İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 29 · 10 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 29

Kaçış

İsteksiz ve sıkılgan bir şekilde odanın içinde volta atmaya devam ettim. İstanbul beni kaçıralı neredeyse iki hafta oluyordu ama hala odadan dışarıya çıkamıyordum. Aysun ile olan konuşmamızdan sonra onu bir daha görememiştim. Sadece İstanbul arada sırada yemek getiriyordu. Bazı geceler gelip saçlarımı okşamaya kalktığında onu kovuyordum. Dün akşam başarısız bir kaçma girişiminde bulunmuştum. Artık daha fazla bu duruma dayanamıyordum. Burada resmen esirdim. İstanbul da görevlerimi söylemiyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu!

Oflayarak yürümeyi bırakıp bir ayağımı çocuk gibi yere vurdum. Burada amaçsız bir şekilde duruyordum. Sinirle kapıya gittim. Kapıyı yumruklayıp tekmelemeye başladım.

"İstanbul! Duyuyor musun beni!? Alo!?"

Kapıya daha sert vurdum.

"Seni lanet olası herif! Beni duyduğunu biliyorum!"

Duyduğum ayak sesleriyle kapıya vurmayı bıraktım. Bir adım geriye çekilip kapının açılmasını bekledim. İstanbul kapıyı açtığında yüzündeki gülümsemeyle bana bakıyordu.

"Evet dedektif? Bir sorun mu var?"

"Bir de soruyor musun!?"

Kollarımı iki yana açıp bağırmaya devam ettim.

"Bu sence de bir sorun değil mi yeterince!?"

İstanbul kaşlarını çatarak bana baktı.

"Sana arada sırada geliyorlar mı dedektif? Bazen çok sakinsin ama bazen de böyle olmadık her şeyde bağırıp sinirleniyorsun."

Aslında dediklerinde bir yere kadar haklıydı. Burada kilitli kalmak tüm dengemi alt üst etmişti. Söylediklerinin doğruluk payı yüzünden daha da sinirlendim.

"Delirttin lan beni!"

"Sen zaten deliydin dedektif."

Ağzını burnunu kırmamak için kendimi zor tutuyordum.

"Bıktım artık bu lanet odada kalmaktan! Çıkar artık beni!"

İstanbul kafasını hafifçe aşağıya eğerek tek kaşını kaldırdı.

"Bunu daha dün kaçmaya çalışan kadın mı söylüyor?"

"Ben seni böyle esir alsam sen kaçmaya çalışmaz mısın?"

"Ben kimsenin eline düşmem."

Göz devirdim. Kimsenin eline düşmezmişmiş. Götüm!

"Burada sıkılıyorum. Yapacak hiçbir şey yok. Ve sen de bana o malum görevlerimi söylemiyorsun. Neyi bekliyorsun? İnadına mı yapıyorsun? Zevk mi alıyorsun?"

İstanbul yüzünü buruşturdu.

"Senin acı çekmenden zevk almıyorum dedektif, ben sadist değilim."

Kahkahamı tutamadım. Alaylı ve soğuk kahkaham bütün odayı doldurdu.

"Sen mi sadist değilsin? Sen? Seri katil olan sen? Siktir git İstanbul."

"Ve hala seni bu odadan çıkarmamı bekliyorsun."

İstanbul göz devirerek kapının girişine yaslandı. Bir ayağı diğerinin önündeydi ve elleri eşofmanının cebindeydi.

"Eğer beni çıkarmazsan başına bela olmaya devam ederim."

"Sen zaten başıma belasın."

"Lan niye kaçırdın o zaman!?"

"Çünkü belamı şansıma çevirmek istedim."

Sinirle derin bir nefes verdim. Ellerimi saçlarımdan geçirip sakinleşmeye çalıştım. Sinirim bana bir şey kazandırmıyordu. Henüz.

"Eğer bu odadan dışarı çıkarsam sana daha az bela olurum."

"Kendi evimde bana şart mı koyuyorsun?"

"Evet."

Tek kaşını kaldırsa da dediğimi düşünür gibi bir hali vardı. Hadi ama! Kaçmaya çalışmayacağım sonuçta! Sadece evi keşfetmek istiyorum. Bir de çevreyi.

"Canın tatlı bir şeyler çekiyor mu dedektif? Açıkçası benim çekiyor."

Kaşlarım çatıldı. Kısa bir an yüzüne bön bön baktım. Bu adam konudan konuya atlamayı nasıl başarıyordu?

"Odadan dışarı çıkabilirsem sana istediğin tatlıyı yaparım."

Kaşları şaşkınlıkla havalandı.

"Öyle mi? Sanırım bu odada kalmak gizemli bir şekilde yemek yapma becerini geliştirmiş."

Yüzünde alaycı bir sırıtış olduğunda sinirle suratına baktım.

"Yemek yapma konusunda berbat olduğunu ikimiz de biliyoruz dedektif. Ayrıca böyle yavan tekliflerle beni ikna edemezsin."

"Beni bir odaya kilitlemeye hakkın yok!"

Üstüne yürümem onda hiçbir etki yaratmamıştı. Kıpırdamadan dibine kadar gelmemi beklemişti. Uzun boyuyla bana tepeden tepeden sırıtarak baktı.

"Sinirlenince tatlı ve komik olduğunu söylemiş miydim dedektif?"

"Cani bir ruh hastası olduğunu söylemiş miydim İstanbul?"

Düşünür gibi yapıp gözlerini kıstı ve dudağını büktü.

"Aynı zamanda psikopat, aptal, salak, geri zekalı, pezevenk, piç ve deli olduğumla beraber evet, söyledin dedektif."

Gözlerinde yine alaycı bir ifade vardı.

"Biliyorum, aslında çok çok daha fazlasını da söyledin ama hatırlayabildiğim bu kadar maalesef. Umarım alınmazsın dedektif."

Resmen benimle dalga geçiyordu. Yüzüne her an yumruk atmak için hazırda bekleyen ellerime indi bakışları.

"Bana vurmayı mı deneyeceksin dedektif? Tekrar? Hiç usanmadan?"

"Geber!"

"Öyle bir niyetim yok maalesef."

Niyetine sıçayım.

"Her neyse, tatlı istemediğine emin misin dedektif?"

"Beni bu odadan çıkar artık."

"Bir esire göre fazlasıyla rahat yaşıyorsun zaten dedektif. Daha fazlasını bekleme."

Kapıyı bir anda kapatmasıyla neye uğradığımı şaşırdım. Kilit sesi ve uzaklaşan adım sesleriyle saçlarımı yolmamak için kendimi zor tuttum.

"Lanet olası herif!"

Sinirlerim daha da gerilirken bakışlarımı odada gezdirdim. Bu lanet odada ne yapacağımı da bilmiyordum. Ama bir şeyler yapmalıydım. Hiçbir şey yapmadan öylece durmak ve başına gelecekleri beklemek benlik değildi.

Gözüm makyaj masasına takıldı. Bakışlarım uzun süre masanın üzerinde oyalanırken aklıma çocukken yaptıklarım geldi. Yüzümde sinsi bir sırıtış oluştu. Evden kaçmak istediğim zaman odamın kilitli kapısını bir tel tokayla rahatça açabilirdim. Tabi o zamanlar bu konuda ustaydım. Yıllardır tel tokayla kapı açmayı denememiştim. Ama denemekten zarar gelmezdi.

Hızlıca çekmeceleri karıştırıp tel toka bulmaya çalıştım. Bir tane bulduğumda heyecanla kapıya koştum. Önce yere eğilip kapının altından baktım. Hiçbir gölge yoktu. Kulağımı kapıya dayayıp dinlediğimde kalp atışlarımdan başka bir şey duyamamıştım. Güzel, etraf temizdi.

Tel tokayı kilide sokup parmaklarımı hareket ettirmeye başladım. Eğilmekten belim ağrıyınca bir dizimin üzerine çöktüm. Parmaklarım tel tokanın üstünde dönerken bir anda 'çıt' sesi kulaklarıma doldu. Kapı yavaşça açıldığında yüzümde başarmanın getirdiği bir gülümseme vardı. Bu basit numarayı neden daha önce düşünememiştim?

Odadan çıkıp her ihtimale karşı kapıyı arkamdan kapattım. Yavaş ve sinsice koridorda ilerlerken dresuarın üstündeki ince, uzun vazoyu gördüm. İçindeki yapay çiçekleri çıkartıp dresuarın çekmecesine koydum. Çekmece kapanırken 'tak' diye ses çıkarması ile sıçradım. O kadar sert kapatmak istememiştim! Çıkan her ses benim için tehlikeliydi.

Bir elimde vazoyu tutarken diğer elimde tel toka vardı. Maalesef ki cebim yoktu. Gerçi olsa da koymazdım. Ne olur ne olmaz elimde olması daha iyiydi. Belki de İstanbul'un gözüne sokardım. Kalıcı bir hasar sağlaması pek ihtimal değildi ama en azından kaçmak için zaman kazanırdım. Az da olsa.

Dış kapının yerini biliyordum ama oraya giden yol salondan geçiyordu. Eğer İstanbul salondaysa biterdim. Elimdeki vazoya pek de güvenemiyordum.

Derin bir nefes alıp kafamdaki kuşkuları attım. Başarabilirdim. Yapamayacağım bir şey değildi.

Koridoru geçtikten sonra salona yaklaşmıştım. Etrafıma baktığımda kimseyi görememiştim. Evde ses de yoktu. Kaşlarım çatıldı. Deli gibi atan kalbimin sesinden ötürü evdeki sessizliği fark etmemiştim. Şimdiyse bu sessizlik beni şüpheye düşürüyordu. İstanbul şu an beni görüyor olabilir miydi?

Görüyorsa görsün piç!

İç sesime hak verip salonun kapısına doğru iki adım attım. Temkinli ve yavaş bir şekilde kafamı salonu görebileceğim kadar eğdim. Kimse yoktu. Gözlerim kısıldı. Kafamı biraz daha eğdim. Hayır, kimse yoktu.

Bu kadarı normal değil, diye düşünmeden kendimi alamadım. İstanbul neredeydi? Gitmiş miydi? Ya da tuvalette? Ama tuvaletten gelen herhangi bir ses de yoktu. Gittiyse nereye gitmişti?

Salonda kimse olmadığına karar verdiğimde daha fazla düşünmeden parmak ucumda dış kapıya yürüdüm. Bir andan da gözlerim etrafı tarıyordu. Kulaklarım en ufak bir sese karşı tetikteydi.

Dış kapıya vardığımda elimi koluna götürdüm. Ses çıkarmamaya çalışarak yavaşça kolu aşağıya indirdim. Fakat kapı açılmadı. Birkaç kere çekiştirdim ama kapı kilitliydi.

Elimdeki tel tokaya bir bakış attım. Bununla dış kapıyı açamazdım. Fazla uzun sürerdi ve kapıya bakılırsa bir tel tokayla açılması pek de mümkün görünmüyordu.

Arkamı dönüp pencereye baktım. Bu sefer hızlıca oraya yönelip pencereyi açtım. Aşağıya baktığımda pek de yüksek olmadığını gördüm. Giriş kat değildi elbet ama çok da yüksek sayılmazdı. Yer zaten çimendi.

Elimdeki vazoyu kenara bırakıp pervaza çıktım. Soğuk hava bedenime çarptığında titredim. Derin bir nefes verip aşağıya atladım. Yere düşerken topuklarım acıyla sızladı. Fakat bunu umursamadan ayağa kalktım. Etrafıma bakıp nereden gideceğimi düşündüm. Eğer İstanbul evden çıktıysa sol taraftan geri gelecekti. Arka taraf daha güvenliydi. Bu yüzden sağ tarafa doğru koşmaya başladım.

Koşarken bir andan da etrafa bakıyordum. Burası villaların olduğu bir siteydi. Ama villalar birbirinden çok uzaktaydı. Kendisini görebilecek biri yoktu ki olsa da İstanbul'a söyleyeceğini sanmıyordum. O psikopat ne anlardı komşuluktan?

Bahçenin duvarlarını gördüğümde koşmayı bıraktım. Duvar zıplayamayacağım kadar yüksekti ve üstüne bir de lambaları tutan sivri demirler vardı. Kafamı bir sağ bir sola çevirdim. Herhangi bir şeyin üstüne çıkabilirdim. Ama öyle bir şey yoktu.

Sıkıntıyla ofladım. Gerginliğim gittikçe artıyordu. İstanbul her an kendisini fark edebilirdi ya da eğer evden gittiyse geri dönebilirdi. Buraya kadar gelmişken geri arkasını dönemezdi. Zaten dönerse bir daha kaçma şansı olmayabilirdi.

Geriye doğru birkaç adım attım. Daha sonra enerjimi toplayıp koşarak düz duvara tırmanmaya çalıştım. Tam demirlerden birini tutuyordum ki ayaklarım kaydı ve yere düştüm. Acıyla inlerken zar zor tekrar ayağa kalktım. Bir daha denemek için geriye gittim. Tekrar ön tarafa koşabilirdim ama belki de İstanbul o taraftan geliyordu. Ya da gelmese bile o tarafa giderken kendisini görürdü. Bunu da göze alamazdım.

Tekrar denediğimde güç bela sivri demiri tutabilmiştim. Ayaklarım sarkarken onları kendime çekip duvara bastırdım. Kollarımla kendimi yukarı çektiğimde duvarın yarısını aşabilmiştim. Ayaklarımı zorlukla duvarın diğer tarafına geçirip sarkıttım. Daha sonra demiri bırakıp kendimi resmen yere attım.

Kolumun üstüne düştüğümde acıyla dişlerimi sıktım. Hem kolum hem de kalçamın sol tarafı inanılmaz acıyordu. Kesin moraracaktı.

Ağrıyan kalçam yüzünden zar zor ayağa kalktım. Daha sonra duvara bir bakış atıp ağrıyan kalçamı umursamadan koşmaya başladım. Nasılsa kısa bir süre sonra ağrısı geçecekti.

Deli gibi koşuyordum ama nereye gittiğimi bilmiyordum. Site fazla genişti ve ben ana yol bulmaya çalışıyordum. Ya da en azından sitenin çıkışını.

Komşulara gidip gitmemek arasında kalmıştım ama İstanbul'a yakalanabilirdim. Beni bulamadığı anda her deliğe bakardı. Buna komşular da dahildi ve hiçbir insan beni koruyamazdı. Açıkçası komşulara da güvenmiyordum zaten. Burayı daha önce hiç görmemiştim ve eğer İstanbul burada yaşıyorsa kendisi gibi bir sürü psikopat ruh hastası da burada yaşıyor olabilirdi. Belki de bütün caniler bu sitede toplanmış korunuyordu.

Bu düşünceyle hızımı daha da artırdım. Nefes alamıyordum ama yine de durmaya niyetim yoktu. Beni gören var mıydı bilmiyordum ama görüyorsa muhtemelen deli olduğumu düşünüyordur.

En sonunda sitenin kapısını gördüm. Sıradan bir sitenin güvenlikli kapısıydı. Dikkat çekmemek için adımlarımı yavaşlattım ve normal bir şekilde yürümeye başladım. Nefes nefese olduğumu ve aldığım küçük nefeslerin ciğerlerime yetmediğini belli etmemeye çalışıyordum.

Güvenliğin yanına geldiğimde bana kafa selamı verdi. Gülümseyerek aynısını taklit ettim. Siteden çıktığımda adımlarımı hızlandırdım. Nereye doğru gittiğimi bilmiyordum ama içimden bir ses sol tarafa yönelmemi söylüyordu. Sol her zaman iyidir, diyerek koşar adım yürümeye başladım.

Arkama bakıp siteden ne kadar uzaklaştığımı kontrol ettim. Güvenlik artık beni izlemiyordur. Tekrardan koşmaya başladım.

Uzun bir süre dümdüz yolda koştum. Nerede olduğumu bilmiyordum ama siteyi arkamda bırakmıştım. Sol tarafımda başka sitelerin villaları gözüküyordu. Sağ tarafım ağaçlıktı. Çalılar, uzamış bitkiler bir aradaydı.

Daha fazla koşarsam bayılacağımı hissettim. Bu yüzden durup derin derin nefesler almaya çalıştım. Ama nefes aldığımı hissedemiyordum. İçime çektiğim hava ciğerlerime ulaşmıyordu sanki. Ellerimi dizlerime yaslayarak eğildim. Nefesimi biraz daha düzenleyince doğrulup hızlı hızlı yürümeye başladım.

Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum ama güneş batıyordu. Sürekli arkama dönüp bakmaktan boynum ağrıyordu. İçim bir türlü rahat değildi. Normalde o İstanbul dene psikopattan kurtulduğum için sevinmem gerekiyordu ama içimdeki kuşku yüzünden sevinemiyordum. Ya beni bulursa? Şu an beni arıyordu ve bulabilirdi. Altında araba vardı. Güvenlik yüzümü görmüştü ve ne tarafa gittiğimi söyleyebilirdi.

Panik vücudumu ele geçirdiğinde tekrar arkama baktım. Kahretsin! Kimse yoktu ama her an olabilirdi. Bu lanet yoldan niye tek bir tane bile araba geçmiyor ki!?

Aklıma güvenliğe İstanbul'u söyleyebileceğim geldi. O anın stresiyle aklıma gelmemişti. Düşündüğüm tek şey burada çıkmaktı. Avucumun içiyle sertçe kafama vurdum. Aptal kafam!

Ama güvenlik İstanbul'un adamı da olabilirdi. Gerçi öyle olsa beni tanırdı ve çıkmama izin vermezdi. Ama eğer o villalarda mafyalar oturuyorsa ve güvenlik de kendi seçtikleri adamsa yine işler karışırdı.

Kısa bir süre sonra düşüncelerimin çok saçma olduğunu fark ettim. Nasıl bir salaktım ben? İstanbul'un kim olduğunu bilen yoktu. Kimse onu tanımıyordu. Yani güvenlik de onu bilmiyordu.

"Lanet olsun ne kadar aptalım! Ah, beyinsiz, içi boş kafam!"

Sinirle saçlarımı çekiştirdim. Ben ne zaman bu kadar dikkatsiz bir insan olmuştum?

Gerçi yeraltı onu tanıyor olabilirdi. Belki ben, polisler, halk bilmiyordu ama yeraltı onu tanıyordu.

Bahaneler üretmeyi bırakıp salaklığını kabul et Verda.

İç sesimin dedikleri ile sesli bir şekilde ofladım. Resmen elimdeki şansı kaybetmiştim. Gözümün önündeydi! İstanbul'un hapse girmesi, özgür olmam, benim ve ülkenin onun gibi bir ruh hastasından kurtulması... hepsinin anahtarı gözlerimin önündeydi! Ama ben bir aptal gibi davranarak bu fırsatı kaçırmıştım.

"Aptal aptal aptal!"

Siteden fazlasıyla uzaklaşmıştım. Bu saatten sonra geri de dönemezdim. Mecbur ilerlemeye devam edecektim.

Ama boştu işte. Nereye kadar yürüyecektim ki daha? Hava kararmak üzereydi ve İstanbul'un beni bulması an meselesiydi.

"Bu gereksiz yoldan artık bir tane araba geçsin!"

Sanki hayattaki bütün şansımı kullanmışım gibi gördüğüm araba farlarıyla gözlerim büyüdü. Kalbim heyecanla atarken yola atlayıp ellerimi havaya kaldırdım. Durması için kollarımı sallarken beyaz araba yavaşladı. Tam önümde durduğunda camlar filmli olduğundan içerisi görünmüyordu.

Heyecanla ve yüzümdeki gülümsemeyle yan koltuğa koştum. Kapıyı açıp içeriye doğru eğildiğimde yüzümdeki gülümseme dondu. Gördüğüm sırıtan yüzlerle gülümsemem yavaş yavaş silindi. Ağzım hafifçe açılırken artık yüzümde sadece dehşet ve korku vardı.

"Yürüyüş nasıldı sinsirella?"

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.