İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 35 · 10 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 35

Kurnaz Dedektif

Eve geldiğimizde hiçbir şey söylemeden hatta neredeyse hiçbir yere bakmadan direkt odama gittim. Üstümdekileri çıkarıp makyajımı temizledim. Pijamalarımı giyip yatağa oturdum. Düşün Verda, düşün.

Odayı zaten altını üstüne getirmiştim fakat diğer odalar duruyordu. İstanbul'a yakalanmadan odaları gezmem gerekiyordu. Ama bu nedense pek de mümkün değilmiş gibi geliyordu. Bir manyağın elinde esirdim. Evde kamera olabilirdi. Dinleme cihazı bile olabilirdi. Bunu riske atamazdım. Eğer İstanbul beni yakalarsa her şey başa sarardı. Bana güvenmesi gerekiyordu ama bunun için önce benim ona güvenmem gerekiyordu. Benim ona güvendiğimi gördükçe o da bana güvenecekti. Ama benim ona güvenmem imkansıza yakındı.

Onun isteğiyle olması gerekiyordu. Ne yapıyorsam önce onun istemesi ve bana izin vermesi gerekiyordu. Bu şekilde hem ben istediğimi elde edebilirdim hem de İstanbul'u ayakta uyutabilirdim. Onun yanında gardımı indirmiş gibi yapacaktım.

Aslında bu planı sürekli kafamda kurguluyordum ama bir türlü harekete geçiremiyordum. İstanbul bütün ayarlarımızı bozuyordu. Yanındayken diken üstündeymiş gibi hissediyordum. Ayrıca beni geriyordu da. Yüzüne baktıkça aklıma sürekli ceset görüntüleri geliyordu. Adam resmen buram buram kan kokuyordu. Bu da yetmezmiş gibi kendisi özellikle üstüme gelip beni sinir ediyordu. Benim sinirlenmem onun eğlence kaynağıydı.

Neden beni seçtiğini bilmiyordum ama öğrenmeye kararlıydım. Benimle aynı eğitimi aldığını bu yüzden de numaralarımın işe yaramayacağını söylemişti. O da geçmişinde bir dedektif miydi? Ya da belki de yer altında, mafyaların yanında eğitim almıştı ve benimkine benziyordu.

Kafamı iki yana salladım. Bunların cevabını nasılsa bulacaktım. Planım az çok kafada oturmuştu zaten. İstanbul'un bana güvenmesi için yapmam gereken bir diğer şey ise görevleri en kısa sürede bitirmekti. Mert'e odaklanmalıydım.

Akşamı gözden geçirecek olursak Mert kesinlikle yeğenine çok değer veriyordu. Onu fazlasıyla seviyordu ama bu sevgi gerçek mi yoksa kafasında pis düşünceler kurduğundan mı bilemiyordum.

Mert'in yeğenine olan düşkünlüğünü kullanabilirdim. Bu akşam, onu son kez gördüğüm akşam değildi. Yeğeni gibi davranacaksam eğer, ona istediğim birçok şeyi yaptırabilirdim. Kendi kişisel meselem için bile kullanabilirdim.

Mert başta dışarıya çıkmak istememişti. Benim onu gaza getirmemle dışarı çıkmıştı. Anlaşılan yaşlanmak istemiyordu. Yaşlanmaktan korkuyordu. Ama bana koltuktan kalkmamasının özel bir çabası varmış gibi geliyordu. Hatta salona ilk girdiğimizde bizi o koltuktan uzak, diğer koltuğa yönlendirmişti. O koltukta bir şey vardı. Ama her yerini aramama rağmen hiçbir şey bulamamıştım.

Ev genellikle sarı ve bronz renklerine hakimdi. Çoğu yerde altın kaplama süsler, kabartmalar vardı. Bu paragöz olduğunun bir işaretiydi. Kişiden kişiye göre değişse de renklerin bir anlamı vardı. Hepsinin anlamını bilmiyordum ama bunlar bile bana yol gösterebilirdi. Belki somut bir kanıt değildi ama o kanıta giden yolu bana açabilirdi.

Yatakta oturamadığımı fark edip ayağa kalktım. Odanın içinde yavaş yavaş volta atarken bir andan da o harabe olmuş sokağı düşünüyordum.

Çürümüş et parçaları ve kan vardı. Mert o çöpü temizletiyordu yüksek ihtimalle ama kalan kalıntılar şüphe uyandırıcıydı. Koskoca mafya işini şansa bırakmaz ve en ince ayrıntısına kadar o çöpü temizletirdi. Güvenmediği adama da iş yaptırmazdı. O zaman o kalıntılar niye vardı? Temizletmeyi unutmuş olamazdı, geriye kalan artıklar olamazdı çünkü çok fazlaydı, yeni bir olay da olamazdı çünkü et parçaları çoktan çürümüştü. Yani o çöpteki kalıntılar 24 saatten daha fazla bir süredir oradaydılar. O terk edilmiş yerde kimsenin yaşamadığını düşünürsek kesinlikle Mert'in pis işlerinin kalıntısıydı.

Aklıma iki adamın orada gezindiği geldi. Çevreyi kontrol ediyorlardı. Onlardan biri mi çöpü temizliyordu? Biz gittikten sonra çöpü mü temizlemişlerdi? Belki de son anda yakalamıştım o kalıntıları. Benim kesinlikle o sokağa tekrar gitmem gerekiyordu. Bu sefer daha geniş bir vakitte gidecektim ve evlerin içini bile gezecektim.

Aynı zamanda Mert'i yakın takibe de almamız gerekiyordu. Nereye gidiyor, ne yapıyor, saat kaçta nerede oluyor... Bunların hepsini bilmemiz gerekiyordu. Eğer bunları bilirsek kurbanlarını nasıl kaçırdığını ya da nasıl kandırdığını da öğrenebilirdik.

Hızlı adımlarla odadan çıkıp salona geçtim. İstanbul burada yoktu. Bunun üzerine mutfağa gittim. Orada da yoktu. Kaşlarım çatıldı. Nerede bu ya? Aradığım zaman neden bulamıyorum ki ben bu herifi!

Mutfaktan da çıkıp evi dolaşmaya başladım. İstanbul'u arıyorum ayağına evi dolaşıyordum. Keşke başka bir şey dileseymişim.

Yukarı kata çıktığımda gördüğüm ilk kapıya yürüdüm. Kapıyı tık tıklatıp yanıt bekledim ama ses gelmeyince açmaya çalıştım. Kilitliydi. Tek kaşım kalktı. Birinci şüpheli oda.

Diğer odaya gittiğimde oranın bir tuvalet olduğunu gördüm. Benim odamın tuvaletinden bile genişti. Hemen yanındaki odaya girmeye çalıştım ama o da kilitliydi. Bu kapıları açmam gerekiyordu. Bu kapıların ardındakiler benim kurtuluşum olabilirdi.

Geriye kalan bir oda ise bu üç odadan uzaktaydı. Duvarın bir ucundaydı. İstanbul burada olmalıydı. Kapıyı çalıp beklemeye başladım. Ben içeriden bir ses gelmesini beklerken İstanbul kapıyı açtı. Başını omzuna doğru eğip hızlıca beni baştan aşağıya süzdü.

"Bir sorun mu var dedektif?"

Kapıyı tam açmaması gözümden kaçmamıştı. Sadece vücudunu görebileceğim kadar aralık bırakmıştı. İçerisi hem geniş vücudundan hem de dar aralıktan dolayı görünmüyordu.

"Konuşmamız lazım."

Cıkladı.

"Ben sana mesleğindeki ilk yılları hatırlatırım dedektif. Canın sıkılır."

Soktuğu lafa göz devirdim.

"Kes trip atmayı. Sahte alınganlıklarını kendine sakla İstanbul. Benim seninle gerçekten konuşmam gerekiyor."

Öne doğru bir adım atıp kapıyı arkasından kapattı. Sırtını kapıya yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturdu.

"Yarına kadar bekleyemediğine göre anlatacağın şey her ne ise fazla önemli olmalı dedektif."

"Aferin süper zeka. Şimdi beni dinle. Mert'i yakın takibe alman gerekiyor."

"Mert zaten yakın takibimde."

"Güzel. O zaman saat kaçta nerede, nasıl, ne yapıyor biliyorsundur?"

Cevap vermeyip anlatmamı beklediğinde derin bir nefes alıp konuşmaya devam ettim.

"Ev genel olarak sarı ve bronz renklerde. Her yerde altın kaplamalar var. Sana saçma gelebilir ama benim bu renklerin anlamlarını öğrenmem gerekiyor."

Kaşları yukarı kalktığında konuşmaya devam ettim.

"Bana internet lazım. Telefon, bilgisayar, tablet ne olursa. Ayrıca internet sayesinde Mert hakkında daha fazla bilgiye erişebilirim. Sonuç itibariyle adam zengin ve illa ki haberi bir yerlere düşmüştür. Sosyal medyasını da bulabilirim. Tabi varsa."

"Bunların hepsini senin için ben yaparım dedektif, kendini yormana gerek yok."

"Kendimi yormam gerekiyor! Senin gözünden kaçan ya da önemsiz bulduğun bir şey olabilir. Her şeyi benim yapmam gerekiyor."

Kafasını iki yana salladı.

"Olmaz dedektif."

Sinirle ona doğru küçük bir adım attım. Zaten aramızda pek de bir mesafe yoktu.

"Madem beni seçtin, beni kaçırdın, kullanacağın kişi olarak beni belirledin, o zaman bana karışmayacaksın İstanbul. Ben nasıl çalışmak istiyorsam o şekilde çalışırım."

İstanbul bana tepeden tepeden baktı. Aramızdaki mesafe sadece onun uzun boyuydu. O da kafasını bana doğru eğince daha da kısalmıştı.

"Sence bana emir verebilecek konumda mısın dedektif? İstediğin zaman beni tersliyorsun istediğin zaman kapıma geliyorsun. Bir karar mı versen acaba?"

"Sen bana hesap mı soruyorsun? Senin zorunla senin işini yapıyorum, farkında mısın? Ne bekliyorsun? Bir sosyopatın elindeyim diye sevinçten havalara mı uçayım?"

İstanbul bir süre gözlerime bakarken 'Hayırdır, ne oldu' anlamında göz kırptım.

"Sadece benimle birlikte."

"Ney sadece seninle birlikte?"

"İnternette benim yanımda arama yapabilirsin."

Yüzümü buruşturdum.

"Bu saatlerce sürebilir. Ben onunla uğraşırken sen gidip başka bir işle uğraş."

"Olmaz."

"Zaman kaybediyoruz!"

"Zaman da neymiş?" Sırıttı. "Bütün vakitler bizim dedektif."

Ona tiksinerek bakmamak için kendimi zor tuttum. Aklını kullan Verda. Ona kötü davranamazsın, tiksindiğini hissettirme.

"Benim senin gibi sınırsız vaktim yok. Yarın o sokağa gitmemiz lazım. Sabah erkenden. Her yere bakmak istiyorum."

"Sen nasıl istersen dedektif. Kaçta gitmek istiyorsun?"

Sert ifadesi yüzünden silinmişti. Tekrar gülümsemeye başlamıştı. Omuz silktim.

"En erken ne zaman olursa. Altı gibi evden çıkabiliriz. Zaten bir saatte gidiyoruz."

İstanbul kaşlarını çattı.

"Emin misin dedektif? Sabah çok erken kalkacaksın. Yeterince uyumamış oluyorsun."

"Senden alışkınım, sorun yok."

İstanbul dediğime kıkırdarken onu baştan aşağıya süzdüm. Siyah atlet, siyah eşofman. Siyahtan başka renk giymiyor muydu bu adam? Ayrıca üşümüyor muydu? Ev dışarıya göre fazlasıyla sıcaktı ama ben yine de ince bir hırka olmadan duramıyordum.

"Başka söylemek istediğin bir şey var mı dedektif?"

Yüzündeki sırıtışı onu süzmemden keyif aldığını gösteriyordu. Görmezden geldim. Kaşlarımla arkasındaki kapıyı işaret ettim.

"Yatak odan mı?"

"Cevabı, neden bilmek istediğine göre değişir dedektif."

"Merak ettim."

Gözleri kısılırken muzip bir ifadeyle sırıttı.

"Bir espri yapsam, beni dövmeye kalkar mısın dedektif?"

Fesat imasına tek kaşımı kaldırdım.

"Ağzını burnunu kırarım."

Gür bir kahkaha attı.

"Önceki sefer de denemiştin dedektif. Ama pek işe yaramamıştı sanki."

"Bu sefer yaramayacağının bir garantisi yok ama."

O sırıtmaya devam ederken tekrar kapıya baktım.

"Bu kadar sakladığına göre çalışma odan. Eğer Mert'i araştırıyorsan bence ben de bakabilirim. Şimdilik aynı gemideyiz sonuçta."

"Sen böyle tatlı tatlı, sanki dediğin çok mantıklıymış gibi konuşup beni kandırmaya mı çalışıyorsun dedektif?"

"Haşa, seni kandırmak ne mümkün!"

Kıkırdarken elini kapının koluna attı. Kapıyı açıp geri çekildiğinde heyecanla içeriye girdim. Ve gördüklerim ile yüzümdeki heyecanlı gülümseme silindi. Onun yerine ağzım şaşkınlıkla açıldı.

Oda sandığımdan daha büyüktü. Ve dediğim gibi burası bir çalışma odasıydı. Işık açık değildi. Duvara dayalı kocaman bir masa ve masanın üstünde de yedi tane bilgisayar vardı. Ortada olan en büyüğüydü. Hepsinin ekranı açıktı ve hepsinde farklı bir şeyler yazıyordu. Odayı aydınlatan bir tek bilgisayar ekranlarının ışığıydı.

Arkamı döndüğümde kocaman bir panoyla karşılaştım. Benimkinden kat ve kat daha büyüktü. Aynı zamanda da çok doluydu. Bazı kağıtlar üst üste yapıştırılmıştır. Yazılar, fotoğraflar, rakamlar, renkli ipli pano iğneleri. Panoya yaklaşıp daha yakından bakmaya başladım. Oda gerçekten karanlıktı ve yazılar dibine girmediğim sürece okunmuyordu.

Bir sürü kurban vardı. Bunların arasında Mert de vardı. Bazılarının yüzü çarpıyla çizilmişti. Bazıları yuvarlak içine alınmış, bazıları ise ikisi de birdendi. Panoya şöyle bir bakınca fazlasıyla karışık duruyordu. Zaten hiçbir dedektifin panosu düzenli olmazdı.

Kafamda kurduğum cümle bir anda beynimde yankılanmaya başladı. Zaten hiçbir dedektifin panosu düzenli olmaz. Kafamı İstanbul'a çevirdim.

Ben de seninle aynı eğitimleri aldım dedektif.

İstanbul'un pano kullanmasında bir sorun yoktu elbet. Ama kafamda kurduğum cümle ve İstanbul'un dediği aklımı kurcalıyordu.

"Bu oda neden karanlık? Işığı niye açmıyorsun?"

"Karanlık hoşuma gidiyor dedektif."

"Nasıl görüyorsun ki? Ayrıca bu karanlıkta bilgisayar ekranına bakmak gözlerini bozar."

Elleri cebinde yanıma geldi. Kafasını eğip masum bir ifadeyle bana baktı. Yüzünde acıklı bir gülümseme vardı.

"Beni bu kadar düşünmen çok mutlu etti dedektif. Beni önemsediğini bu kadar hissettirmezdin normalde."

"Seni önemsediğim falan yok. Mantıklı düşünüyorum."

"Yaa, çok iyisin dedektif."

Sesini incelterek konuştuğunda göz devirdim.

"Ben iyiyim ama sana iyilik yaramıyor."

"Eğer rahatsız oluyorsan ışığı açabilirim."

"Sıkıntı yok."

Gözlerimi panodan ayırıp diğer masaya çevirdim. Bu masanın üzeri sadece kağıtlarla kaplıydı. Tomar tomar kağıt, dosya, defter. Bazıları üst üste konulmuştu ve kule gibi büyümeye başlamıştı. Bazı kağıtlar yere dökülmüştü. Kendi masam gözlerimin önüne geldi. Bu koca masa İstanbul'a yetmiyorsa ben ne yapayım?

Odanın diğer köşesinde de fotokopi makinesi ve yazıcı vardı. Yerde hala bile yoktu. Tavanda sadece bir tane ampul vardı. Diğer odalara göre burası gösterişsizdi. Hatta filmlerdeki o duvarlardan sızıntı olan tuğlalı odaları andırıyordu. Tabi duvarlar tuğladan değildi ve laciverte boyanmıştı.

Bilgisayarlara ilerlerken iki tanesinde kodlar vardı. Bir tanesinde Google açıktı. Üç tanesinde insanların bilgilerinin yazdığı dosyalar açıktı. Geriye kalan bir bilgisayarda da Word vardı.

"Bunların hepsi Mert ile alakalı değil sanırsam?"

"Değil. Aynı anda bir çok iş yapıyorum ben dedektif."

Tekerlekli dönen sandalyesine oturup arkasına yaslandı. Bilgisayar ekranın ışığı yüzünü aydınlatıyor ve yeşilleri her zamanki gibi parlıyordu. Gözleri şu an daha bir güzel görünüyordu.

"Sen hep bu saatlerde mi çalışıyorsun?"

"Çoğunlukla evet dedektif."

"Ne zaman uyuyorsun o zaman?"

"Vakit buluyorum ben dedektif."

"Üç saatten fazla uyumuyorsundur."

Kaşlarını kaldırdı.

"Bir anda sağlığım hakkında çok ilgili olmaya başladın dedektif."

Devamını getirmese de ben anlamıştım. Ne işler çeviriyorsun dedektif? Bir art niyetin mi var dedektif?

"Merak ediyorum."

"Benim hakkımda ne kadar çok şeyi merak ediyormuşsun dedektif."

"Ben seni hep merak ediyordum." Tek kaşımı kaldırdım. "Hatırlatırım, tüm ülke peşindeydi. Arkasında cesetten başka hiçbir iz bırakmayan bir katilsin sen. Hazır şimdi fırsat ayağıma gelmişken bir sosyopatın özellikleri nelerdir, neler yapar, nasıl çalışır öğreneyim. Belki öğrendiklerim diğer davalarımda da yardımcı olur bana."

İstanbul kafasını ağır ağır sallarken sandalyesinden kalkmadan bana yaklaştı. Yüzündeki sırıtmasıyla bana baktı.

"Sana boş yere kurnaz dedektif demiyorum ben."

Sanki bana iltifat etmiş gibi saçımı savurduğumda sırıtışı gülümsemeye dönüştü.

"Ama artık kurnaz dedektifin uyuması gerekiyor çünkü yarın sabah çok erken kalkacağız."

"Beni ne kadar da çok düşünüyorsun İstanbul."

"Ben seni hep düşünüyordum dedektif." Tek kaşını kaldırdı. "Hatırlatırım, işinde çok başarılı bir dedektifsin. Dediğin gibi artık aynı gemide olduğumuza göre partnerimi düşünmek zorundayım."

"Benden alıntılar yapmayı seviyorsun galiba?"

'O' harfini uzatarak "Çok." dedi.

"O zaman beni nazikçe kovuyorsun."

"Asla. Sadece dinlenmeni istiyorum dedektif."

"Öyle olsun."

Odaya son bir kez inceledim. İstanbul'a baktığımda bana gülümsüyordu. Artık gitmem gerektiğini fark edip odadan çıktım. Kapıyı arkamdan kapatırken İstanbul'un bakışları hala üzerimdeydi. Arkamı dönüp derin bir nefes aldım. Merdivenlere yönelirken bakışlarım kilitli iki kapıya takıldı.

"Kurnaz dedektif."

Sen daha benim ne kadar kurnaz ve sinsi olabileceğimi bilmiyorsun İstanbul.

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.