İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 26 · 16 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 26

İlk Görev

Gözlerimi açmaya çalıştım fakat başarılı olamadım. Yattığım yatak fazlasıyla rahattı ve hiç kalkmak istemiyordum. Yüzüme gelen saçları tam elimle diğer tarafa atacaktım ki biri benden önce davrandı. Saçlarımı okşayarak diğer tarafa attığında aklıma nerede olduğum geldi. Siktir, ben evimde değilim ki!

Tam gözlerimi açacaktım ki duyduğum sesle yeniden vazgeçtim.

"Uyandı mı?"

Bu sesi tanımıyordum.

"Henüz değil."

Bu ses İstanbul'a aitti. Saçlarımı yüzümden çekenin kim olduğunu anlamak pek de zor değildi.

"Ne fark eder ki? Hata yapıyoruz. Uyanınca yine seni dinlemeyecek. Başımıza iş açacak. Gidip evine bırakalım. O da biz de kurtulmuş oluruz."

"Bunu yapmayacağımızı biliyorsun."

"Niye? Neden bu kadına ihtiyacımız var ki? Tek başına da gayet güzel cinayet işliyorsun."

"Bu konuyu konuşacağımız en son yer burası."

Sesin sahibini bilmediğim adam alayla bir nefes verdi.

"Kadın uyuyor. Bizi duyabileceğini düşünmüyorsun herhalde."

"Açıkçası dedektife hiç güvenmiyorum."

İstanbul tekrar elini saçlarıma atıp okşamaya başladığında hızlıca gözlerimi açtım. Ani bir hareketle bileğini tutup ters çevirdim. Yorganın altından ayağımı kurtarıp boynuna doladım ve kafasını yatağa bastırdım.

"Lan dur!"

Adını bilmediğim adam ayağımı İstanbul'un boğazından kaldırmaya çalışırken ben daha da bastırıyordum. İstanbul ise boğulmasına rağmen gülüyordu.

"Manyak kadın!"

Ayağımı hışımla kaldırdığında küfrettim. İstanbul yataktan kalktığımda tam hamle yapacaktım ki bana engel oldu. Yatağa tekrar düştüğümde sinirle suratına baktım. Sırıtarak boynunu ovuyordu.

"İyisin iyi."

Yanında duran neredeyse İstanbul ile aynı boyda olan adama baktım. İstanbul kadar olmasa da yapılıydı ve güçlü olduğu belliydi. Kahverengi saçları ve daha çok kahveye çalan ela gözleri vardı. Otuzlu yaşlarında gibi duruyordu.

"Demiştim bu kadın başımıza bela olacak diye. Dakika bir gol bir seni boğdu lan!"

Adamın dediklerine yüzümü buruşturdum.

"Pardon? Ben mi bela oluyorum? Asıl beni kaçırarak bana bela olan sizsiniz!"

Gözlerini kısıp yüzünü buruşturarak bana baktı.

"Bir sus be!"

"İkinizin ölümü de benim elimden olacak!"

"Laflarını icraata geçirebileceğin zaman tekrar konuşalım."

Sinirle yataktan kalkıp adamın üstüne yürümüştüm ki İstanbul kolumdan tutarak bana engel oldu. Onun kolunu da tiksinerek ittim.

"Sana bir daha bana dokunma diye kaç defa söyleyeceğim?"

Benim ve tanımadığım adama göre fazlasıyla sakindi. Yüzünde hala bir sırıtış vardı.

"Sakin ol dedektif."

"Bu kadının sakin olması mümkün mü sence? Manyak!"

"Ben mi manyağım? Bir katile 'Tek başına da gayet güzel cinayet işliyorsun.' diyen biri mi söylüyor bunu?"

Adamın gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla bana baktı.

"Lan sen uykunda bizi mi dinliyordun? Manyak sinsirella!"

İstanbul kahkaha atıp adama döndü.

"İşte bu yüzden ona güvenmiyorum."

Sahte bir üzgünlükle İstanbul'a baktım.

"Ah canım, bana güvenmiyor musun? Çok kırıldım bak şimdi, çok üzüldüm."

Ardından göz devirdiğimde İstanbul tekrar keyifle güldü. Şerefsiz!

"Her neyse, artık sakin misiniz?"

İstanbul bu soruyu daha çok bana soruyor gibiydi. Ona ters ters bakıp kafamı tanımadığım adama çevirdim. Yüzünü buruşturmayı bırakmıştı ve gülümseyerek bana bakıyordu. Bana doğru iki adım atıp elini uzattı.

"Ben seni tanıyorum ama sen beni tanımıyorsun. Oktay."

Bir eline bir de suratına baktım. Elini sıkmayacağımı anlamış olacak ki oflayarak indirdi ve tekrar yüzünü buruşturdu.

"Çok meraklıyım bende sanki seninle tanışmaya. Sinsirella!"

Tam ağzımı açmıştım ki İstanbul araya girdi.

"Yeter. Başlamayın gene. Dedektif lütfen bu sefer beni dinler misin?"

"Neyini dinleyeceğim ya ben senin? Nasıl cinayet işlediğini mi anlatacaksın?"

Cıkladı.

"En azından şimdilik değil."

"Ruh hastası!"

"Bir daha söylemeyeceğim dedektif. Çok sabırlı bir insan değilim. Senin de pek bir şansın yok açıkçası. Otur ve beni dinle."

İmalı bakışlarıyla aklıma USB geldi. Oktay denen adama baktığımda yüzünden bir şey okunmuyordu. O biliyor muydu peki? İstanbul ve o birbirlerine ne kadar yakındı? İstanbul'un cinayet işlediğini bildiğine göre fazlasıyla yakınlardı. Çok büyük ihtimalle o da biliyordu.

"Ne istiyorsun? Ne karşılığında tehdit ediyorsun beni?"

İstanbul kafasını iki yana salladı.

"Tehdit etmiyorum. Sadece elimdekileri kullanıyorum. Ne istediğime gelirsek sana daha önce söylemiştim. Bana yardım edeceksin."

"Ne konuda ama?"

Sabrımı gerçekten zorluyordu. Asla ciddi kalamıyordu karşımda ve bu beni delirtiyordu. Bir insan hiç mi sırıtmadan ya da gülmeden duramaz?

"Birçok konuda."

"Ne kadar açıklayıcısın!"

"Öyleyimdir."

"Beni alaya alıp durma artık! Sorularıma doğru düzgün cevap ver!"

Sesimin yükselmesi ikisinde de bir etki yaratmadı.

"Zamanı geldiğinde senden istediğim görevlerle zaten anlamış olacaksın dedektif. Senden bir görev istemeyeceğim. Dediğim gibi burada uzun bir süre misafirimsin. Seni kaçırıp boş yere kendimi tehlikeye atmadım elbette."

Kaşlarım çatıldı.

"Pardon? Ulan o kargaşayı yaratan sensin zaten! Bir de karşıma geçip kendini tehlikeye attığını mı söylüyorsun?"

Oktay kaşlarını çatarak İstanbul'a döndü.

"Hangi kargaşayı yarattık biz ya?"

Sinirle saçlarımı çekiştirdim. Hala benimle alay ediyorlardı.

"Yanlış anlamışsın dedektif. Seni kaçırmadan önce çıkan o kargaşa benim eserim değil. İlk defa benim bir suçum yok."

İstanbul'a kaşlarımı çatarak baktım. Bu sefer yüzünde sırıtışı yoktu ve ciddiyetle bana bakıyordu. Pekala, ciddi de olabiliyormuş beyefendi! Ama eğer İstanbul o kargaşanın sebebi değilse kimdi? Hem de şehir merkezinde.

"Nasıl o kargaşayı sen yapmadın? Üstüme resmen ateş açıldı. Orada olan polislerin neredeyse hepsi öldürüldü. Ve sen bir anda telsizden bana ulaşıp beni kaçırdın."

Ona inanmayarak baktım. Bunların hepsi tesadüf olamazdı. İstanbul'un yalan söylemek için bir sebebi yoktu belki de ama ona güvenmiyordum. Kafasında dönen tilkilerin ne yapacağı belli olmuyordu.

"Çünkü o kargaşanın çıkacağını biliyordum. Üstüne ateş açıldı çünkü amaç seni öldürmekti. Seni kurtardığımı söylerken de bunu kastediyordum dedektif. Eğer ben olmasaydım muhtemelen ölmüş olurdun."

"Teşekkür mü bekliyorsun?"

"Yani," İ harfini uzatarak konuşmaya devam etti.

"İnsan ister istemez iki kelimelik güzel bir kelime duymayı bekliyor dedektif."

Onun bu masum rollerine bürünmesine tiksinerek baktım. Ama kafamda yeni sorular oluşmuştu. İstanbul yalan söylemiyordu, bunu anlayabiliyordum. Ama benim üstüme kim, neden ateş açsın? Beni neden öldürmeye çalışsın? Babam ve ağabeyim dışında kimseye bir zararım dokunmamıştı.

"Off çok acıktım!"

Oktay'ın sesiyle kafamı ona çevirdim. O ise yakınarak İstanbul'a bakıyordu.

"Pizza falan söylesek mi? Canım çekti sıcak sıcak, çıtır çıtır."

İstanbul ona gözlerini devirdi.

"Canın çekiyorsa kendine ve dedektife söyle. Ben almayacağım."

Oktay sevinçle otuz iki diş sırıttı. Daha sonra elini İstanbul'a uzattı. İstanbul, Oktay'ın bir eline bir de suratına baktı.

"Ne?"

Oktay hızlı hızlı birkaç kere avucunu açıp kapadı.

"Kartını ver."

"Oktay defol git kendi paranla al!"

"Ya lütfen lütfen! Benim param yok!"

İstanbul derin bir nefes verdi.

"Yalan söyleme aç köpek. Yok sana kart mart."

Oktay kınayarak İstanbul'a baktı.

"Çok şerefsizsin. İyi, kendi kartımla alırım! Belki içinde beş kuruş vardır."

Diyerek trip atarcasına odadan çıktı. İstanbul arkasından göz devirip geri bana döndü. Gülümseyerek konuştu.

"Eğer canın başka bir yiyecek çekerse söyle dedektif. Ya da herhangi bir şey istersen."

Arkasını dönüp odadan çıkacağı sırada aklıma gelen şeyle hızlıca kolunu tuttum.

"Dur!"

İstanbul bana döndüğünde bakışlarım kolunu tutan elime kaydı. Hızlıca elimi geri çektim. İstanbul ise alayla sırıttı.

"Kuduz bir hayvan değilim dedektif. Isırmam merak etme."

Dediğini görmezden gelerek konuştum.

"Gerçek adın ne?"

Kısa bir an sessiz kaldı. Gözlerini kısıp ağzını açtı.

"Sanki daha önce bir tahminin vardı dedektif."

"İsmin 'V' ile mi başlıyor?"

Gülümsedi.

"Evet dedektif."

İsminin tamamını söylemedi. Fakat bu sefer aklıma gelen şeyle gözlerim büyüdü.

"Yüzük..."

"Bende dedektif. Onu koruyup sakladığın için teşekkür ederim."

Yüzündeki minnettar gülümseme kaşlarımın hafifçe çatılmasına sebep oldu.

"Başka sorun var mı?"

"Neden ismini söylemiyorsun?"

"Vistanbul."

Sanki çok komik bir şaka yapmış gibi yapmacık bir şekilde güldüm.

"Ne kadar komiksin sen öyle."

"Öyleyimdir."

"Peki 'C' harfi?"

"Orası da bana kalsın dedektif. Belki ileride öğrenirsin."

Başka bir şey söylememe izin vermeden hızlıca odadan çıktı. Kapıyı kilitlediğinde ofladım. Bakışlarım odada gezindi. Daha sonra dağınık yatağa baktım. Aklıma bir anda üstümü örtmediğim geldi. Yatağı açmadan örtünün üzerine yatmıştım.

Anlaşılan İstanbul güya yine beni düşünerek yorganı üzerime örtmüştü.

𝄡

Odanın içinde bir o yana bir bu yana dönüp dolaşıyordum. Saat de yoktu. Fazla geçmiş olamazdı ama ben sanki saatler geçmiş gibi hissediyordum. Artık sıkılmaya başlamıştım. İstanbul'un lanet görevlerini öğrensem de bir an önce yerine getirip kurtulsam!

Kapım açıldığında kafamı çevirdim. Bir elinde pizza kutusu diğer elinde içecek ile İstanbul içeriye girdi.

"Acıkmışsındır dedektif."

Pizza kutusunu ve bardağı komodine koyarken yüzümü buruşturdum.

"Aç değilim. Ayrıca mantara..."

"Alerjin var, biliyorum. Bu yüzden mantarsız. İçeceğin de şeftalili değil limonlu. Afiyet olsun dedektif."

Kaşlarım çatıldı.

"Nereden biliyorsun sen bunları?"

"Senin hakkında pek çok şey biliyorum dedektif."

Eliyle pizza kutusunu gösterdi.

"Sen pizzanı yerken bende sana ilk görevini anlatacağım."

Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Başka bir şey mi dileseydim acaba?

"Şaşırdın, biliyorum. Açıkçası benim de aklımda yoktu ama ani gelişmeler işte dedektif, ne yaparsın?"

"Anlat."

"Yemeğini yerken beni dinlemen daha iyi olur."

"Aç olmadığımı söyledim."

Derin bir nefes verdi.

"Peki, sen nasıl istersen."

Gülümsediğinde karşılık vermemek için kendimi zor tuttum. Bir gün refleks olarak ona gülümsersem kendimi asla affetmeyeceğim.

"İlk görevin bu akşamki partide bana eşlik etmek."

İstanbul sustuğunda beklentiyle ona baktım.

"Ee, bu kadar mı?"

"Kılık değiştirerek o partiye gireceğiz. Partinin sahibi yeraltının en önemli mafyalarından. Biricik oğlunun doğum günü. Biz de o partiyi basacağız."

Tek kaşımı kaldırdım.

"Sonra ışıkları kapatıp bir katliam mı işleyeceğiz? Hatta fantezi olsun diye tavandan ceset de atarız."

Yaptığım imaya karşılık sırıttı.

"Bir cinayet planı bir kere yapılır dedektif. Ayrıca kendimi taklit etmeyi sevmem. Daha yaratıcı fikirler var aklımda."

Daha yaratıcı nasıl bir fikrin olabilir ki? Daha ne kadar uçabilirsin ki?

"Bastıktan sonra ne yapacağız? Ben tam olarak senin ne işine yarayacağım?"

"Şöyle ki bu aralar ajan olayları epey yaygın. İhanet eden insanların sayısı oldukça arttı. O partide de bir hain var. O haini bulup öldürmemiz gerekiyor."

"Hala planın neresinde olduğumu anlamış değilim."

İstanbul sırıttı.

"Haini sen bulacaksın."

"Ne!?"

İstanbul rahat bir tavırla omuz silkti.

"Çok iyi bir gözlem yeteneğin var dedektif. Partidekileri rahatça analiz edebilirsin."

"Sen kafayı mı yedin? Orada kim bilir kaç tane insan olacak? Hiçbirini tanımıyorum bile! Nasıl haini bulmamı bekliyorsun?"

Kaşlarım çatılmıştı. Bunu yapmam mümkün değildi. Evet, gözlem yeteneğim harikaydı ama kısa sürede koca yeraltını dolandıran bir haini bulmak için sadece gözlem yeteneği yeterli değildi. Orada bir sürü insan olacaktı ve hepsiyle ayrı ayrı konuşup vakit geçirmem gerekiyordu. Birkaç saatte bunu yapamazdım.

"Benim şüphelendiğim sekiz kişi var zaten dedektif. Sadece bu sekiz kişiye odaklanacaksın."

"Ya o sekiz kişiden biri değilse?"

"Eh, geçmiş olsun o zaman. Bütün partideki insanları sorgularsın."

Ellerimi saçlarımı götürüp çekiştirdim.

"Sen gerçek bir ruh hastasısın!"

Bağırarak göğsüne bir yumruk attığımda yerinden kımıldamadı.

"Hem bundan sana ne? Ne yapacaksın sen haini de ajanı da? Etrafındaki insanları ne zamandan beri düşünüyorsun sen? Hah, düşündüğün kişiler de normal insan olsa!"

Kaşlarını çattı.

"Normal insan derken dedektif? Onlar anormal mi?"

"Onlar senin gibi birer psikopat!"

"Hepsi değil. Ayrıca beni onlarla bir tutma. Ben hepsinden daha iyiyim."

"Övünüyor musun bununla bir de?"

"Evet."

"Şerefsiz!"

Her zamanki gibi yine güldü.

"Soruma cevap vermedin."

"Yapmamız gerekiyor ve yapacağız dedektif. Zaten adam tahmin ettiğin üzere pek de masum değil. Hem bir hainden kurtulacağız hem de para kazanacağız. Olay bu."

"Ya bulamazsam?"

Tekrar umursamazca omuz silkti.

"O zaman parayı alamayız. Ama ben senin başaracağına inanıyorum dedektif."

Bakışları üstümü buldu. Beni baştan aşağıya süzerken bense ona kaşlarımı çatmış bir şekilde bakıyordum.

"Odayı incelemiş olman gerekiyor. Banyonun yerini biliyorsun değil mi?"

"Biliyorum tabi ki."

Kafasını ağır ağır salladı.

"O zaman banyoda ne yapılması gerekiyorsa onu yap ve hazırlan. Pek vaktimiz yok." Kaşlarıyla pizza kutusunu gösterdi.

"Senin yerinde olsam bir dilim de olsa yerim dedektif. Ha tabi, canın başka bir şey çekiyorsa bilemem. İstediğin bir yemek var mı?"

Yüzümü buruşturdum.

"Ne bu senin iyi ve düşünceli hallerin? Yanımda yapmacık yapmacık rol yapmayı kes. Zaten sinirimi yeterinde bozuyorsun, daha fazlasının lüzumu yok."

Tek kaşını kaldırdı. Kafasını hafifçe sallayarak odadan çıkıp gittiğinde göz devirdim.

"Resmen trip atıyor. Utanmaz, ruh hastası herif!"

Bakışlarım pizza kutusunu buldu. Yeyip yememek arasında kaldım. Eğer şimdi yemezsem illa ki sonrasında yemem gerekecekti. Kutuyu açtığımda İstanbul'un dediği gibi pizzanın mantarsız olduğunu gördüm. Hızlıca bir dilim yeyip kapattım. Kendimi hiç aç hissetmiyordum.

Kapım açıldığında arkamı döndüm. Karşımda benim gibi çakma sarı saçları olan bir kadın duruyordu. Ama onun saçları benimkinden daha uzundu ve sarısı daha koyuydu. Saçının aralarında kahve tonları da vardı. Açık kahve gözleri ve biçimli bir vücudu vardı. Benden birkaç santim uzundu.

"Selam."

Bana sevecenlik ve içtenlikle gülümsediğinde ona şüpheyle baktım.

"Biliyorum, pek iyi bir durumda değilsin ama benden sana zarar gelmez. Sana yardım etmek için buradayım." Bir elini bana uzattı.

"Aysun ben."

Bir eline bir de suratına baktım. Hala yüzümde bir ifade yoktu. Aysun denen kadın dudaklarını yalayıp elini geri indirdi.

"Oktay selamlaşmayı sevmediğini söylemişti ama yine de şansımı denemek istedim."

"Beni buradan çıkarmadığın sürece bana yardım etmiş olmuyorsun."

Derin bir nefes aldı.

"İşte bu pek mümkün değil."

Hızlıca tekrar konuştu.

"Sen yıkan ben de kıyafetlerini hazırlayayım."

Kadını baştan aşağıya süzdüm. Evin bir çalışanı gibi durmuyordu.

"İstanbul senin neyin oluyor?"

Kadın sorduğum soruya şaşırdı. Fakat hemen kendini toparladı.

"Arkadaşım. Neden sordun?"

"Oktay da arkadaşı mı?"

Kafasını salladı.

"Fazla vaktimiz yok. Sen bir an önce temizlen. Makyajın, kıyafetin, saçın başın derken epey bir zaman kaybedeceğiz."

Kadına cevap vermedim. İstemeye istemeye adımlarımı banyoya yönlendirdim. İçeriye girip kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Oflayarak başımı arkaya attım. Lanet olsun, bunu yapmak istemiyorum! Resmen beni kendi cinayet planları için kullanıyordu o şerefsiz!

"Geberesice!"

Üstümdekileri sinirli bir şekilde hızlı hızlı çıkarıp duşakabine girdim. Vücudumu sabunlarken bir andan da Aysun ve Oktay'ı düşünüyordum. İkisi de garip insanlardı. Oktay'ın ani duygu değişimleri vardı çok belirgin bir şekilde. Aysun ise oldukça sakindi. İstanbul'u düşünmeye bile gerek yoktu. Tescilli ruh hastasıydı. Ve bu üç kişinin arkadaş olması çok saçmaydı. Bu kadar zıt karakterdeki insanların birlikte geçinmesi pek de normal değildi.

Kendi kendime güldüm. Neyine şaşırıyorsam? Asıl normal olsalar tuhaf olurdu.

Saçımı da yıkadıktan sonra duşakabinden çıktım. Saçıma baş havlusunu sarıp bornozla kendimi kurulamaya başladım. Yanıma kıyafet almadığımdan bornozla birlikte banyodan çıktım.

Yatağın üzerindeki kıyafetlere bakan Aysun başını bana çevirdi.

"Çıkmışsın. Hadi giyin de saçını yapalım."

Yatağa doğru ilerleyip koyduğu elbiseye ve iç çamaşırlarına baktım. Kırmızı elbiseyi gördüğümde yüzümü buruşturdum.

"Ben siyah renkten başka elbise giymem."

Kırmızı en sevdiğim renkti ama konu elbise olduğu zaman siyah dışında bir renk giymezdim. Bütün elbiselerim siyahtı.

"Sen giymiyorsun ama Burcu giyiyor."

Kaşlarım çatıldı.

"Ne? Anlamadım?"

"Oraya bu kılıkla gitmeyeceksin herhalde. Seni hemen tanırlar."

"Beni nereden tanısınlar?"

"Emin ol birçoğuna zararın dokunmuştur. Dokunmasa bile haberlerde görmüşlerdir. Senin Dedektif Verda Atay olduğunu hemen anlarlar."

"Haberlere çıktığımı hatırlamıyorum."

"Kaçırıldıktan sonra haberlere çıktın."

Aysun'un dediğiyle gözlerim büyüdü. Siktir! Eğer haberlere çıktıysam hem Afra kaçırıldığımı biliyor hem de annem.

"Kahretsin!"

Ellerimle yüzümü örttüm. Kafayı yemek üzereydim! Afra'nın çoktan anneme ulaşmış olması gerekiyordu ama annem bu şehirde bile değildi. Sadece telefondan ne kadar anneme yardımcı olabilirdi? Kendisi bile saat başı bayılıp ayılırken annemi teselli etmesi mümkün değildi. Peki ya annem buraya, İstanbul'a gelmeye kalkarsa? Bu onun için çok riskliydi.

Aysun'un elini omzumda hissettiğim hızlıca tutup ittirdim.

"Sakın bana dokunma!"

Ani çıkışımla gözleri büyüdü. Fakat silkelenip kendine geldi.

"Sakin ol. Buradaki kimse sana zarar vermek istemiyor."

Ona ciddi misin dercesine suratına baktım. Artık sinirlerim bozulduğundan gülüyordum.

"Kimse bana zarar vermek istemiyor, öyle mi?" Kollarımı iki yana açıp odayı gösterdim.

"Beni buraya tutsak ettiniz resmen farkında mısın!? O ruh hastası şerefsiz beni zorla kendi vahşice planları için kaçırdı! Yetmedi, beni tehdit etti! Yetmedi, bir sapık gibi beni izleyip durdu! Kaç ay boyunca onun yüzünden uykusuz kaldığımı saymıyorum bile! Mesleğimle birlikte kaç kere beni aşağıladıklarını, bana fırça çektiklerini saymıyorum bile! Sen bana ne zararından bahsediyorsun ya!?"

Bağırırken farkında olmadan Aysun'un üzerine yürümüştüm ama bunu umursamadım. Sinirden her yeri dağıtmak istiyordum.

"Ne oluyor burada?"

Kapının açılıp içeriye Oktay'ın girmesiyle hışımla ona döndüm. Yüzündeki gülümseme beni gördüğünde silindi. Bir bana bir de arkamdaki Aysun'a baktı.

"Hanımlar? İyi misiniz?"

Sakin kalmak için gözlerimi kapattım ve derin nefesler almaya çalıştım.

"Kız ne oldu, neye sinirlendin gene sinsirella? Elbiseni mi beğenmedin? Oysaki kırmızı tam bir sinsirellaya yakışır."

Gözlerimi açıp ters ters suratına baktım.

"Eğer bir daha bana sinsirella dersen senin ağzına sıçarım."

"Ağzının bozuk olduğunu duymuştum ama bu kadarını tahmin etmiyordum."

"Lan siz beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz!?"

Başımdaki havlu yere düştüğünde ıslak saçlarım omuzlarımdan aşağıya düştü. Oktay'ın gözleri önce düşen havluya kaydı sonra da vücuduma. Daha sonra hemen gözlerini kapatıp arkasını döndü.

"Müsait değilim desenize be!"

"Kapıyı bile çalmadın seni geri zekalı!"

Aysun'un arkamdan bağırması ile tek kaşımı kaldırmamak için zor tuttum. Demek ki o kadar da sakin bir insan değildi. Ya da sadece bana rol yapıyordu.

"Didişmek yerine çabuk hazırlanın!"

Oktay odadan çıktığında geri Aysun'a döndüm.

"Sen sormadan söyleyeyim evet, Oktay ve ben de geliyoruz. Her ihtimale karşı sizi kollayacağız."

Amacım bunu sormak değildi çünkü umurumda değildi.

"Umurumda değilsiniz. Tek başıma hazırlanırım."

"Yardım etmem gerekiyor."

"Yardımına ihtiyacım yok! Beni yalnız bırak!"

Aysun ağzını açmıştı ki geri kapattı. Omuzları hafifçe aşağıya çökmüştü.

"Tamam. Sen hazırlan. Eğer bir yardıma ihtiyacın olursa haber ver."

Daha fazla yüzüne bakmadım. Ben eğilip yerden havluyu alırken Aysun odadan çıkmıştı.

"Görevine de sıçayım, senin ağzına da sıçayım!"

İç çamaşırlarını giyip elbiseyi elime aldım. Kırmızı saten elbiseye bakarken yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum. İstemeye istemeye elbiseyi giydim. Fermuarını zar zor kapattım. Elbise bileğimin biraz üstünde bitiyordu ve derin bir bacak yırtmacı vardı. İnce askılı kolları ve göğüs dekoltesiyle aslında güzel elbiseydi. Bunun siyahını bir yerde görsem kesin alırdım.

Gözüm makyaj masasındaki eşyalara takıldı. Siyah bir peruk ve bir sürü makyaj malzemesi vardı. Banyoya gidip ıslak saçlarımı kuruladım. Daha sonra tarayıp banyodan çıktım.

Siyah bir toka alıp saçlarımı bağladım. Siyah, küt ve kaküllü peruğu kafama geçirdim. Yüzüme bolca makyaj yaptım. Geri çekilip aynaya baktığımda pek de tanındığım söylenemezdi. Yüz hatlarımı iyi gizlemiştim.

Bakışlarım masadaki makyaj malzemelerine kaydı. Başka bir zaman olsa şu görüntü karşısında kesinlikle çok mutlu olurdum ama şu an bu pek mümkün değildi.

Masada gördüğüm lens kutusu ile tek kaşım kalktı. Kutuyu elime alıp inceledim. Lensi nasıl takacağımı anladığımda kutuyu alıp banyoya gittim. Ellerimi yıkayıp kutuyu açtım. Koyu kahverengi lensleri taktığımda gözlerimi birkaç saniye açamadım. Gözlerimi hızlı hızlı kırptım. Kahretsin! Berbat bir his bu.

Gözlerimi zar zor açıp aynada kendime baktım. Fazlasıyla farklı görünüyordum. Aynadaki Verda, Verda değildi.

Banyodan çıktığımda yatağın hemen yanında duran altın renkli topukluları da ayağıma giydim. Artık hazırdım. Kapıyı açmak için arkamı dönmüştüm ki kapı çalındı.

"Gel!"

İçeriye Aysun girdi. Beni baştan aşağıya süzdü ve yüzünde memnun bir gülümseme oluştu.

"Seni yalnız bırakmak konusunda endişeliydim ama görünen o ki yersiz bir endişeymiş."

İster istemez ben de onu süzdüm. Siyah kazak ve siyah pantolon giymişti. Beline kadar uzanan saçlarını at kuyruğu yapmıştı.

"Evet!" 'V' harfine baskı yaparak yanımıza gelen Oktay ile bakışlarımı ona çevirdim. Bana bakıp ıslık çaldı.

"Hazır olup olmadığınızı sormaya gelmiştim ama görünen o ki fazlasıyla iyisiniz. Burcu Hanım, bu ne zarafet?"

Onun bu abartı samimiyetine yüzümü buruşturarak göz devirdim. O ise beni hiç bozuntuya vermedi.

"Ama anlaşılan hala içinizde Sinsirella Verda yatıyor. Lütfen partide bu yönünüzü göstermeyin."

"Uğraşma kızla Oktay!"

"Eğlenmek herkesin hakkı. Baksana şunun suratına! Sanki bir katil tarafından kaçırılmış gibi huysuz ve aksi."

Daha fazla konuşmadan duramadım.

"Sabrımı zorluyorsun."

"Senin sabrın mı var?"

"Evet ama o da tükenmek üzere."

Oktay tam ağzını açmıştı ki onun sesini İstanbul böldü.

"Yine mi tartışıyorsunuz?"

"Senin bu sinsirella ile tartışmamak mümkün mü?"

"Eğer bir daha bana sinsirella dersen o dilini keserim."

"Kessene hadi! Hadi kes!"

Dilini çıkarıp geri ağzına soktu. Hızlı hızlı birkaç kere bu hareketi tekrarladığında sinirlerim bozuldu ve gülmeye başladım.

"Ana!" dedi a harfini uzatarak. "Bu kız ilkokul hareketlerine gülüyor!"

Gülüşümü hemen yüzümden sildim.

"Seni ilkokul bebesine çevirmeden kapat o çeneni."

"Cadı mısın sen be sinsirella!"

Aysun derin bir nefes vererek konuştu.

"Başım şişti Oktay."

"Yoo, hala aynı boyda."

"Geri zekalı!"

"Ayıp. Şu sinsirelladan beklerdim ama senden beklemezdim Ay Parçam."

Bakışlarım İstanbul'a kaydı. Beyaz gömlek, siyah kumaş pantolon, kravat ve ceket ile oldukça sıradandı. Ama kabul etmek istemesem de fazlasıyla karizmatik ve yakışıklı görünüyordu. Benim gibi tipini değiştirmekle uğraşmamıştı. İfadesiz bir şekilde Aysun ve Oktay'ın atışmalarını izliyordu. Ona baktığımı fark etmiş olacak ki kafasını bana çevirdi. Sırıtarak göz kırptığında ona tiksinerek bakıp kafamı tekrar Aysun ve Oktay'a çevirdim.

"Of hadi gidelim artık! Kaç saattir burada oyalanıyoruz!"

Aysun isyan ederek yanımızdan uzaklaşırken Oktay arkasından bağırarak onun peşinden gidiyordu.

"Beni dinle beni! Öyle kolay kurtulamazsın benden!"

İstanbul önden gitmem için elini ileriye doğru uzatıp hafifçe eğildiğinde göz devirerek hızlı adımlarla yürümeye başladım. Topuklularım yerde tok bir ses bırakıyordu. Arkamdan gelen bir diğer ayak sesleri ise İstanbul'a aitti. Hemen bir adım arkamdaydı.

Onun varlığı beni geriyordu. Kesinlikle ondan korkmuyordum ama ister istemez geriliyordum. Yüzlerce cinayet işlemiş psikopat bir katil tam arkamdaydı. Beni öldürmeyeceğini söylüyordu ama istese bunu her an yapabilirdi. Tıpkı şu anda da olduğu gibi. Ya da daha kötüsü kanlı geçmişimin görüntülerini yayınlayabilirdi.

Ve o USB'nin başka birinin eline geçmesi ölümümden çok daha beter sonuçlar doğururdu.

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.