İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 30 · 13 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 30

Yeni Ev

Oktay ve Aysun'a kaçamak bir bakış attım. Daha sonra aklıma gelen planla koşmaya başladım. Onların peşimden gelmesi gerekiyordu.

Ben deli gibi koşarken tam da düşündüğüm gibi ikisi de arabadan inmiş peşimden koşturuyorlardı.

"Verda dur!"

"Ulan bu kadın niye bu kadar hızlı koşuyor!?"

Onları yorduğumu fark ettim. Etrafımda koştururken yarım daire çizerek döndüm ve arabaya doğru koşturmaya başladım. Bu sefer daha hızlı koşuyordum.

"Oktay koşsana!"

"Koşuyorum zaten!"

Aslında ikisi de epey hızlıydı. Sadece ben ekstra onlardan farklı bir eğitim almıştım.

Arabaya yaklaştığımda hızlıca sürücü koltuğunun kapısını açtım. İçeriye kendimi atıp gaza bastım.

Aynadan arkamdaki Aysun ve Oktay'a baktım. Oktay hala peşimden koşmaya devam ederken Aysun koşmayı bırakmış saçlarını çekiştiriyordu. Kendimi tutamayıp kahkaha attım.

"Kurtuldum be! Üff nasıl zekiyim nasıl!"

Gaza basıp yüzümden bir türlü silinmeyen gülümsemeyle arabayı sürmeye devam ettim. İstanbul bana yetişemeden kurtulmuş olurdum. Kendimi övmeye devam ettim.

"Nasıl bir şeysin sen ya? Harikasın! Zeka desen var, güzellik desen var, beceri desen var daha ne olsun!"

Kendi kendime gülerken sesime başka bir ses karıştı. Duyduğum kıkırtı ile yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş silindi.

"Neyse ki ben senden daha zekiyim dedektif."

İstanbul arka koltuktan kafasını uzatıp eğildiğinde gözlerim büyüdü. Aynadan baksam da sanki gerçek olduğuna inanamıyormuş gibi arkamı döndüm. Yeşil gözleriyle sırıtarak bana bakıyordu. Gayet rahat bir tavırla arkasına yaslanmıştı.

"Önüne bak dedektif, kaza yapacaksın."

İstanbul'un dediği ile hızla önüme döndüm. Nefesim sıklaşırken ne yapabileceğimi düşünüyordum. Bir anda arabayı durdurup koşmaya başlasam? Ama peşimden gelir. Koşarak bile bana yetişir. Arabayı bir yere çarpsam? Ondan önce ben ölürüm.

"Sakin ol dedektif. Arabayı dediğim yere sürer misin lütfen?"

İstanbul ne kadar nazik konuşsa da isteğinin bir rica olmadığını biliyordum. Az önceki mutluluğumdan eser kalmamışken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Direksiyonu sıkarken yaşadığım çaresizlik beni delirtiyordu. Nasıl görmemiştim ki arkada olduğunu? Saklanmış mıydı? Peki ilk kaçtığımda Aysun ve Oktay gibi peşimden koşmamıştı? Arabayı alacağımı biliyor muydu?

İstanbul arkada yayılmış kollarını göğsünde kavuşturarak sırıtıyordu.

"Beni burada görmeyi beklemiyordun herhalde dedektif?"

"Seni görmeyi bekleyeceğim tek yer cehennem olur."

"Ha yani sen de cehennemde bana eşlik edeceksin. Tabi eğer öyle bir yer varsa."

"Senden nefret ediyorum."

"Bazen ben de kendimden nefret ediyorum."

İstanbul'a ne söylersem söyleyeyim hiçbirini kafaya takmıyordu. Sanki çok normal bir şey söylüyormuşum gibi bir de ukalaca cevap veriyordu.

"Sola dön dedektif."

Ağzıma gelen kelimeleri yutmak zorunda kaldım. Aracı hızlı ve sert bir şekilde sola kırdım. İstanbul ise her zamanki gibi kıkırdadı.

"Göz dağı mı vermeye çalışıyorsun dedektif? Emin ol, benden önce sen ölürsün."

"Belki de ikimiz birden ölürüz. Hiç belli olmaz."

İstanbul cıkladı.

"Benim henüz ölmeye niyetim yok. Daha yapacak tonlarca iş var dedektif. Dükkanı kime devredeyim?"

Daha fazla cevap vermedim. Sinirlerim gittikçe bozuluyordu.

Yaklaşık bir saattir yoldaydık. Şehir merkezine inmiştik ve İstanbul'un yönlendirmelerine bakılırsa sahile gidiyorduk. Arada sırada İstanbul bana laf atsa da cevap vermemeye çalışıyordum.

"Buradan sonrasını biliyorsun zaten dedektif. Bir park yeri bulmaya şimdiden başlayabilirsin."

Kaşlarımı çatarak aynadan suratına baktım. Amacı neydi bunun? Beni niye şehir merkezine getirmişti ki?

"Neden buraya geldik?"

"Geri eve mi dönmek istersin?"

"Hayır. Ama..."

"O zaman park yeri aramaya devam et dedektif."

Sinirle burnumdan nefesimi verdiğimde İstanbul güldü.

"Sakin ol dedektif. Sinirlenecek bir şey yok. Bak ben sana söylüyorum, bu kadar sinir bünyene iyi değil. Zarar vereceksin kendine."

"O bana zarar veren sinirimin kaynağı sensin. Biliyorsun dimi?"

Ayıparcasına cıkladı.

"Ben ne diyorum sen ne diyorsun. Çok alınıyorum dedektif. Kalbim kırılıyor."

"Beter ol."

"Umarım bir gün hep beraber dedektif."

Gerçekten ağzının ortasına çarpmamak için kendimi zor tutuyordum.

En sonunda bir park yeri bulduğumda arabayı park edip beklemeye başladım. Aynadan İstanbul'a bakarken öne doğru eğilip o da aynadan bana bakmaya başladı.

"Şimdi ineceğiz ve güzel bir yürüyüş yapacağız dedektif. Uslu alıp saçma sapan bir hareket yapmayacağını umuyorum. Zaten yapsan da kurtulamazsın. Sana son bir şans veriyorum. O şansı değerlendirip değerlendirmemek sana kalmış."

Yüzümü tiksinerek buruşturdum.

"Senin şansına ihtiyacım yok."

"Nasıl istersen dedektif. Ee, inmiyor musun?"

Kaşlarımı çatsam da arabadan indim. Benimle birlikte İstanbul da indi. Arabayı kilitleyip yürümeye başladığımızda insanların yüzlerine bakıyordum. Beni tanısınlar diye. O kadar haberlere çıkmıştım sonuçta. Beni tanımaları gerekiyordu. Ben kendim kaçamazdım çünkü İstanbul'un elinde USB vardı. Ama birisi beni tanıyıp polisi ararsa o zaman işler değişirdi. Belki o zaman kurtulabilirdim. İstanbul yine peşimi bırakmazdı ama en azından yüzünü biliyordum. Aysun'u ve Oktay'ı biliyordum. O villayı biliyordum. Bunlar bana yardımcı olurdu.

İstanbul ile sahilde yan yana yürürken batan güneş yüzüme vuruyor, saçlarım esen rüzgarla dalgalanıyordu. Dışarı çıkmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Ne kadar yanımda İstanbul da olsa dışarı çıkmak daha şimdiden iyi gelmişti. O lanet villa dolu siteden kaçmaya çalışırken gerginlikten dikkat edememiştim.

İstanbul beni nasıl yakalamıştı? Nasıl bulmuştu? Evden bilerek kaçmama izin verdiği belliydi. Ama neden izin vermişti? Beni mi test etmişti? Nereye kadar kaçabileceğimi görmek mi istemişti? Belki de ona göre önlem alacaktı.

Yanımdan geçen insanlar yüzüme bakmıyordu. Eğer baksalar belki de beni tanıyacaklardı ama inadına yaparmış gibi hiçbirisi kafasını çevirip de bana bakmıyordu. Sinirden kafayı yemek üzereydim.

"Merak ettiğim için soruyorum dedektif, nereye kadar kaçmayı planlıyordun?"

Kafamı kaldırıp İstanbul'a baktım ama o dümdüz karşısına bakıyordu. Yüzü ifadesizdi ve güneşten dolayı gözlerini hafif kısmıştı.

"Seni bulamayacağımı mı düşündün? Kaçtıktan sonra öylece dolaşmana izin vereceğimi mi düşündün? Ya da senin için daha kötüsü o USB'ye rağmen nasıl kaçmayı göze alabildin?"

İstanbul'un art arda sorduğu sorularla derin bir nefes aldım. Omuz silkerek konuştum.

"Bir katile kimse inanmaz. Bana iftira attığını söylerdim. Video görüntüsüyle oynadığını söylerdim. Babam ve ağabeyimin trafik kazasında öldüğüne dair kamera kayıtlar, belgeler, raporlar var. Onları öne sürerdim."

"Madem öyle, neden şimdi kaçmıyorsun? Ya da daha önce kaçmadın?"

"Elinde başka neler var bilmiyorum. Belki de beni daha çok köşeye sıkıştırabilirsin. Belki de gerçekten hayatımı bitirebilirsin. Bunu göze alamadım. Ama benim de bir sabrım var. Bir yerde kilitli kalıp sonunu bilmediğim bir şeyi beklemektense o videoyu tüm dünyadan silmeyi tercih ederim."

Daha sonra dediğime ekledim.

"Açıkçası aslında bunları kaçarken düşünmedim. O an tek düşündüğüm sadece kaçmaktı. Gerisi hallolurdu."

"Peki ilk başta sorduğum soru?"

Ne sormuştun, dercesine yüzüne baktım.

"Seni bulamayacağımı mı düşündün?"

"Kısa da olsa bana bir süre yaklaşamazdın. O kısa süre de bana yeterdi."

Kafasını salladı. Kafasını çevirip denize baktı. Bense yanımdan geçip giden insanlara bakmaya devam ettim. Görmüyorlar görmüyorlar! Acaba İstanbul'u ittirip denize mi atsam? Nasıl çıkacak ki? Çıkamaz.

Aklıma gelen şeyle gözlerimi yavaşça sol eline indirdim. Ama eli cebindeydi. Hem yara izini hem de açtığım yaranın izini göremiyordum.

Kafamı kendi koluma çevirdim. Kazağımı sıyırıp ince bir çizgi halinde hafif kızarık ize baktım. İstanbul ize baktığımı görmüştü.

"Ne tesadüf ki bende de aynı iz var dedektif."

Bakışlarımı sertçe ona çevirdiğimde sırıtıyordu.

"Gördün mü bak? Ne kadar çok ortak yönümüz var." deyip göz kırptı. Ona yüzümü buruşturduğumda gülerek önüne döndü.

"Nasıl DNA testini değiştirdin?"

"Benim de kendime göre yöntemlerim var dedektif."

"Bu yeterli bir açıklama değil."

"Yeterli bir açıklama yapmam gerektiğini kim söyledi?"

"Ben."

"Bu yeterli bir açıklama değil."

Kendimi tutamayıp omzuna hızlı ve sert bir yumruk attım. İstanbul ise hiç oralı olmadan yüksek sesle gülmeye başladı. Daha sonra hızlıca kolunu tutup yapmacık bir tavır takındı.

"Ah! Kolum! Çok acıyor! Ah!"

"Geri zekalı!"

"Zekama hakaret sayarım."

"Siktir git egoist puşt!"

Bu sefer İstanbul yüzünü buruşturdu.

"Ağzın harbiden çok bozuk dedektif. Ben bile senin kadar küfür etmiyorum. Güya İstanbul Hanımefendisi olacaksın."

"Bana diyene bak! Sanki sen İstanbul Beyefendisi'sin!"

"Tabi ki öyleyim."

Göz devirdim.

"Götüm."

"Ayıp."

"Ayıbını si..."

İstanbul eliyle ağzımı örttüğünde kaşlarımı çattım.

"Günlük küfür dozumu aldım dedektif, teşekkürler."

Elini ittirerek ağzımdan çektim.

"Sen beni nasıl dışarı çıkarabiliyorsun ya? O kadar haberlere çıktım, belki de tüm ülke beni tanıyor. Hatta dünya tanıyor. Nasıl böyle bir risk alabiliyorsun?"

"Biraz risk olmadan hayatın tadı olmaz dedektif."

Hemen dediğine ekleme yaptı.

"Ki risk almış sayılmayız dedektif. Daha yapacağımız şeylerden sonra bunun risk olmadığını anlayacaksın."

"Yapacağın şeylerden sonra, demek istedin herhalde."

"Aynı şey."

Oflayarak kafamı çevirdim. Cevap vermeye gelmiyordu.

"İnsanlar beni nasıl tanımıyor?"

"Sana bakmıyorlar. Baksalar bile sen olduğuna inanmazlar. İnansalar bile hiçbir şey yapamazlar."

Ona yandan bir bakış attım.

"Ne kadar eminsin öyle. Ve de iyimser."

"Eh, benim için iyi bir durum tabi. Ekstra uğraşmamış olacağım."

Boş bir bank gördüğünde o tarafa yöneldi. Peşinden gidip yanına oturdum. İkimizde denizi ve batan güneşi izlerken sessizlik kendimi huzursuz hissettirdi. Aklıma ilk gelen soruyu sordum.

"Gerçek ismin ne?"

"Bu soruyu sormaktan vazgeçmeyecek misin?"

"Vazgeçmeyeceğim."

Derin bir nefes verdi. Ağzını açmazken kafamı tekrar denize çevirdim.

"İnsanları niye öldürüyorsun? Hadi suçluları bir şekilde anlayabilirim ama masum insanları?"

"Benim öldürdüğüm insanlar masum değil dedektif."

"Avukatlar, hakimler, savcılar, polisler masum değil mi?"

"Hepsi değil."

"Hepsinin dosyası ve geçmişi tek tek araştırıldı. Öldürdüklerinin bazıları gayet sıradan, normal ve iyi insanlar."

"Eğer öyle olsaydı onları öldürmezdim dedektif."

Kafamı ona çevirdim.

"Sebep ne peki? Niye öldürüyorsun? Ya da öldüreceksin madem niye işkence yapıyorsun? Sonra da gelip sadist değilim diyorsun. Bok! Ayrıca suçluları öldürmeni desteklemiyorum. Az önceki dediğimi yanlış anlama. Suçluların yeri tahtalı köy değil, cezaevi."

İstanbul kısa bir süre sessiz kaldı. Ağzını tekrar açtığında ise sadece üç kelime döküldü.

"Ben sadist değilim."

"Onca lafımın arasında buna mı takıldın peki?"

"Evet."

Sabrım taşmış bir şekilde oturduğum yerde ona daha çok yaklaştım.

"Neden diyorum sana? Neden? Öldürerek ne yapmayı amaçlıyorsun? Eline ne geçiyor?"

İstanbul'un inatla yüzüme bakmaması beni daha da geriyordu.

"Amacım hiçbir zaman öldürmek değil. İşkence yaptığım sırada ölüyorlar, ne yapayım?"

"Ha sanki bu yaptığın çok normal de ne yapayım diyorsun."

Umursamazca omuz silktiğinde ağzından hiçbir şey alamayacağımı fark ettim. Bezgince arkama yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Kısa bir sessizlikten sonra kendime hakim olamayıp tekrar konuştum.

"Eve gittikten sonra ne olacak? Yine beni odaya mı kilitleyeceksin?"

Cevabını ne kadar bilsem de sormak istemiştim. Belki de başka planları vardı. İstanbul'a hiç belli olmazdı. Başıma gelecekleri önceden bilmek istiyordum. Beni cezalandırır mıydı? Ama neyle?

O ise beni şaşırtarak kafamdaki cevaplardan çok daha başka bir yanıt verdi. Önce cıkladı daha sonra konuştu.

"Seni bir daha odaya kilitlemeyeceğim dedektif."

Gözlerim büyüdü. Şaşkınca oturduğum yerde ona döndüm.

"Gerçekten mi?"

"Evet. Ama bir daha kaçmaya çalışmayacaksın."

"Bana bu kadar güveniyor musun?"

"Hayır. Elimdeki kozlara güveniyorum."

Kaşlarım çatıldı.

"Kozlar derken?"

USB'den başka koz bilmiyordum. İstanbul sırıttı.

"Yapacağın görevlerin hepsi senin kaçma ihtimaline karşı bir tedbir dedektif. Eğer kaçarsan hem USB hem de yaptığın onca şey tüm dünyaya yayılır. Bunu göze alabileceğini zannetmiyorum."

Dediklerini sindirdikten sonra sinirle nefesimi verdim.

"Sen adi herifin tekisin!"

Bağırmamak için dişlerimi sıkarak konuşmuştum. İstanbul gayet rahat ve eğlenerek cevap verdi.

"Pekala, kabul ediyorum. Bazen çok gıcık bir insana dönüşebiliyorum. Ama ne yapalım? Ben de böyleyim."

"Ben de böyleyim, deyip ağzının ortasına bir tane çaksam ne olur?"

"Pek iyi şeyler olmaz. Şahsen tavsiye etmem ama yine de denemek istersen sen bilirsin."

Cevap vermek istedim ama son anda çenemi kapalı tutmayı başardım. Onun yerine soru sormaya devam ettim.

"Buraya benimle gelmenin sebebi ne?"

"Biraz rahatla diye."

Alayla güldüm.

"Hah! Beni de çok düşünürmüş beyefendi!"

"Beyefendi olduğumu kabul ettin."

"Şerefsiz, sadist, psikopat, cani, ruh hastası, katil bir beyefendi olduğunu kabul ediyorum."

Bana yandan bir bakış atıp gülerek göz devirdi.

"Sadist değilim dedektif."

"Aynı şeyi tekrarlayıp durma!"

"Bunu sen mi söylüyorsun? Yirmi dört saat bana aynı hakaretleri eden sen?"

"Benim dediklerim doğru."

"E benim dediklerim de doğru."

Bıkkınca oflayarak ellerimle yüzümü kapattım. Adamın her şeye bir cevabı var, kafayı yiyeceğim!

"Peki benim görevlerim ne alemde?"

Ellerimi yüzümden çekerken sorduğum soruyla dudağını büzerek omuz silkti.

"Henüz sana verebileceğim bir görev yok gibi görünüyor ama olması yakın."

"Peki bu görevler ne zaman bitecek? Tahmini bir süresi ya da sayısı var mı?"

"Maalesef dedektif."

"O zaman şunu söyle, biliyorsun da bana mı söylemiyorsun yoksa gerçekten mi bilmiyorsun?"

"Gerçekten bilmiyorum."

"Nasıl bilmezsin abi mantıklı mı bu!?"

En sonunda patladığımda İstanbul kafasını bana çevirdi. Nihayet yüzüme bakıyordu.

"Belki bir ay sonra biter belki on yıl sonra. Bilemem. Bu biraz da sana bağlı dedektif."

"Bana görev vermezsen nasıl bitirebilirim?"

"Sana verdiğim görevleri en kısa sürede bitirerek."

"Lan görev vermiyorsun görev!"

Gülmeye başladı.

"İnsan öldürmeye bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum dedektif. Hoş, sadece öldürmeyeceğiz."

"Ben insan öldürmeye meraklı değilim, senden kurtulmaya meraklıyım. Ayrıca sadece insan öldürmeyeceğiz de ne demek?"

"Zamanı gelince anlarsın."

"O zaman ne zaman gelecek?"

"Bilmem."

Kendimi tekrar sertçe banka bıraktım.

"Ağız dolusu küfretmek istiyorum ya. Gerçekten ağız dolusu küfretmek istiyorum ama artık küfürlerim bile bana yetmiyor."

Ben kendi kendime söylenirken İstanbul hiç oralı değildi. Gülüp eğleniyordu bu hallerime ve bu benim sinirimi daha çok bozuyordu.

"Oktay ve Aysun evi toparlamayı bitirmiştir. Hadi gidelim."

İstanbul ayağa kalktığında kaşlarımı çatarak ben de kalktım.

"Evi toparlamak derken? Nereye gidiyoruz?"

"Aynı eve gideceğimizi düşünmüyorsun herhalde."

Yürümeye başladığında iki adımla ona yetişip yanında yürüdüm. Bu sefer arabaya gidene kadar konuşmadım. O da hiçbir şey söylemedi. Bir ümit insanların suratına bakmaya devam ettim. Beni tanımaları için resmen bakışlarımla yalvardım ama hiçbiri beni görmedi. İstanbul'un da dediği gibi hiçbir şey yapmıyorlardı.

Arabaya geldiğimizde arka koltuğun kapısını geçmem için açtı. Onun bu nezaketine karşılık göz devirdim. İçeri geçip oturduğumda İstanbul yanıma yaklaştı. Kaşlarımı çatıp koltukta yana kaydım. İstanbul ön koltuğun cebinden siyah bir kumaş parçası çıkardı.

"Üzgünüm dedektif ama yolu görmemen için bunu takmam gerekiyor."

İtiraz etmeyi düşündüm ama beni eterle bayıltmasından daha iyiydi. En azından uyandığımda başım ağrımayacaktı. Bir yandan da resmen insafa geldiği için şaşırmadan edemedim. Kaçmam adama yaramıştı resmen.

Elinden kumaşı alacağım sırada geri çekti.

"Kumaşı sana bağlatmayacağım elbette dedektif."

Gözlerimi kısarak ona baktım. Ne vardı sanki bağlatsan? Sanki alttan boşluk bırakacağım!

Eğilip kumaşla gözlerimi örttü. Kafamın arkasından kumaşı sıkı sıkı bağladı.

"Biraz fazla sıkmadın mı?"

"Her ihtimale karşı dedektif."

Elini geri indirirken bilerek saçlarıma dokunması dikkatimden kaçmadı ama sesimi çıkarmadım. Birkaç saniye sonra bileklerimi tuttu. Onları da aynı kumaşla bağladığını hissettiğimde kaşlarım çatıldı.

"Bu ne için?"

"Gözündeki kumaşı açma diye."

Eğer gözlerim açık olsaydı abartılı bir şekilde göz devirirdim. Kendince haklıydı belki ama yine de bıkkınlık vericiydi.

Bileklerimi de sıkı sıkı bağladıktan sonra kemerimi taktı. Daha sonra yanımdan kalktı ve kapıyı kapattı. Ön koltuğa geçip araba çalıştığında kafamı cama yasladım.

"Umarım arabayı çok hızlı kullanmazsın."

Soktuğum lafla sırıttığına yemin edebilirdim.

"Bakıyorum da lafını hiç esirgemiyorsun dedektif."

"Sen de İstanbul."

"Bir ortak yön daha."

"Ortak bir yönümüz yok."

"Sana milyonlarca ortak yön sayabilirim dedektif."

"Lütfen kapat çeneni ve sadece arabayı sür."

"Nasıl istersen. Müzik açmamı ister misin?"

Sorduğu soruyu cevapsız bıraktım. Adam resmen sanki en yakın arkadaşıymışım ve şu an çok normal, gündelik şeyler yaşıyormuş gibi benimle konuşuyordu. Umursamazlıkta beni bile geçmişti bu herif.

"O dediğin eve ne zaman varacağız?"

"Önce Aysun ve Oktay'ı alacağız, öyle eve geçeceğiz dedektif. Malum, arabaları yok ya hani."

İmalı sesini ve bana soktuğu lafı görmezden geldim.

"Sadece bir tane mi arabanız var?"

"Hayır ama onlar yanımızda değil."

"Küçük bir biblo değil zaten sürekli yanında taşıyasın."

İstanbul cevap vermediğinde daha fazla konuşmadım. Zaten ne desem ya konuyu değiştiriyordu ya da doğru düzgün cevap vermiyordu.

Arabanın içi ısınmaya başladığında mayıştığımı hissettim. Zaten hiçbir şey görmüyordum ve karanlık yüzünden uykum geliyordu. Bir de arabanın tatlı sıcaklığı daha da uykumu getiriyordu.

İstanbul'un dediği yeni eve baya bir yolumuz vardı anladığım kadarıyla. Uyumam sorun olmazdı. Gerçi yol kısa olsa bile sorun olmazdı.

Uyandığımda boynumun ağrıyacağını bilsem de uyuma fikri şu an epey cazipti. Saniyeler içinde uykuya dalmıştım.

𝄢𝄢𝄢

Yivrılar nasılsınız napıyorsunuz?

Umarım hepiniz iyisinizdir. Biliyorum, sizi çok beklettim her iki kitap için de. Ama telafi edeceğim, merak etmeyin. Şu sıralar aklıma yazacak bir şey gelmiyor. Yazdığım bu bölüm de hiç içime sinmedi aslında ama sizi daha fazla bekletmek de istemedim. Bir nevi bunalımdayım galiba her sene olduğu gibi hshshshshs. Benim için artık kaçınılmaz bir şey oldu. Garip bir şekilde de hep bu zamanlarda böyle oluyor. Ama tabi ki ben bir şekilde toparlanıyorum. Sadece bu sefer bir tık zor olacak çünkü haftaya yazılı haftam. Ve tabi ki her öğrenci gibi ben de hazır değilim hshshshshs. Yazılı haftası olmasına rağmen bölüm atmaya çalışacağım atamazsam da şimdiden kusura bakmayın.

Seviliyorsunuz!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.