Emniyetin önüne geldiğimde motoru park edip indim. Elimdeki buz dolabı poşetini sıkı sıkı tutuyordum. Sabahı bekleyememiş ve hemen bıçağı teslim etmek için emniyete gelmiştim. Bildiğim kadarıyla Orkan bu akşam emniyetteydi. Bıçağı ona verecektim. Daha sonra da bu dava kapanacaktı.
Hızlı adımlarla emniyette dolaşmaya başladım. Bir an önce Orkan'ı bulmam gerekiyordu. Aslan'a da haber vermeyi düşünmüştüm fakat zaten yeterince yorgundu. Nasılsa sabah gelecekti. Geldiği zaman Orkan'ın ona söyleyeceği ilk şey 'Günaydın.' değil, elimde tuttuğum bıçak olacaktı.
Sonunda Orkan'ı bulduğumda kafasını evraklara gömmüştü. Yanına gittiğimde kafasını kaldırıp bana baktı. Dosyayı ben geldiğim için hemen kapatması gözümden kaçmadı.
"Verda Hanım? Bu saatte ne işiniz var?"
"Sana bu bıçağı teslim etmeye geldim."
Buz dolabı poşetinin içindeki bıçağı masaya attım.
"Aslan bildiğim kadarıyla yok. O yüzden iş sana düşüyor. Bıçak benim fakat üstündeki kan İstanbul'a ait. Yaklaşık bir buçuk saat önce evime gizlice girdi. Ben de onu yaraladım."
Orkan şaşkınlıkla bana baktı. Kafasını masaya çevirdiğinde buz dolabı poşetini eline aldı. Gözlerinde şaşkınlığın ötesinde başka bir duygu daha vardı. Korku? Endişe? Ya da davanın bittiğine inanamama?
"Nasıl yani? O zaman bitti. Artık bitti."
Orkan heyecanla ayağa kalktı. Gözleri resmen ışıldıyordu.
"Bitti. Resmen bitti."
Kendi kendine sayıklıyordu. Ona gülümsediğimde aynı şekilde karşılık verdi.
"Sizin ifadenizi almam gerekiyor. Ayrıca evinize ekip göndereceğim. Araştırsınlar."
Kafamı salladım. Orkan heyecanla yanımdan uzaklaşırken ben adımlarımı ezbere bildiğim sorgu odasına yönlendirdim. Yüzümde heyecanlı bir gülümseme vardı. İşte şimdi her şeyin sonuna gelmiştik. DNA testinden sonra İstanbul nereye saklanırsa saklansın. Cehenneme de gitse bulunurdu. Artık bundan sonra her şey daha kolaydı.
𝄡
Emniyetten çıkıp motoruma atladım. Hava aydınlanmıştı. Bütün geceyi emniyette geçirmiştim. Aslında ifadeden sonra çıkabilirdim fakat evimde ekip olduğunu bildiğim için boş yere gitmedim. Orkan ekiplerin gittiğini haber vermesiyle hızlıca emniyetten çıkmıştım.
Eve vardığımda kendimi çok bitkin hissediyordum. Zaten İstanbul yüzünden gece uyuyamamıştım. Fakat evin pis olduğu her halinden belliydi. Ekiplerin ayakkabılarını çıkarma zahmetine gireceğini hiç sanmıyordum. Ve bu yorgunlukla evi temizlemek zorundaydım.
"Nasılsa işini bitirdim İstanbul. Daha bana sorun çıkartamayacaksın."
Bahsettiği Büyük Gün'ü bilmiyordum ama o gün gerçekleşmeden tutuklanmış olacaktı. Yani paçayı yırtmıştım. İstediği kadar ödeşeceğimizi söyleyip boş boş konuşabilirdi. Bu saatten sonra bir bok yapamazdı.
Kapıyı arkamdan kapattığımda yere çökmemek için kendimi zor tuttum. Odamın kirli olduğunu bildiğimden direk salona geçtim. Ceketimi ve çantamı tekli koltuğa fırlatıp L koltuğa da kendimi fırlattım. Anında gözlerimi kapatmış ve derin bir nefes vermiştim.
Bundan sonra yapacağım bir şey yoktu. DNA testi sonucu açıklanacak ve İstanbul'u polis kuvvetleri bulacaktı. Benim görevim burada sona eriyordu.
Aklıma Lev geldi. Bir halta yaramamıştı. Her şeyi kendim yapmıştım. Gerçi İstanbul'un bana düşkünlüğü olmasa işim biraz zordu ama sonuç itibariyle Lev hiçbir şey bulamamıştı. Öte yandan yaptığı telefon konuşması hala aklımdaydı. Ama umursamıyordum. Dava kapandığı gibi ne Lev ile ne de o emniyetle bir alakam kalacaktı.
Koltukta kıvrılıp rahat bir pozisyon aldım. Tam o sırada telefonumun çalması ile yüzümdeki huzurlu gülümseme silindi. Sinirle gözlerimi açtım. Hayır Verda. Sakin ol Verda. Keyfini hiçbir şey bozamaz Verda.
Ayağa kalkıp çantamdan telefonumu çıkardım. Aslan'ın aradığını görünce modum yükseldi. Güzel haber için arıyordu belli. Aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Verda! Doğru mu bu duyduklarım Verda?"
Heyecandan havalara uçuyordu resmen. Sesinden bile belliydi. Ne yalan söyleyeyim onun bu halini canlı canlı karşımda görmek isterdim. Kendimi tutamayıp kahkaha attım.
"Evet! Hepsi doğru! Senin bu mükemmel arkadaşın her zamanki gibi her şeyi halletti."
"Verda karşımda olsan alnından öperim. Bak çok ciddiyim!"
"Abartma abartma. Biliyorum, muhteşemim ama eğer bunu sürekli yüzüme vurursan şımarırım."
"Şımar ulan! En çok senin hakkın bu zaten. Bak, akşama bir kutlama partisi var. Emniyet o kadar sevindi ki bir parti düzenlemeye karar verdi. İnanmayacaksın ama bu fikir Akif Bey'den geldi. Ben sana konumu atacağım ve akşam geleceksin."
Derin bir nefes verdim. İstemiyorum ki.
"Açıkçası çok yorgunum Aslan."
"Hayır! Kesinlikle itiraz istemiyorum. Geliyorsun. O şerefsizi sen yakaladın. Bu partiye gelmeyi en çok sen hak ediyorsun." Alayla gülmeye başladı.
"İstanbul sandığımız kadar akıllı değilmiş. Senin yanına sürekli gelip durmayacaktı."
Kısa bir süre sessiz kaldım. O kısa sürede aklımdan bir sürü şey geçti ama hepsi parça parçaydı.
"Akşam gelip seni alacağım. Sekiz gibi orada olurum. Biraz kafa dağıtalım. Hepimizin buna ihtiyacı var. Özellikle de senin. Şu lanet psikopattan kurtuluşumuzu kutlayacağız ya! Bu kadar isteksiz olamazsın!"
Aslan'ın inatçı sesine karşılık gülümsedim. Belki de haklıydı. Bu parti bana iyi gelebilirdi. En son dışarıyı çıkıp eğleneli epey olmuştu.
"İyi peki. İkna ettin beni. Geliyorum."
"Tabi ki geliyorsun! O zaman akşam sekizde hazır ol."
"Tamam. Görüşürüz Aslan Baş Komiser."
"Görüşürüz Verda Dedektif."
Telefonu kapattığımızda derin bir nefes aldım. Saate baktım. Daha erkendi. Biraz da olsa uyuyabilirdim. Kendimi tekrar koltuğa attım. Üzerime örtüyü çekip gözlerimi kapattım. Karnımın guruldamasını umursamadan uykuya konsantre oldum.
𝄡
Karnımın gurultusu ile gözlerimi açtım. Gözlerimi ovuşturdum. Gerinerek koltuktan kalktım. Tam olarak uykumu alamamıştım ama yine de kendimi dinlenmiş hissediyordum. Kafamı kaldırıp saate baktım. Hazırlanmak için iki saatim vardı.
"Bütün gün uyumuşum resmen."
Koltuktan kalkıp mutfağa gittim. Hemen kendime bir sandviç ve kahve hazırladım. Mükemmel kombinasyon diye buna denir. Masaya oturup hızlıca sandviçi yedim. Bir andan da telefonuma bakıyordum. Sosyal medyada İstanbul ile alakalı tweetlerin azalması dikkatimden kaçmadı. Kahvemi yudumlayıp sandviçin son lokmasını da ağzıma attım.
Telefonum ve kahvemle birlikte mutfaktan çıktım. Odama gidip kahvemi ve telefonumu çalışma masamın üzerine koydum. Daha sonra gardırobumu açıp ne var ne yok diye bakmaya başladım. Gözüme kestirdiğim bir siyah elbiseyi elime aldım. Zaten bütün elbiselerim siyahtı.
Uzun, derin yırtmaçlı bir elbiseydi. Göğüs kısmında yağmur damlası şeklinde dekoltesi vardı. Sırt kısmı dekolte diyebileceğim kadar açıktı. Kolsuz, boyun kısmından bağlanan elbise gayet güzel görünüyordu.
"Elbise tamam. Yanlış hatırlamıyorsam koyu kırmızı rugan, topuklu ayakkabım da var. Saçımı toplasam, makyajımı da hafif yapsam... yakıyorum be!"
Elbiseyi dikkatlice yatağımın üzerine bıraktım. Hemen iç çamaşırlarımı alıp banyoya girdim. Kısa bir duş alıp çıktım. Saçımı zaten dün yıkamıştım. Havluyla kendimi kurulayıp iç çamaşırlarımı giydim. Odama tekrar geldiğimde elbiseyi yataktan alıp giydim. Askılarını boynumda bağladım.
"Böyle bile harika görünüyorum."
Maşamı alıp saçlarımı dalgalandırmaya başladım. Saçımdan küçük küçük tutamlar alıp dalgalandırdım. Daha sonra dışarıdan gevşek görünen dağınık bir at kuyruğu yaptım. Önden iki kısa tutamı serbest bıraktım.
"Yapıyorsun bu sporu."
Makyaj masama oturup yüzüme renk vermeye başladım. Allık, rimel, far ve göz kalemini sürdükten sonra koyu kırmızı rujumu aldım. Önce dudağıma rujumla aynı renkteki kalemle çerçeve çizdim. Daha sonra rujumu sürüp yüzümün son haline baktım.
"Artık kendimi övemiyorum bile."
Makyaj masamdan kalkıp saate baktım. Sekize az kalmıştı. Ucu ucuna yetişmiştim. Takılarıma bir göz attım. Dört gümüş yüzüğümü ve pırlantalı bilekliğimi taktım. Bu bileklik aslında annemindi. Fakat ondan tabiri caize çalmıştım. Tıpkı diğer takılarım gibi.
Telefonum çaldığında arayanın kim olduğunu biliyordum.
"Ben aşağıdayım."
"Geliyorum."
Telefonu kapatıp siyah, küçük el çantamın içine koydum. Makyaj malzemelerimi ve anahtarımı da içine atıp ayakkabılarımı giydim. Siyah kürkümü de omzuma attım. Nasılsa ev pisti.
Evden çıkıp asansöre yöneldim. Düğmeye basıp beklemeye başladım. Fakat asansör bir türlü gelmiyordu. En üst katta takılıp kalmıştı.
"Hay ben şansımı!"
Daha fazla Aslan'ı bekletmek istemediğim için merdivenlerden indim. Dış kapıyı açtığımda direk arabasına yaslanmış, telefonuna bakan Aslan'ı gördüm. Siyah takım elbise giymişti. Şu takım elbisenin yakışıklı yapamayacağı erkek yoktu resmen.
Aslan topuklularımın sesini duymuş olacak ki kafasını kaldırdı. Beni görmesiyle kaşları havalandı. Baştan aşağıya ağzı açık bir şekilde beni süzdü.
"Ağzını kapat da sinek kaçmasın Aslan Baş Komiser."
Bakışlarını gözlerime çevirdiğinde güldü.
"Partinin yıldızına yakışır bir manzara."
Saçımı savurdum. İkimiz de gülüşürken telefonuna bir mesaj geldi. Ekranına baktığında yüzündeki gülümseme silindi. Kaşlarımı çattım.
"Bir şey mi oldu?"
Kafasını iki yana sallayıp telefonunu cebine koydu.
"Yoo. Orkan mesaj atmış oraya vardım, diye. Geç kalmayalım bizde."
Yüzünde alaylı bir gülümseme oluştu ama daha fazla konuşmadı. İçimden bir ses bu alaylı gülümsemenin benim için olmadığını söylüyordu.
"Şöyle buyurun hanımefendi."
Kapımı açtığında gülümsedim.
"Çok centilmensiniz beyefendi."
Koltuğa oturduğumda kapımı kapattı. Arabanın önünden dolaşıp sürücü koltuğuna bindi. Cebinden telefonu çıkardığında konuma baktığını tahmin ettim.
"Kırk dakikaya orada oluruz herhalde."
Telefonu kapatıp cebine attı. Arabayı çalıştırıp gaza bastı. Kemerimi takıp radyoyu açtım. Arabanın içini müzik doldururken aklıma gelen şeyle Aslan'a döndüm.
"DNA testi sonucu ne zaman açıklanacak?"
"Olabildiğince erken. En öne aldılar. Bildiğim kadarıyla on günde açıklanıyor."
Kafamı salladım.
"O zaman artık yapabileceğim bir şey kalmadı."
Dediğimle Aslan kaşlarını çattı. Emniyetten ayrılacağımı düşünmemişti anlaşılan.
"Gidiyor musun?"
Derin bir nefes vererek konuştum.
"Evet. Emniyete sadece İstanbul için girmiştim. Artık bittiğine göre emniyette çalışmamın bir anlamı yok."
Aslan ışıkta durduğunda kafasını bana çevirdi.
"Bunu hiç düşünmemiştim."
Güldüm.
"Belli oluyor."
Sırıttı.
"Gitmek zorunda değilsin. Diğer davalara da yardım edebilirsin."
Ona ciddi misin der gibi baktım.
"Akif Bey'i unutuyorsun. Ayrıca buradaki hiyerarşiyi de. Hiçbir polis kuvveti yanında dedektif istemez. Hadi ama Aslan, bilmiyor muyum sanıyorsun? İlk emniyette çalışmaya başladığımda sen de beni istemedin."
Aslan'ın gözleri büyüdü. Şaşırdığı her halinden belliydi. Ve biraz da utandığı.
"Sen bilirsin. Çalışmak istememekte haklısın. Peki nereye gideceksin? Bundan sonra ne yapacaksın?"
Dudağımı büzdüm.
"Aslında bunu düşünmemiştim. Yani daha çok yolum var sanıyordum. Bir anda her şey pat diye çözüldü. Bilmiyorum. Muhtemelen biraz kafamı dinlerim. Sonra da tekrar yurt dışına giderim. Orası benim için daha iyi. En azından hak ettiğim saygıyı görüyorum."
Aslan ağır ağır kafasını salladı. Işığın yanması ile tekrar gaza bastı. Aramızda bir sessizlik oldu. Sadece müziğin sesi vardı. Göz ucuyla ona baktığımda düşünceli olduğunu gördüm. Sanki kafasında bir şeyleri tartıp biçiyordu. Şakayla karışık konuştum.
"Gitmeme bu kadar üzüleceğini bilmiyordum Baş Komiser Aslan."
Burnundan alaylı bir nefes vererek sırıttı.
"Kaç aydır birlikte çalışıyoruz. Neredeyse bir yıl oldu. Kaç kere emniyette birlikte sabahladığımızı saymıyorum bile. İster istemez benim için değerli biri oldun Dedektif Verda."
Saçımı savurdum.
"Ben herkes için değerliyim."
"Tabi canım, ona ne şüphe? Merak ediyorum, yurt dışında da bu egolarını yapabiliyor musun."
"Her zaman değil."
Güldü.
"Peki yurt dışı olarak nereyi düşünüyorsun?"
Omuz silktim.
"Bilmem. Diyorum ya, her şey ani oldu. New York'da kurulu bir düzenim var aslında. Ama gezmek için Kanada'ya gidebilirim. Orası şimdi kar, kış, kıyamettir. Tam bana göre." Aslan'a göz kırpıp konuşmaya devam ettim.
"Kardan melek yaptığım bir fotoğrafımı atarım sana."
Kahkaha attı.
"Anlaştık."
Parti yerine gidene kadar havadan sudan sohbet ettik. Konumun gösterdiği yere geldiğimizde Aslan arabaya park yeri arıyordu.
"Daha erken gelecektik. Bir tane yer yok."
"Uzağa park et. Yürürüz, ne olacak?"
"Tek çaremiz o zaten."
Aslan arabayı sonunda park edebildiğinde kapımı açtım. Soğuk hava yüzüme vurduğunda iyi ki kürkümü almışım, diye içimden geçirdim.
Barın önüne geldiğimizde kafamı Aslan'a doğru eğdim.
"Akif Bey burayı koca bir emniyet için bir geceliğine kapattı mı yoksa ben hayal mi görüyorum?"
"İnan senin kadar ben de şaşkınım. Madem eli bu kadar açıktı biraz zam da yapsa."
Göz devirdim.
"Düşündüğün şeye bak."
"Başka ne düşünebilirim? Para önemli mevzu."
Haksız da sayılmazdı. Sessiz kaldım. Doğru söze ne denir?
İçeriye girdiğimizde kendime ayrılan masayı buldum. Aslan ve benim aynı masada oturmamız pek olası değildi zaten. Lev'i görmemle onun olduğu masaya doğru yürüdüm. Yanına yaklaştığımda telefondan kafasını kaldırıp bana baktı. Gözlerini kısa bir süre üzerimde gezdirdi.
"Hoş geldiniz Verda Hanım."
Lev ayağa kalkıp elimi sıktığında gülümsedim. İkimiz de masaya tekrardan oturduğumuzda kürkümü çıkardım. İçerisi dışarıya göre fazla sıcaktı.
"Çok güzel olmuşsunuz."
"Teşekkür ederim Lev Bey. Siz de harika görünüyorsunuz."
Garson içki servisi yaptığında şarap aldım. Lev bira almıştı. Şarabımı yudumlarken bir andan da etrafı inceliyordum. Hala gelenler vardı. Herkes birbiriyle konuşuyor ya da sessizce içkisini yudumluyordu. Buna rağmen etraf fazlasıyla gürültülüydü. Derin bir nefes aldım. Umarım başım gecenin erken saatlerinde ağrımaz.
Lev ile biraz sohbet ettik. Bana İstanbul ile alakalı tonlarca soru sordu. Nasıl oldu, evinize nasıl girdi, hep mi peşinizdeydi, onu nasıl yakaladınız, bıçağı nerede buldunuz..? Hepsine yarı doğru yarı eksik yanıtlar verdim. Ve fazla uzatmadan kestirip attım. Benim asıl merak ettiğim Lev'in şimdi ne yapacağıydı.
"Dava kapandığına göre siz ne yapacaksınız?"
Lev omuz silkti.
"Tahmin ettiğimden kısa sürdü. Muhtemelen tekrar ülkeme dönerim."
Emniyette işin tahmin ettiğinden zor olduğunu söylemişti oysaki. Çok takılmamaya çalıştım. Nasılsa bu geceden sonra artık onunla da aramda bir bağ kalmayacaktı. İstanbul'un kolay pes etmeyeceğini ve kaçacağını biliyordum ama sonsuza kadar kaçamazdı. Er ya da geç polis kuvvetleri bulmasa bile yüzü ortaya çıktıktan sonra yeraltı onu bulurdu. Aklıma bana kafede teklif yapan adam geldi. Eh, onun gibi bir sürü kişi peşine düşecekti. Bulunmaması imkansızdı.
Yaklaşık kırk beş dakika sonunda Akif Bey sahneye çıktı. Onun sahneye çıktığını ve elinde mikrofonla konuşmak için hazırda beklediğini gören herkes sustu. Pür dikkat onu dinlemeye başladı. Ben de dahil. En sonunda bütün sesler kesildiğinde Akif Bey yüzündeki gülümseme ile konuşmaya başladı.
"Değerli meslektaşlarım, öncelikle hepinize hoş geldiniz demek istiyorum." Kısa bir alkış koptu.
"Eminim ki neden burada, şu anda bu kutlamayı yaptığımızı hepiniz biliyorsunuzdur. Bugün, İstanbul Katili'nin yakalandığı gün!" Bu sefer daha yükse bir alkış koptu. Islık çalanlar bile vardı.
"Bir caniyi daha içeriye tıktığımız için çok mutluyum. Aynı zamanda da gururluyum. Sizin gibi değerli ve işinde başarılı olan insanlarla çalışmak her zaman beni mutlu etti. İşime her zamankinden daha sıkı asıldım."
Hadi lan oradan! Oturmuş kahve içiyordun pezevenk!
"Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum. Hepinizi gösterdiğiniz bu üstün çaba için tebrik ediyorum. Bu işi birlikte başardık. İstanbul Katili'ni hep birlikte bulduk. Ve şimdi, hep birlikte eğlenme zamanı!"
Kalabalık coşkuyla alkışladı. Bağırdı, ıslık çaldı, tezahürat yaptı. Bense ifadesizdim. İçimde kopan fırtınaları gülümseyerek ya da kutlayarak saklayamazdım. Şarap bardağını öyle kuvvetli sıkıyordum ki kırılması an meselesiydi. Ben o kadar aylarca uğraşayım, hiçbirinizin bulamadıklarını bulayım, bir sürü teori üreteyim, İstanbul'u ben yaralayayım ama gelip burada herkese teşekkür edilsin ve beni sahneye davet etmeyi bırak, adımı bile söylemesin öyle mi?
Kadehimdeki şarabı tek seferde kafama diktim. Daha sonra sert bir şekilde masaya bıraktım. Etrafta yüksek sesli müzik çalmaya başlamıştı. Herkes deli gibi dans ediyordu. Hepsine öfkeyle baktım. Bir tanesinin bile umurunda değildi. Eğer ben olmasaydım onlar hala sürünecekti. Fakat bana bir teşekkür bile edilmemişti.
İçimdeki sinirin büyümesine engel olmaya çalıştım. İnsanlar nankör Verda. Buna artık alışmış olman lazım. Zaten bu geceden sonra hiçbirisiyle aranda bir bağ kalmayacak. Değmez.
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. İkinci şarap kadehimi de yudumlarken masaya bir adam oturdu. Sinirden Lev'in kalktığını fark etmemiştim. Kumral, kahve gözlü, uzun boylu, genç bir herifti.
"Merhabalar."
"Merhaba?"
Sesim soru sorar gibi çıkmıştı. Ters davranmamaya çalışıyordum ama başaramıyordum galiba.
"Sizi ilk defa görüyorum. Aynı emniyette mi çalışıyoruz?"
Tek kaşımı kaldırmamak için kendimi zor tuttum. Tabi ilk defa görürsün. Adım sanım anılmadığı için! Ama ben karşımdaki bir herifi daha önce görmüştüm. Yüzü tanıdık geliyordu.
"Evet. Dedektif Verda Atay."
Dedektif olduğumu duyunca yüzündeki ifade değişir gibi oldu ama son anda kurtardı.
"Anladım. Bende Fırat Yılmaz. Keşke daha önce tanışabilseydik. Sizin gibi güzel bir hanımefendiyle daha yeni tanışıyor olmam ne kadar kötü."
Nazikçe gülümsedim. Yavşak.
"Dans etmeyi sever misiniz?"
"Nefret ederim."
Adam bu şekilde çıkışmama şaşırdı. Ama yine kendini toparladı.
"Bence benimle dans ettikten sonra seversiniz."
"Sizinle dans etmek istemiyorum."
Yüzümdeki ketum ve sert ifade adamın bozulmasına sebep oldu. Gülümsemeye çalışarak masadan kalktı.
"11 numaralı masadayım. Eğer fikrinizi değiştirip dans etmek isterseniz ya da sohbet etmek, sizi asla kırmam."
Ben senin ağzını burnunu kırarım ama. Kafamı sallayıp önüme döndüm. Adam yanımdan uzaklaştığında sinirle nefesimi verdim. Adımı bile duymamıştı demek. Sakin ol Verda. Sakin ol.
Kadehimdeki şarabı bitirip ayağa kalktım. Dans eden çoğunun sarhoş olduğu insanların arasından zorlukla geçip tuvaletin yolunu buldum. Kalabalıktan uzaklaştıkça sesler daha kısık ve boğuk gelmeye başlamıştı. Tuvalete girdiğimde benden başka kimsenin olmadığını gördüm. Yalnızdım. Müzik sesi buraya pek az geliyordu.
Derin bir nefes verdim. Belimi mermere yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Umursamaz olmaya çalışıyordum ama onca ayımın emeğini onlar gibi görmezden gelemiyordum. Aslan'ın dediği kulağımda çınladı. Partinin Yıldızı. Bok. Gelmesem kimse fark etmezdi.
Oflayarak kabinlerden birine girdim. İşimi görüp kabinden çıktım. Elimi yıkarken aynada kendime baktım. Bu aptallar için bu kadar süslenip hazırlandığıma inanamıyordum.
"Şerefsizler."
Ağzımdan fısıltı gibi çıkan kelimeye engel olamadım. Kötü düşünme Verda. En azından çözdüğün davalarda İstanbul'u bulduğun yazacak. Bu senin için bir artı. Şu an kimsenin umurunda olmayabilir ama elbet işine yarayacak.
Tuvalette biraz daha oyalandım. Daha sonra bir kız grubunun yüksek sesle gülüşerek içeri girmesiyle hızlıca çıktım. Tekrar geri masama döndüğümde Lev hala ortada yoktu. Umursamadım. Oturup telefonumla ilgilenmeye başladım. Maillerime bakıyordum ve bir sürü yeni dava vardı. Hepsi de yurt dışından. Bir ara bunlara sağlam kafayla bakıp seçmem gerekiyordu. Daha doğrusu öncelik sırasına koymam.
Yanıma birinin geldiğini hissettiğimde kafamı kaldırdım. Aslan hemen dibimde bitmişti. Yanıma geçip oturdu.
"Oo, Verda Hanım, nasılsınız?"
Aslan ya sarhoştu ya da olmak üzereydi. Bu laubali ve gevşek konuşmasının başka bir açıklaması olamazdı.
"Fazla mı içtin sen?"
"Yok be! Neredeyse hiç içmedim. Sen bir de Orkan'ı gör."
Aslan'ın şu haline bakınca Orkan'a acıdım. Herhalde bir yerlerde kusuyordu.
"Kaç bardak içtin?"
"Saymadım ki! Kim kaç bardak alkol aldığını sayar?"
Kafamı salladım. Koskoca baş komiser böyleyse diğerleri ne haldedir merak ediyorum. Gerçi yanlış hatırlamıyorsam Aslan pek de alkol almadığını söylemişti. Belki de içtiği sadece iki bardaktı ama bünyesi alışık olmadığı için bir anda vurmuştu. Ne içtiğine de bağlıydı.
Ben yurt dışında eğitim alırken deli gibi içtiğim için bünyem alışıktı. Kolay kolay sarhoş olmazdım. Özellikle de şarabı bir ara bağımlılık haline getirmiştim. Mataramda su değil şarap barındırıyordum resmen. Kendimi bu bağımlılıktan zor kurtarmıştım.
Aslan benimle sohbet etmeye çalışırken bir anda müzik durdu ve ışıklar kapandı. Etrafta çığlık ve itiraz nidaları koptu. Kaşlarım çatıldı. Herkes birbiriyle ne olduğunu konuşurken akıllılık edip telefonun fenerini açan insanlar oldu. Etraf az daha aydınlansa da kimse ne olduğunu anlamıyordu.
"Ne oldu ya?"
"Elektrikler kesildi galiba."
"Üf, bu geceyi mi bulur!?"
Gözlerim her yeri tarıyordu. İçime bir kuşku oturdu. Öyle ki ne zaman ayağa kalktığımı fark etmemiştim. Tam o sırada hoparlörlerden bir kıkırtı duyuldu. Yüzümü buruşturdum. Kıkırtının sahibi ağzına ses değiştirme cihazı taksa da kim olduğunu biliyordum.
"Beyler ve Hanımlar, partiye tekrardan hoş geldiniz!"
Kalabalık anlamayan gözlerle etrafına bakıyor ve konuşuyordu. Bazıları bunun bir şaka olduğunu düşünüp rahatladı. Fakat ben hiç de rahat değildim. Diken üstündeymiş gibi ayaktaydım. Çünkü İstanbul'un mizah anlayışı pek de normal değildi.
"Neyi kutluyordunuz bugün? Ah, doğru. İstanbul Katili'ni yakaladığınız için bir kutlama yapıyorsunuz." Gülmeye başladı.
"Ama bunun için çok erken değil mi? Daha tam olarak yakalamış sayılmazsınız sonuçta."
Herkes korkuyla etrafına baktı. Lanet olsun, silahımı yanıma almamıştım!
"Neredesin lan orospu çocuğu!"
Birisinin bağırması ile İstanbul kahkaha attı.
"Hiç senin ağzına yakışıyor mu böyle kelimeler? Bence hiç yakışmıyor. Hatta direk bence sana konuşmak yakışmıyor. Nefesini keselim mi?"
İstanbul bu cümleyi kurduktan sonra silah patlaması duyuldu. Herkes korkuyla çığlık attı. Fenerlerin ışığı yere düşüp kanlar içindeki adama döndü. Adama pek yakın değildim ama şakağından vurulduğunu ve öldüğünü anlayabiliyordum.
"Çıkın buradan!"
Herkes bu sefer çıkışa akın etmeye başladı. İstanbul gülmeye devam etti.
"Kapı açılmıyor!"
Aldığım nefesler sıklaşırken Aslan'a baktı. Az önceki sarhoş halinden eser yoktu. Eli tetikte tuttuğu silahındaydı ve her an birini vurmak için hazırda bekliyordu.
"Çıkabileceğinizi mi düşündünüz gerçekten? Hadi ama! Kapıları kilitlemeyi akıl edemeyecek kadar aptal değilim."
"Oradan korkakça bizimle konuşacağına karşımıza çıksana piç! İki hafta DNA testini beklemeyelim! Direk içeri tıkalım seni!"
İstanbul bu sefer gür bir kahkaha attı. Ellerimi istemsizce kulağıma götürdüm. İğrenç bir ses ortaya çıkmıştı. Kimisi için de ürkütücü.
"Beni içeri tıkabileceğine inandın mı? Doğruyu söyle. Böyle salakça bir düşünceye bel bağladın mı?"
İstanbul resmen hepimizle alay ediyordu. Kalabalık küfretmeye, bağırmaya başladı. Havaya ateş eden birkaç kişi oldu.
"Abartmayın bu kadar. Alt tarafı size sürpriz yapmak istedim. Partinin Yıldızı olur da Sürprizi olmaz mı?"
Kaşlarım çatıldı. Başımı direk Aslan'a çevirdim. O da başını hışımla bana çevirdi. Benim gibi kaşlarını çatmıştı.
"İzninizle, minik gösterime kaldığım yerden devam ediyorum."
Silah patlama sesleri geldiğinde çığlıklar artmaya başladı. Birileri yere düşüp ölüyordu. Ellerinde telefonun ışığı olan insanlar artık etrafa pek bir fayda sağlamıyordu. Herkes kaçmak için oradan oraya koşturuyordu.
İstanbul burayı izliyordu. Peki ya tuvaleti? Ya da buradaki herhangi başka bir odayı? Çıkış yoktu ama barın içindeki diğer kapıları kapattığını sanmıyordum. İlla ki bir arka kapının olması gerekiyordu. Yoksa bile yardım çağırabilirdim.
Bir kadın bana sertçe çarptığında neredeyse düşüyordum. Karanlıkta çantamı bulmaya çalıştım. Hiçbir şey görünmüyordu, zifiri karanlıktı. Telefonuma ihtiyacım vardı.
Ben aceleyle çantamı ararken belimde bir el hissettim. Bir anda beni tutup hızlıca çekti. Sırtım beni çeken kişinin göğsüne yaslandı. Kulağımda nefesini hissettim.
"Sürprizimi beğendin mi dedektif?"
İstanbul'un sesi ile sinirli bir nefes verdim. Eli belimi daha sıkı kavradı. Sırtımı kendisine daha çok bastırdı. Boynumda hissettiğim metal ile istemsizce kafamı hafifçe kaldırdım. Gözlerim büyüdü. Kafamı çevirmeye çalıştım ama buna engel oldu.
"Ödeşeceğimizi söylemiştim dedektif."
Ben daha ne olduğunu anlamadan bıçağı boğazımdan çekti. Kolumda hissettiğim acı ile dişlerimi sıktım. Kolumdan akan kanı hissedebiliyordum. İstanbul beni bir anda bıraktı. Hızla arkamı döndüm ve yumruğumu savurdum. Arkamdaki kişi acıyla inlediğinde kaşlarımı çattım.
"Aslan?"
"Verda?"
Onu göremiyordum. Elimi uzatıp yüzümü tuttu. Daha sonra elini temkinlice koluma indirdi ve beni kendine çekti.
"Bana yakın dur."
Elini kolumdan aşağıya indirdi. Yaramın üstüne bastırdığında dişlerimin arasından bir nefes verdim. Aslan hemen elini çekti.
"Verda? Yaralandın mı? Vuruldun mu?"
Aslan endişeyle sorularını sıralarken kolumu bırakmıştı.
"Vurulmadım. Yaralandım ama ciddi bir şey değil. İstanbul'un kolunu yaraladığımda ödeşeceğimizi söylemişti."
Ve dediğini yapıp benim onu bıçakladığım yerden o da beni bıçaklamıştı. Aynı kol, aynı yer.
"Şerefsiz! Pezevenk!"
Tekrar kolumu tuttu ama bu sefer daha temkinliydi.
"Bu yüzden mi bana yumruk attın?"
"Arkamda İstanbul vardı. Ona yumruk atmak istemiştim, sana değil."
Çığlık seslerinden birbirimizi zor duyuyorduk.
"Aslan çantamı bulmam lazım!"
Aslan bana cevap veremeden birden ışıklar açıldı. Parlak ve renkli ışıklardan dolayı gözlerim kamaştı. Birkaç saniye hiçbir şey göremedim. Müziğin sesi etrafı doldurdu. En son çalan müzik nerede kaldıysa oradan devam ediyordu.
Etrafa baktım. Yerde cesetler vardı. Kafamı aşağıya indirdiğimde ayağımın dibinde kanlar içinde gördüğüm cesetle iki adım geriye gittim. Bu masada yanıma oturup yavşaklık yapan Fırat idi. Ağlayanlar, çıkmak için yalvaranlar, küfredenler... hepsinin sesi birbirine karıştı.
Kafamı koluma çevirdim. Aynı yerden yaralamıştı. Hatta belki de aynı uzunluktaydı. Kanım bileğime oradan da parmaklarıma ulaşıp yere damlıyordu. Şerefsiz fazla derin kesmişti. Kolum feci derecede sızlıyordu.
Tam o sırada tekrar büyük bir gürültü koptu. Herkes çığlık atarak geriye kaçıştı. Sahne toza bulandı. Aslan beni korumak istermiş gibi önüme geçti. Kafamı eğip omzunun üzerinden sahneye baktım. Toz dağıldıkça önce tavanın çöktüğünü gördüm. Toz dağılmaya devam etti ve bu sefer de sahnenin ortasındaki cesedi gördüm. Gözlerim kısıldı. Bu düşündüğüm kişi miydi?
Herkes şaşkın bir şekilde sahneye bakıyordu. İlk öne atılan ben oldum. Aslan'ın arkasından çıkıp hışımla sahneye doğru koştum.
"Verda!"
Aslan arkamdan gelirken onu umursamadım. Sahneye vardığımda gördüğüm manzara karşısında iki adım geriye çekildim. Yüzümü buruşturdum. Ceset resmen parçalara ayrılmıştı. Ortadan ikiye yarılmış ve derisi yüzülmüştü.
Kafamı kaldırıp tavana baktım. Tavandan cesedin yüzüne kan damlıyordu. Nefes alamadığımı hissettim. Eğilip cesede baktım. Yarılmış göğsünün üzerinde bir not kağıdı ve mp3 çalar vardı. Kanlı kağıdı titreyen ellerimle aldım.
Beni yakalamak öyle kolay değil. İntikamımı alana kadar, içim soğuyana kadar durmayacağım.
Kağıt titreyen ellerimden düştü. Bakışlarım kağıdı takip etti. Parmaklarıma kan bulaştı. Kafamı yerden kaldırıp cesedin yüzüne baktım. Gözleri ve ağzı korkuyla, dehşetle açılmış Akif Bey'in yüzüne baktım.
Kimse konuşamıyordu, kimse tepki veremiyordu. Herkes korkudan, şaşkınlıktan susmuştu. Kimse ağzını açıp tek bir kelime kurmaya cesaret edemiyordu.
Gözlerimi zar zor Akif Bey'in cesedinden çektim. Önce Aslan'a daha sonra arkamdaki kalabalığa baktım. Aldığım nefesler sıklaştı. Hepsinin yüzünde gözlerimi gezdirdim. Onlar benim yüzümde ne görüyordu bilmiyordum ama ben onların yüzünde tek bir şey arıyordum. Daha doğrusu tek bir yüzü arıyordum. Partinin başında gördüğüm ve nasıl masadan kalktığını bile anlamadığım o yüzü arıyordum. Fakat yoktu. Bu kalabalığın içinde yoktu. Peki o zaman neredeydi?
Lev nereye gitmişti?
𝄢𝄢𝄢