklı değil mi?"
"İşime gelen her şey karşılıklı."
Tam tekrar ağzımı açacaktım ki İstanbul lafı ağzıma tıktı.
"Daha fazla o güzel çeneni yorma dedektif. Çünkü benden hiçbir şey öğrenemeyeceksin."
İzle de gör bakalım.
Yolun geri kalanında sessizliğimi korudum. İstanbul arabayı daha önce park ettiği yere çekince kemerimi çıkardım. Arabadan indiğimde soğuk hava yüzüme vurmuştu. İçim titrediğinde montuma daha çok sarıldım.
"Eldiven almışsındır umarım?"
"Tabi ki."
İstanbul sırıtarak elini cebinden çıkarıp eldivenleri gösterdi. Kafamı salladığımda İstanbul önüme geçti. Kaşlarımı çatıp yanına doğru ilerledim.
"Arkamda kal dedektif."
"Şu an bir tehlike yok."
"Her zaman tehlike vardır dedektif. Burası hala o şerefsizin mekanı. Hala adamları cirit atıyor."
"İşimi düzgün yapmamı engelliyorsun."
"Arkamda. Kal. Dedektif."
Kelimeleri üstüne basa basa söylediğinde göz devirdim. Gerçekten ensesine bir tane patlatmak istiyordum.
Ara sokaktan çıkıp terk edilmiş mahalleye girdiğimizde hemen evlere şöyle bir göz attım. Ve gözüme kestirdiğim ilk eve doğru hızlı hızlı ilerledim. İstanbul önüne geçtiğim için homurdanırken onu umursamadan devam ettim. Evin kapısının önüne geldiğimde bir elimi İstanbul'a uzattım. Cebindeki eldivenleri bana verdiğinde hemen onları elime geçirip kapıyı ittirdim. Kolayca açılmıştı.
İçeriye girdiğimde burnuma ilk küf kokusu geldi. Neyse ki daha kötü kokulara alışkındım.
"Gerçekten yedi katlı bu binanın her yerini gezecek miyiz dedektif? Hem de bunu diğer evler için de yapmak istiyorsun."
"Eğer tek başıma değil de bir ekiple olsaydı daha hızlı olurdu. Ama evet, çoğu evi bu şekilde arayacağım."
"Vaktimizin değerli olduğunu söylemiştin dedektif."
"Ve sen de tüm zamanların bizim olduğunu söylemiştin."
"Benim için hava hoş. Ben seni düşünüyorum."
"Ah canım, lütfen beni bu kadar kafana takma."
Merdivenlerden aşağıya inip bodrum kata indim.
"Işık."
İstanbul telefonun ışığını açtığında telefonu elinden kaptım. Etrafa bakarken farklı bir şey görmeyi umdum ama yoktu. Karşımda sadece su vanaları vardı. Karşı odada ise elektrik. Odaya girmeyi göze alamazdım. Kaçak olabilirdi.
Bodrumda bir şey bulamayınca merdivenlerden çıkıp birinci kattaki 1 numaralı daireye girdim. Kapısını zor da olsa açabilmiştim. İçerisi dağınık ve pisti. Her yer tozdu.
Evi gezerken eski ev sahiplerinden eşyalar olduğunu gördüm. Tablolar, resimler, çerçeveletilmiş fotoğraflar. Hepsi tozla kaplıydı. Tavanda örümcek ağları da vardı. Sanki yıllardır burada kimse yok gibiydi ama ev sahipleri neden eşyalarını burada bırakmıştı ki?
Ben evi gezerken İstanbul sıkılgan bir şekilde peşimden geliyordu. Sonra da bana, senin için ben araştırırım, diyor. Bu umursamazlıkla ne halt bulabilecek acaba?
Salona girdiğimde her yer her yerdeydi. Sanki bir boğuşma olmuş gibi koltuklar itilmiş, eşyalar yere düşmüş ve ortalık fena halde dağılmıştı. Bu görüntü kaşlarımı çatmama sebep oldu.
Koltuğa doğru ilerledim ve kılıfları incelemeye başladım. Yastıkları kaldırıp altına baktım. Bulduğum sarı saç telini iki parmağımla Istanbul'a uzattım.
"Eğer DNA sonucuna kadar erişip beni suçlu gösterebiliyorsan herhalde bu saç telinin de kimse ait olduğunu bulabilirsin, değil mi İstanbul?"
"Laf sokmaktan keyif mi alıyorsun dedektif?" derken yine de itiraz etmeden saç telini eldivenli eliyle almıştı. Cebinden küçük bir poşet çıkarıp içine koydu. Pekala, baya tedarikli gelmişti anlaşılan. Bu hoşuma gitmişti.
"Sadece sana laf sokmaktan."
İstanbul yüzsüz yüzsüz sırıttı.
"Tek olduğumu bilmek güzel."
Gözlerimi devirip yere eğildim. Vazonun kırılmış parçalarını elime alıp yüzüme yaklaştırdım. Cam parçalarına baktığımda çok fazla uzağa gitmemişti. Bu da demek oluyor ki birisine fırlatılmamış, bir kargaşanın içinde yere düşüp kırılmıştı. Tabi eğer sonradan bir şekilde yerleri değişmediyse.
"Bir arbede yaşanmış. Buranın bu kadar dağılması normal değil. Özellikle dağıldıktan sonra toplanmaması hiç normal değil. Evde hala kalanların fotoğrafları olduğu düşünülürse buradan taşınmamışlar. Burayı terk etmişler. Ya da terk etmeye zorlanmışlar."
Ben sesli düşünürken İstanbul da yere eğildi.
"Bütün mahalleyi burayı terk etmek için zorlamış olabileceklerini mi düşünüyorsun dedektif?"
"Bilmiyorum. Ama olabilir. Dediğin gibi burası Mert'in mekanı ve kimsenin bilmesini istemiyor. Ama bir yandan da bu hareketi oldukça dikkat çekerdi. Yani bir sürü insan koskoca mahalleyi terk ediyor ve hiç kimse sorun çıkarmıyor. Hatta kimsenin haberi yok."
"Ya da var ama susuyorlar."
"Zannetmiyorum. Mahalle terk edilmiş. Kim gerçeği bilip de susacak? Ama mahalleyi terk edenlerden biri illa ki bunu haberlerde anlatmalıydı. Koca bir mahalleyi nasıl susturmayı başardılar ki?"
"İki ihtimal var. Birincisi parayla susturmuş olabilirler ama Mert'in herkese o kadar para dağıtacağını zannetmiyorum. İkincisi ise insanları direkt öldürmüşler."
Kafamı yerden kaldırıp İstanbul'a baktığımda sinirli olduğunu gördüm. Sen de bir katilsin ve insanları öldürüyorsun, demek istedim ama son anda çeneme hakim oldum.
"Bunu anlamanın bir yolu da o saç teli. Eğer kime ait olduğunu bulursak yaşayıp yaşamadığını öğreniriz ve ona göre ilerleriz."
Evin geri kalanını hızlı ama dikkatli bir şekilde araştırdım. Daireleri tek tek gezerken saatler geçmişti. Tıpkı 1 numaralı daire gibi diğerleri de dağınık, ansızın terk edilmiş ve arbede yaşanmıştı. 12 numarada bir kolye bulmuştuk. Dolabın altından çıkmıştı. Her ihtimale karşı onu yanıma almıştım. Fakat başka hiçbir şey yoktu.
Apartmandan çıktığımızda çevremizdeki evlere baktım. Bazı evlerin kapısı yoktu.
"Kapısı olanlara gireceğiz. Mert kapısı olmayan bir evi kullanacak kadar salak değil. Ayrıca muhtemelen kendi evine en uzak olanı seçmiştir. Çünkü bir gün yakalanma ihtimaline karşı yeterince olay yerine uzak olmak istemiştir."
"Ya da kendisine en yakın olanı seçmiştir ki bir haber geldiğinde hızlıca orayı boşaltıp temizleyebilsin."
Tamam, bu da mantıklıydı.
"Evlerin hepsine girerek vakit kaybederiz dedektif. Muhtemelen bütün evler harap halde. Görgü tanığı da yok. Zaman kaybı."
İçimden bir ses İstanbul'a katılıyordu ama içimdeki bir başka ses ise bu evlerde bir şeyler olduğunu söylüyordu. Eğer hepsi bu ev gibiyse neden bu haldeydi? İnsanlar neden evlerini terk etmişlerdi? Hem yanlarına hiçbir şey almadan! İstanbul'un dediği gibi öldürülmüşler miydi? Ama neden?
"Yarın Mert ile konuşmam lazım. Onu bir şekilde evden çıkarmalıyız." Kafamı İstanbul'a çevirdim. "Mert'in evini de detaylı araştırmak istiyorum."
"Evin her yerinde kameralar var."
"Daha önce etkisiz hale getirmiştin."
"Bir süreliğine. Mert'in sistemi çok kuvvetli dedektif. Eğer sistem içeride olduğumu hissederse kendini devre dışı bırakır ve Mert'e mesaj gider. Ya da onun köpeklerinden birine."
"Birkaç dakika bana yeter. Sen yeter ki..."
Bir anda etrafımızdan hızlı bir şey geçtiğinde konuşmam yarım kaldı. Kafamı çevirdiğimde yerde küçük bir delik açılmıştı.
"Siktir!"
İstanbul hızlıca elimden tutup az önce çıktığımız binanın içine koştu.
"Ne oluyor?"
"Galiba yakalandık dedektif."
𝄢𝄢𝄢