Arabanın kapısı açıldığında indim. Koruma bana kafa selamı verdiğinde gülümsedim. İstanbul da indiğinde yanına gittim. İkimiz birlikte gülümseyerek merdivenleri çıkmaya başladık. İstanbul bir elini belime yerleştirdiğinde kafamı çevirip ona bakmamak için kendimi zor tuttum.
Malikanenin çevresi resmen ışıklandırmalıydı ve altın gibi parıldayan bronz işlemeleri vardı. Giriş kapısına geldiğimizde daha kapıyı çalmadan hizmetli kadınlardan biri açıp gülümseyerek bizi karşıladı.
"Hoş geldiniz efendim."
Önümde baş selamı verdiğinde aynı şekilde gülümsedim. "Hoş bulduk."
Lanet olsun! Ben bu koca malikanede nasıl aradığımı bulacağım? Hoş, ne aradığımı bile tam olarak bilmiyorum.
İçerisi bronz ve altın sarısı renklerle döşenmişti. Yüksek tavanlardan sarkan büyük avizeler güneş gibi her yeri aydınlatıyordu. Lambalar da sarıydı. Bu adamın sarıya ve bronza takıntısı vardı.
Hizmetliler yan yana sıraya geçmişti. Geldiğimizi gördüklerinde aynı anda selam verdiler. Ben gülümseyerek onlara cevap verirken bir andan da bu zenginliğin ne kadar adaletsizce olduğunu düşünüyordum.
"Mert Bey sizi içeride bekliyor Talya Hanım."
"Teşekkürler."
Hizmetli kadın önden ilerlerken biz de onu takip ediyorduk. Kafamı kaldırıp İstanbul'a baktım. Benimle aynı anda kafasını indirip o da bana baktı. Göz kırptığında gülümseyip önüme döndüm. Gerginliğimin azalması için göz kırpmıştı muhtemelen ama benim gerginliğim daha da artmıştı. Şu an yapacağım rolü değil, bu koca malikaneyi düşünüyordum. En az bir ay sürerdi burayı araştırmam. O da en az! Sürekli her saniye buraya da gelemezdim. Kendi evim yokmuş gibi olurdu ve elbet Mert'in gözüne batardı. Ayrıca buraya geldiğim zaman da istediğim gibi her odaya girip çıkamazdım. Sonuç olarak misafir gibi görünmem gerekirdi. Ayrıca malikanenin her yerinde kamera olduğuna dair adım soyadım kadar emindim.
Stresim içimde büyüyüp taşarken yemek salonuna girmemiz ile gözüm önce envai çeşit yemek olan koca masaya sonra da masanın başına oturmuş adama kaydı. Kafasında neredeyse saç kalmamıştı. Tek tük saç telleri de beyazdı. Kilolu ve göbekliydi. Bizi gördüğü anda gülerek ayağa kalktı.
"Kimler gelmiş kimler!"
İstanbul beni alttan çaktırmadan dürttüğünde hemen kendimi toparladım. Kollarımı açıp heyecanla Mert'e doğru ilerledim.
"Dayım! Nasılsın?"
Kollarımı Mert'e dolaştığımda o da bana sıkı sıkı sarıldı. Böyle iğrenç bir herife sarılmak gerçekten mide bulandırıcıydı. Üstüne kusmazsam iyi.
"Çok iyiyim bebeğim, sen nasılsın?"
"Seni gördüm daha iyi oldum."
Heyecanla dayımdan ayrılıp elimle İstanbul'u gösterdim.
"Bak! Sana bahsettiğim arkadaş bu. Barlas, dayım; dayı, Barlas."
Elimi ikisi arasında gösterip tanıştırıyor gibi yaptım. İstanbul yüzündeki gülümsemesi ile Mert'in elini sıktı.
"Çok memnun oldum."
"Ben de memnun oldum oğlum."
Ellerini geri çektiklerinde Mert bize gülümseyerek baktı. İstanbul çaktırmadan elini üstüne silmişti. Tabi ki bu benim gözümden kaçmadı.
"O kadar yoldan geldiniz, açsınızdır şimdi. Oturun çocuklar."
Mert yine masanın baş köşesine geçerken ben de yanına oturdum. İstanbul da yanıma oturduğunda çalışanlar servis yapmaya başladı. Kafamı çevirip İstanbul'a baktım. Yüzünde sahte bir gülümseme vardı ama bu zar zor fark edilirdi.
"Bayadır Türkiye'ye gelmiyorsun."
Mert'in dediği ile heyecanlı bir şekilde gülümsedim.
"İnan dayı, her gün dışarı çıkıyorum ve ne kadar gezersem gezeyim bana yetmiyor. Orası gerçekten bir harika!"
Mert anlayışla gülümsedi.
"Ama arada sırada beni ziyarete de gel. Bu yaşlı adamı kendine hasret bırakıyorsun."
Kıkırdadım.
"Seni de bir gün yanımda götüreceğim. Ama önce işlerinden bana vakit ayırman lazım."
"Bu bir ima mı?"
"Asla!"
Ben kinayeli konuşup gülerken Mert'in yüzündeki babacan ifade beni düşündürtüyordu. Yeğenine değer verdiği kesindi. Bakışları gerçekten sanki bir hazineye bakıyor gibiydi. Talya'nın yerinde ben olsaydım ben de dayımın böyle bir pislik olduğunu düşünmezdim.
"Değişmişsin ama. Bir farklılık var."
"Herkes zamanla değişir dayıcığım. Bir tek sen değişmiyorsun. Son gördüğümden bu yana daha da gençleşmişsin sanki."
"Dayına yalakalık mı yapıyorsun? Bunca zaman gelip beni görmediğin için kendini affettirmeye mi çalışıyorsun yoksa?"
"Beni affetmen için yalakalık yapmaya ihtiyacım yok. Sen zaten bana kıyamazsın."
Mert gülerek yemeğinden bir çatal alırken İstanbul sesini çıkarmıyordu. Yemeğini yiyormuş gibi yapıp oynuyordu. Bir andan da gülümseyerek bize bakıyordu. Mert, İstanbul'a döndü.
"Sen de mi Paris'te yaşıyorsun Barlas?"
"Kısa bir süreliğine. Okul için."
"Okulun bittikten sonra Türkiye'ye döneceksin yani? Ne okuyorsun?"
"İktisat."
"Kızımla nerede tanıştınız?"
"Kampüslerimiz birbirine yakındı zaten. Ama ortak arkadaşlarımız sonucu tanıştık desek daha doğru olur."
Her şeyi düşünmüş ruh hastası.
"Anladım. Yeğenim senden bahsetmişti zaten."
İstanbul bana kaçamak bir bakış atıp elini ensesine götürdü. Yanağının hafiften kızardığını gördüğümde ifademi zar zor koruyabildim. Nasıl bir oyunculuktu bu? Benden bile iyiydi. Sinir bozucu bir şekilde.
Mert yemeğini yavaş yavaş çiğnerken kaşlarıyla tabağımızı işaret etti.
"Yesenize çocuklar. Aç değil misiniz yoksa?"
"Seninle konuşmaktan yemeği unuttum dayı."
Gülerek yemekten bir çatal alıp ağzıma attım. Mert de gülümseyerek yemeğine döndüğünde çiğnemeden önce İstanbul'a baktım. Gözlerini kapatıp açtığında yemekte sorun olmadığını anladım. Yine de tabağımı bitirmemek için yavaş yavaş çiğnedim.
"Aşçı mı değişti? Yemekler daha bir iyi sanki?"
Mahsus sorduğum soruya Mert hemen düşmüştü.
"Evet, değişti." Gülmeye başladı. "Bazen diline hayret ediyorum. Nasıl da hemen fark ediyorsun."
Kendimi beğenmişçesine saçımı savurdum.
"Beni bilirsin dayı."
"Biricik yeğenimi bilmeyeceğim de kimi bileceğim?"
O kaçırıp tecavüz ettiğin kızları da çok iyi biliyorsun Mert piçi.
"Siz ne işle uğraşıyorsunuz efendim?"
İstanbul'un sorduğu soruyla Mert anlatmaya başladı. Ben hem onun hareketlerini gözlemliyor hem de çevreye bakınıyordum. Sürekli masaya birileri gidip geliyordu. Hepsi birbirinden farklıydı ve hepsi kadındı. Erkek olanlar evin içerisinde nadirdi ve muhtemelen hizmetçi değil, korumaydılar. Muhtemelen evde korumalar dışında bir erkek personel bile yoktu. Bunu da aklımın bir köşesine not ettim.
Yemeğin geri kalanında havadan sudan konuştuk. Üçümüzün de yemeği bittiğinde oturma odasına geçtik. Sadece oturma odası benim evim kadardı. Burası da kahverengi, bronz ve sarı renklerdeydi. Sanki çok tanıdık bir yermiş gibi kendimi koltuğa attım.
"Özlemişim be burayı." deyip etrafa özlemle baktım.
"O zaman artık daha sık Türkiye'ye gelirsin."
"Sen de Paris'e gelebilirsin dayı. Hiç gelmedin!"
"Nasıl gelmedim? Neredeyse her yıl geliyorum ya kızım."
Kıracağım pota sıçayım.
"Yav onu biliyorum, lafın gelişi diyorum zaten. Daha sık gel."
"E ona da işler izin vermiyor."
Kafamı sallayıp sessizliğe gömüldüm. Ne konuşacağım hakkında pek bir fikrim yoktu.
"Efendim, izninizle lavaboyu kullanabilir miyim?"
İstanbul'un sorusuna Mert kafasını salladı.
"Tabi evladım, çalışanlar sana yolu göstersin."
İstanbul gülümseyerek ayaklanırken derdinin lavabo olmadığını biliyordum. Sarışın bir kadınla beraber salondan çıktığında sırıtarak Mert'e döndüm.
"Çok yakışıklı değil mi?"
Sanki mest olmuşum gibi konuşurken midem bulanıyordu. İstanbul yakışıklıydı ama bunu hayatta sesli bir şekilde dile getirmezdim. Şu ana kadar. Mert gülmeye başladı.
"Evet. Eli yüzü düzgün görünüyor. Çok saygılı."
Götüm.
"Aynen öyle! Ve çok korumacı. Gerçekten beni önemsiyor. Bilmiyorum, belki de kardeşi olarak görüyor ama yine de benim hoşuma gidiyor. Galiba biraz hoşlanıyorum ama o benden hoşlanıyor mu emin değilim."
"O da sana karşı boş değil. Bakışlarından belli. Yine de kendini çok kaptırma. Sana benden bir tavsiye. Dikkatli ol. Hiç beklemediğin bir anda seni kullanabilir."
Eh, bu dediklerin de pek de haksız sayılmazdı. İstanbul baya baya beni kullanıyordu. Tabi ben bunu zaten bekliyordum.
"Biliyorum dayı ama işte." Omuz silktim. "Çok mükemmel biri. Dersleri de çok iyi. Sürekli çalışıyor. Bazen ben tembellik yaptığım zaman beni uyarıyor. Hatta birlikte oturup çalışıyoruz."
Birlikte oturup nasıl cinayet işleriz diye çalışıyoruz. Mert'in yüzünde memnun bir ifade oluştu.
"Güzel güzel. Dediğim gibi eli yüzü düzgün duruyor zaten. Kaçırma derim."
Heyecanlı bir şekilde gülerken ellerimi bir oraya bir buraya koyuyordum. Sanki içim içime sığmıyormuş gibi. İçeriye İstanbul girdiğinde gülümsedim. O da bana aynı şekilde karşılık verdiğinde bunun rol mü yoksa gerçek mi olduğuna karar verememiştim. Yanıma geçip oturduğunda Mert ile sohbet etmeye başladı. İkisi iyi anlaşmış gibi duruyordu. Bense Mert'i inceliyordum. Birkaç dakika sonra yerinden bir an bile kıpırdamaması dikkatimi çekti.
"Sizin çocuğunuz var mı?"
İstanbul'un sorduğu soruya Mert kafasını salladı.
"Hayır, evli değilim."
"Anladım. Yersiz bir soru sorduysam affedin."
"Yok oğlum, sorun değil."
Hemen konuşmaya dahil oldum.
"Ayy! Dayı sana şeyden bahsettim mi? Hani ben ve Barlas bir parka gitmiştik de bir kadın bize bebeğini emanet etmişti."
Mert kaşlarını hafifçe çattı. Kısa bir süre sonra kafasını iki yana sallayarak konuştu.
"Yok kızım, hatırlamıyorum. Anlatmadın."
Hatırlamazsın tabi. Çünkü böyle bir olay hiç olmadı.
"Annesi özel bir durumunun olduğunu söyleyip hemen gitmesi gerektiğini ve bize birkaç dakikalığına bebeğe göz kulak olup olamayacağımızı sordu. Biz de hemen olur dedik. Sonra kadın gittiğinde biz de bebekle oynamaya başladık."
Yüzümdeki gülümseme ve bakışlarımdaki hayranlıkla İstanbul'a baktım.
"Barlas bebekle çok iyi anlaşmıştı. Bebek sürekli gülüp duruyordu onun kucağında."
Tekrar Mert'e döndüm.
"Beni Barlas kadar çok sevmedi. Benim de o zaman moralim bozuktu zaten. Sınavlar, sunumlar vs derken yorulmuştum. Barlas ile de o yüzden dışarı çıkmıştık. Kafa dağıtmak için. Bebekler hisseder zaten. Benim huzursuzluğum ona geçmiştir kesin. Ama çok tatlıydı, öyle değil mi?"
Kafamı İstanbul'a çevirdiğimde bana gülümseyerek baktığını fark ettim.
"Evet, çok tatlıydı."
Mert'e döndüğümde ikimizin arasında imalı bakışlar attığını gördüm. Anlaşılan İstanbul da ben de çok iyi rol yapıyorduk.
"Dayıcığım, bahçede biraz yürüyüş yapalım mı? Hava çok güzel!"
"Kız ne yürüyüşü bu havada? Dışarısı buz gibi."
"Yok dayı ya! Tamam sıcak değil ama üstümüze kaban alırsak yürürüz."
Mert kararsız görünüyordu. Yerinden kalkası yok gibiydi. Onu kışkırtmak için tek kaşımı kaldırdım.
"Ne oldu dayı? Yoksa yeğenin ile dışarıda yürüyüş yapamayacak kadar yaşlandın mı?"
Mert anında kafasını halıdan kaldırıp bana baktı. Gözlerinde sert bir bakış vardı.
"Hiç de bile! Ne yaşlanması? İyi, gidelim hadi."
Mert ağır ağır yerinden kalktığında yüzümdeki zafer gülümsemesi ile ben de kalktım. Mert önden ilerlerken İstanbul ve ben bir adım gerisindeydik. İstanbul'un elini belli belirsiz cebimde hissettim. Kaşlarım çatıldı. Kafamı kaldıracaktım ki İstanbul uyarır gibi belimi sıktı. Cebimde rahatsız edici bir şey vardı.
Mert'in kabanını çalışan giydirirken koruması da bizimle geliyordu. Kendi evinin bahçesinde bile korumasına mı ihtiyaç duyuyordu? Üstelik evinin her tarafı korumayla doluyken.
"Hadi çıkalım. Ama hava çok soğuksa içeri gireriz ona göre."
Mert'e gülümseyip zıplar gibi önden önden ilerlemeye başladım. Bir yanımda Mert bir yanımda İstanbul vardı. Kapıyı bile bir çalışan açtığında göz devirmemek için kendimi zor tuttum.
Bahçeye çıktığımızda hava gerçekten de soğuktu. Ama benim planım için Mert'in evden çıkması gerekiyordu. Daha doğrusu o koltuktan kalkması gerekiyordu.
Yavaş yavaş yürürken Mert'e arada sırada sorular soruyor, gülüp eğleniyormuş gibi yapıyordum. İstanbul'un kıkırtısını duyduğumda kafamı ona çevirdim.
"Bizim çocukların attığı videoya baksana."
Telefonun ekranını bana uzattığında görebilmek için kafamı hafif eğmem gerekti.
Evin her yerinde kamera var fakat hepsi sırayla etkisiz hale getirilecek. Şu an salondaki kameralar ve banyoya giden yol etkisiz halde. Sadece üç dakikalığına. Eğer içeri girmek gibi bir planın varsa şimdi girsen çok iyi olur dedektif.
Yazıyı hızlıca okuyup gür bir kahkaha attım. Deli gibi gülmeye başladım. İstanbul da benim gibi gülüyordu. Mert de sırıtsa da olayı açıklamamızı beklediği belliydi. Gülmekten konuşamıyormuş gibi hareket ediyordum.
"Bizim... Karen diye bir arkadaşımız var. Onu... avi-avizeye fırlatmışlar!"
Tekrar bir kahkaha daha attım. Mert hala anlamamış olsa da çok da üstünde durmamıştı. Kafasını iki yana sallayışı 'Gençlik böyle bir şey.' der gibiydi.
"Ay! Ay çok güldüm! Tuvaletim geldi resmen. Ben bir iki dakikaya geliyorum."
"Olur kızım. Hatta biz de eve girelim."
"Hayır dayı ya! Biraz daha yürüyelim. Daha yeni çıktık."
"Neredeyse yarım saat oldu kızım."
"Olsun! Kendimi küçükken dışarıya çıkıp sonra su içmek için eve gelince bir daha dışarıya çıkamayan çocuk gibi hissediyorum." Omuz silktim.
"Gitmiyorum hiçbir yere. Biraz daha yürüyelim."
Ben önden yürümeye başladığımda Mert kolumdan tuttu.
"Olmaz öyle şey. Küçükken de böyleydin. Böbreklerine zarar vereceksin."
"Beş yaşında değilim dayı."
"Ama hala beş yaşında gibi davranıyorsun." Yüzünde bir gülümseme oluştu. "Neyse ki sana kıyamıyorum. Tamam, sen git sonra biraz daha dolaşırız. Bekliyoruz burada."
"Aslan dayım be!"
Hiç içimden gelmese de Mert'e sarıldım. O da bana sarıldığında gerçekten kusmak istiyordum. Hızlıca ondan ayrılıp koşar adım eve doğru gittim. İstanbul amacımı nasıl anlamıştı bilmiyorum ama bu her türlü işime gelirdi.
"Hoş geldiniz efendim. Bir ihtiyacınız mı var?"
"Hayır hayır. Lavaboyu kullanacağım sadece." Kafam karışmış gibi davrandım.
"Şey, buraya bayadır gelmiyordum da. Lavabo neredeydi? Çok unutkanım, inanılır gibi değil!"
Çalışan gülerek bana tarif etti. Gülümseyerek teşekkür ettim. Hızlıca merdivenlerden yukarı çıktım ve uzun, geniş koridordan geçtim. Her yerde tablo, vazo ve altın işlemeler vardı. Tuvalete girdiğimde buranın neredeyse benim yatak odam kadar olduğunu görmek canımı sıktı.
Direk elimi cebime attım. İstanbul'un cebime koyduğu bir çift şeffaf eldivendi. Amacının ne olduğunu anladığımda hızlıca eldivenleri elime geçirdim. Hiçbir yerde parmak izim kalmayacaktı.
Hızlıca banyonun çekmecelerine baktım. Benim ilgimi çeken banyodan çok o koltuktu. Bir dakika bile sürmeden banyodan çıktım. Hiçbir çalışana gözükmemeye çalışarak aşağıya indim ve salona girdim. Hemen Mert'in oturduğu koltuğa yöneldim ve kurcalamaya başladım. Minderini kaldırıp altına baktım. Yastıkların kılıflarına elimi soktum. Minderi kaldırıp altına baktım. Ama hiçbir şey yoktu.
Oflayarak geri çekildim. Her şeyi olduğu gibi bıraktım. Sürem bitmek üzereydi. Eldivenleri elimden çıkarıp cebime sıkıştırdım. Daha sonra da hızlıca salondan çıktım. Kapının önünde çalışanın beni beklediğini görünce içime bir kuşku oturdu. Gerginliğimi yüzüme yansıtmamaya çalışarak gülümsedim. Kabanımı bana giydirdiğinde teşekkür edip bahçeye çıktım. Mert'in ve İstanbul'un yanına doğru ilerlerken ikisinin sohbet ettiğini gördüm. Yanlarına vardığımda ikisi de kafasını bana çevirdi.
"Ben geldim!"
"Hoş geldin kızım."
Bahçede yürüyemeye devam ederken arada sırada konuşmalara katılıyordum. Aklım sürekli o koltuktaydı. Hiçbir şey bulamamıştım. Dikkatimi çeken noktaların hepsi çok küçüktü ve hiçbiri bir anlam ifade etmiyordu. Benim daha çok burada zaman geçirmem gerekiyordu ama üstümde büyük bir moral bozukluğu vardı. Kolay kolay pes eden bir insan asla değildim. Hele ki yolun daha bu kadar başındayken. Ama şu an hiç de hırslı hissetmiyordum kendimi. Daha fazla burada da kalmak istemiyordum.
"Saat kaç?"
Sorduğum soruyla İstanbul telefonuna baktı.
"22.30."
"Geç olmuş baya."
Mahsus dediğime İstanbul kafasını salladı.
"Daha benim Jack'e mail atmam lazım."
Kafamı Mert'e çevirdim.
"Dayı biz şimdi gitsek sana ayıp olur mu? Söz tekrar geleceğim ama saat daha fazla geç olmadan eve gitmek istiyorum. Açıkçası uyku da bastırdı bir anda."
Mert hemen dediğimi onaylamıştı.
"Tabi kızım, ne ayıbı? İstediğin zaman gelebilirsin."
Mert ile kısaca vedalaştık. Korumalar arabayı getirdiğinde içine bindik. İstanbul arabayı çalıştırırken Mert'e el salladım. O da gülümseyerek bana el salladı. İstanbul arabayı malikaneden çıkardığında kafamı pencereye yasladım. İstanbul'un göz ucuyla bana baktığını hissedebiliyordum.
"Bir sorun mu var dedektif?"
İçimden hiç cevap vermek gelmedi. Laf sokmak istedim ama onu da yapamadım. Sadece omuz silkmekle yetindim.
"İçeride bir sorun mu oldu? Niye moralin bozuk?"
"Oturup seninle dertleşmemi mi bekliyorsun? Gerçekten mi?"
"Canını sıkan şeyi merak ediyorum."
Alayla ama neşeden yoksun bir şekilde güldüm.
"Canımı sıkan şeylerin başında sen geliyorsun."
"Benden sonra?"
"Konuşmak istemiyorum."
Moralim gerçekten bozuktu. Daha ilk günden önemli bir şey bulabileceğimi zannetmiyordum ama yine de elim çok boştu. Buraya kim bilir daha kaç kez gelmem gerekecekti. İstanbul'un görevlerinin ise belli bir sayısı yoktu.
Derin bir nefes verdim. Lanet olasıca geçmişim yıllardır bana ayak bağı olmamıştı. Buna fazlasıyla sevinmiştim ve anlaşılan bu sevincim hayatın zoruna gitmişti.
"Daha ilk seferin dedektif. Buna rağmen bir sürü şey buldun. Elbette buraya bir daha geleceğiz. O zaman daha çok hatta belki de istediğimiz kanıtı bulursun."
"Benimle sanki mesleğimin ilk yıllarıymış gibi konuşma İstanbul!"
Ani ve sert çıkışım üzerine İstanbul kafasını bana çevirdi. Bense sesimi ayarlamakla uğraşmıyordum bile.
"İstediğimiz kanıt diye bir şey yok, istediğin kanıt var! Beni zorla yanında tutan sensin, tehdit eden sensin, belirsiz olan sensin, diken üstünde yaşamama sebep olan sensin! Bir de utanmadan karşıma geçip beni teselli mi ediyorsun!?"
İstanbul bir şey söyleyecek gibi ağzını açtı ama vazgeçti. Arkama yaslanıp elimi alnıma götürdüm. Dirseğimi de kapıya yasladım. Geldiğimiz yoldan geri dönerken etrafa nefretle bakıyordum. Hatta tiksinerek. Bütün sinirlerim bozulmuştu. Üstünde durdukça aklıma geride bıraktıklarım geliyordu.
Annem.
Afra.
Aslan.
Lev.
Hayatımda kayda değer bu dört kişi vardı sadece. Fazla değildi ama önemliydi. Annem tek başına bile yeterdi. Şu an ne halde olduğunu tahmin etmek bile beni daha da öfkelendiriyordu. Afra gene aynı şekilde. Aslan ile aylarca birlikte çalışmıştık ve yakın bir dostluğumuz vardı. Afra kadar olmasa da ben ona da önem veriyordum. Aynı şey onun başına gelse ben endişelenirdim ve adım kadar eminim ki o da şu an benim için endişeleniyordu. Lev kafamda şüpheliydi. O son telefon konuşması hala kafamda dönüp duruyordu. Onunla da yeterince vakit geçirememiştim. Şüpheli olduğu için önemliydi o da.
Başta onun için İstanbul ile birlikte çalıştığını düşünmüştüm ama şu an hiç de öyle düşünmüyordum. İstanbul'un hayatında kimse yoktu. Oktay ve Aysun'la bile nadiren görüşüyordu. Bu her halinden belliydi ve tek başına çalışıyordu. Lev'e ihtiyacı yoktu. Lev'de başka işler vardı. Belki de olayı tamamen yanlış anlamıştım ve kafamda büyütüyordum ama yine de onun hakkında hiçbir şey kesin değildi. Peki o şu an ne yapıyordu?
Arkamda bıraktığım onca şey daha da gerilmeme sebep oldu. Bir yolunu bulup o flaşı İstanbul'dan almalıydım. Ya da İstanbul'un bir açığını bulmalıydım ama bu öyle bir açık olacaktı ki kozlarımız eşitlensin. Onun hayatı da en az benim hayatım kadar tehlikeye girsin.
Yarın yapacağım ilk iş evin altını üstüne getirmek olacaktı.
𝄢𝄢𝄢