Müziğin sesi artık kulağımda uğultu gibiydi. Hiç kimse nefes dahi almıyordu. Kimse bir şey demeye cesaret edemiyordu. Derin ve titrek bir nefes aldım. Kafamı Aslan'a çevirdiğimde çok zor hareket edebildiğimi fark ettim. Aslan gözünü bile kırpmadan Akif Bey'in cesedine bakıyordu.
Soğukkanlı olmalıydım. Aklımı başıma toplamalıydım. Harekete geçmem gerekiyordu. Derin nefes Verda. Derin nefes. Ayaklarımı bile oynatamıyordum. Güçlükle bir adım attım. Sonra bir adım daha. Ve sonrasında hızlı hızlı tuvaletlere yürüdüm. Önce erkekler tuvaletine baktım. Eğer İstanbul ya da Lev varsa diye. Bütün kabinlerin kapısını açtım. Ama hiç kimse yoktu. Bu sefer koşarak kızlar tuvaletine gittim. Burası da boştu.
Tuvaletleri bırakıp barın içinde dolaşmaya başladım. İlla ki seks yapanlar için birkaç oda olması gerekiyordu. Merdivenlerden üst kata çıktım. Tahmin ettiğim gibi birkaç oda vardı. Sodan başlayıp ilk kapıyı açtım. Kilitliydi. Kaşlarım çatıldı. Hemen diğer kapıya geçtim. Bu da kilitliydi.
Sağdaki ve soldaki bütün odaların kapısını açmayı denedim ama başarısız oldum. Hepsi kilitliydi. Ya barın sahipleri kilitlemişti ya da İstanbul'un oyunlarından biriydi. O psikopat herif yapacağını yapmış sonra da defolup gitmişti. Dediği gibi gösterisine(!) devam ederek hepimizin ağzına sıçmıştı.
Kağıdın üstünde yazan yazılar geldi aklıma. İntikam diyordu. Ne intikamından bahsediyordu? İçinin soğuması gerekiyormuş bir de beyefendinin! Şerefsiz!
Artık bir ruh hastası olduğuna emin olmuştum. Kesinlikle bir rahatsızlığı vardı ve tedavi olması gerekiyordu. Hapishanede güzel bir tedavi uygulanacaktı ona.
Merdivenlerden indiğimden parlak ışıklar beni rahatsız etti. Çoğu kişinin kafası bana döndü fakat hiçbiriyle göz teması kurmadım. Yüzümdeki ketum ifadeyi korudum. Aslan'ın yanına gittiğimde hala cesedin başındaydı ama ona bakmıyordu. Bakışları yerdeydi ve fazlasıyla düşünceli görünüyordu. Tam konuşmak için ağzımı açacağım sırada polis sirenlerini duydum. Derin bir nefes verdim. Şu bir hafta içerisinde kaçıncı sorguya gidiyordum acaba?
Başka bir emniyetin polisleri içeri daldığında kapının kilitli olmaması dikkatimden kaçmadı. Polisler içeriye adımlarken yüzlerini buruşturmuştu. Orta yaşlı bir adam yüzündeki kayıtsız ifade ile hiç durmadan bize doğru yürüdü. Yanımıza geldiğinde Aslan dalgın bakışlarını adama yönlendirdi. Adamı görmesiyle hemen dik bir duruşa geçti ve gözlerindeki dalgınlığı söküp attı. Bense kaşlarımı çatarak adama bakıyordum. Bu herif bir yerden tanıdıktı.
"Baş Komiser Aslan Soysal siz misiniz?"
"Evet, benim."
"Müdürünüz nerede?"
Aslan kafasını sahnede yatan cesede çevirdiğinde adam da onu taklit etti. Cesedi gördüğünde yüzünü buruşturdu fakat hemen kendini toparladı.
"Ben Komiser Yavuz Yerebakan."
"Sizi tanıyorum elbette Yavuz Bey. Sürekli sosyal medyanın gündeminden düşmüyorsunuz."
Aslan'ın imalı lafıyla gözlerim kısıldı. Adamın sinirlendiğini görebiliyordum. Şimdi neden tanıdık geldiğini anlamıştım. Bu herifi haberlerde görmüştüm. Hatta İstanbul Katili lakabını bu herif çıkartmıştı. Fakat adamın bakışlarında o kadar üstünlük vardı ki bir komiser mi yoksa ağa mıydı belli değildi. Hele ki karşısında duran bir baş komisere bu şekilde dik dik bakması saygısızlıktan başka bir şey değildi. Keşke soyadı gibi azıcık yere baksa.
"Sizi sorgu için götürmem gerekiyor Aslan Bey."
Adam cebinden kelepçe çıkardığında tek kaşımı kaldırdım. Buna gerek yoktu. Öte yandan bana göz ucuyla bile bakmaması sinirlenmeme sebep oluyordu. Aslan kaşlarını derinden çatarak önce kelepçeye sonra da adama baktı.
"Kelepçeye gerek olmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz Yavuz Bey. Sınırınızı aşmayın."
"Zorluk çıkartmayın Aslan Bey."
Aslan dişlerini sıkarak kendinden kısa olan adama tepeden tepeden baktı.
"Yerinizi bilmeniz gerektiğini bir daha size hatırlatmayacağım. Karşınızda bir baş komiser duruyor. Sizli bizli konuştuğuma şükredin."
Adamın tırstığını gördüm. Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerindeki öfkeyi saklayamıyordu. Kelepçeyi tekrar yerine koydu. Hiçbir şey söylemeden Aslan'ın koluna girdi ve yanımdan uzaklaştılar. Pekala, ben!?
Tam o sırada yanıma kadın bir polis memuru geldi.
"Hanımefendi, sizi sorguya götürmem gerekiyor."
Elindeki kelepçeyi uzattığında ellerimi kaldırmadım.
"Ben Dedektif Verda Atay. Hakkımda kesin bir kanıt olmadığı sürece beni bu şekilde kelepçeleyemezsiniz."
Kadın şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
"Kimliğinizi görebilir miyim?"
Kimliğim çantamdaydı ama çantam Tanrı bilir neredeydi?
"Kimliğim çantamda ama nerede olduğunu bilmiyorum."
"O zaman lütfen zorluk çıkarmayın."
Derin bir nefes verdim. Çantamı bulmam gerekiyordu. Konu sadece kelepçe değildi çantam bana lazımdı.
"İzninizle çantamı bulmam gerekiyor. Birlikte arayabiliriz."
Kadın etrafına baktı. Meslektaşları hala bir şeylerle uğraşıyordu.
"Tamam ama lütfen acele edin."
Kadına ve hemen oturduğum masaya gittim. Kadın da peşimden gelmişti. Masanın her tarafına bakmaya başladım. Çevresine, altına, üstüne. Her tarafına baktım ama çantam yoktu. Kaşlarım çatıldı. Çantamın çalınma ihtimali yüzde sıfırdı. Parti boyunca polis dışında kimse bu bara girmemişti.
Tek bir kişi dışında.
İç sesimin dediği ile aklıma geldi. İstanbul. Ama o benim çantamı ne yapsın? İçinde kimlik, telefonum, makyaj malzemesi vardı. Bunlar onun bir işine yaramazdı.
"Artık gitmemiz gerekiyor hanımefendi. Ekip arkadaşlarım çantanızı bulunca size haber verirler."
Kadın ağzımı açmama izin vermeden bileklerime kelepçeyi taktı. Bu sefer karşı çıkmadım. Kadın koluma girdi ve beni yönlendirmeye başladı. Bense dalgındım. İstanbul neden benim çantamı almıştı? Artık 'Ne ara?' sorusunu soramıyordum. O evreyi çoktan geçmiştim. İstanbul'un hızına yetişemiyordum.
Soğuk hava bedenimi sarmaladığında aklıma kürküm geldi. Çantamı ararken ona da rastlamadığımı fark ettim. Pekala, durum gittikçe garipleşiyor. Gerçi konu İstanbul olduğu zaman ne normal ki?
Bir anda patlayan beyaz ışıklar ve seslerle kafamı yerden kaldırdım. Gördüğüm manzarayla sesli bir şekilde küfretmemek için kendimi zor tuttum. Şehrin neredeyse tüm magazin ve haber kanalları buradaydı. Polisler onları zor tutuyordu. Bağırarak soru sormaya çalışıyorlardı. Yüzümü buruşturdum. Daha fazla yüksek sese katlanamıyordum. Bana biraz yalnızlık ve sessizlik lazımdı. Düşünmem için şu iki şey bana yeterliydi. Ama bu da pek mümkün görünmüyordu.
Arabaya beni bindirdiklerinde karşımda ve yanımda oturan insanlara baktım. Hiçbirini tanımıyordum. Derin bir nefes verdim. Kafamı pencereye dayadım. Lanet olsun! Bir kere eğlenmek, kafamı dağıtmak istemiştim. Bedeli bu şekilde olmamalıydı!
Lanet herif! Aptal adam! Sosyopat! Psikopat! Ruh hastası! Geri zekalı! Cani! Vahşi! Salak! Şerefsiz! Pezevenk! Piç! İstanbul'a karşı sırayalayacağım ne küfür bitiyordu ne de hakaret.
Araç hareket etmeye başladığında üşüdüğümü hissettim. Çantamı niye almıştı bilmiyordum ama kürküme hiçbir yanıt bulamıyordum. Çantada işine yarayacak bir şey olduğunu mu düşündü ne yaptı manyak bilmiyorum ama kürküm onun hiçbir işine yaramazdı!
Yüksek sesle ofladım. Arabadaki herkesin bakışları bana döndüğünde hepsiyle kısa bir göz teması kurup önüme döndüm. Yol boyunca düştüğüm duruma ve beni bu duruma sokan İstanbul'a lanetler okudum.
Omuzlarıma bırakılan ceket ile kaşlarımı çattım. Kafamı kaldırmıştım ki Aslan karşıma oturdu. Onu baştan aşağıya süzdüm. Bitkin ve yorgun görünüyordu. Gerçi ben de öyleydim. Tam dört kere sorguya almışlardı. Saatlerdir aynı şeyleri anlatıp duruyordum. Su bile içememiştim ve Aslan'ın omuzlarıma attığı ceket ile titrediğimi yeni fark ediyordum. Artık o kadar hissizleşmiştim yorgunluktan.
Derin bir nefes verdim. Aslan bakışlarını bana çevirdi. Gergince sağ bacağını titretiyordu.
"Ne oldu? Bir sonuç var mı? Ne zaman çıkıyoruz?"
Ardı ardına sorduğum sorularla bu sefer Aslan derin bir nefes verdi. Kafasını arkaya atıp yüzünü sıvazladı.
"Bilmiyorum. Sabaha salarlar herhalde. Öğlene doğru da olabilir. Herkesin ifadesi alınmadan kimseyi bırakmayacaklar."
"Koca emniyetteki..."
"Burası senin dedektiflik yapacağın yer değil Verda. Sen iki üç soruyla işlerini halledebilirsin ama bizde işler böyle yürümüyor. Bunu biliyor olman lazım."
Gergin sesiyle gözlerim kısıldı. Ben de yorgundum ama sinirimi başkalarından çıkarmıyordum. Aslan kafasını geri aşağı indirdiğinde gözleri yarı kapalıydı.
"Ne yapacağız biz bu herifle?"
Daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. Fakat gözlerini bana diktiğinde benden bir cevap beklediğini anladım. Sadece omuzlarımı silkmekle yetindim.
"Ya bu herif onun DNA'sını bulduğumuzu bilmiyor mu? İki hafta sonra kimliğinin deşifre olacağını bilmiyor mu? Nasıl böyle bir risk alıyor? Ben onun yerinde olsam çoktan bu ülkeyi terk etmiştim."
"Herkes senin gibi düşünüp ülkeden kaçardı Aslan. Fakat İstanbul herkes değil."
İntikamdan bahsettiği bu muydu? Onu bulduğumuz için bizden intikam mı alıyordu? Hayır, bu kadar basit ve saçma olamazdı. Onun bahsettiği intikam çok başka şeylere dayanıyordu. Muhtemelen de dayandığı şey bir geçmişti. Geçmişte olan bir olaydı. Tabi bu benim hiçbir somut delile dayanmayan sadece tecrübelerimle tahmin edebildiğim bir ihtimaldi. Ama bu adamın sağı solu belli olmuyordu.
Aslan'ın gözlerinin koluma kaydığını fark ettim. Hemen sonra kaşlarıyla kolumu işaret etti.
"Acıyor mu?"
Başta anlamasam da kolumda hissettiğim sızı ile İstanbul'un yaptığı aklıma geldi.
"Sayende artık evet. Unutmuştum."
"Pansuman yapılması lazım."
"Eve gidince kendim yaparım"
"Mikrop kapabilir."
Omuz silktim. Şuan kafaya takacağım en son şey buydu.
"Lev nerede?"
Yönelttiğim soru ile kaşları çatıldı. Etrafına bakıp tekrar bana döndü.
"Bilmiyorum. Partiye gelmiş miydi ki?"
Kafamı aşağı yukarı salladım.
"Gelmişti. Aynı masada oturuyorduk. Sonra gitti ama nereye gittiğini bilmiyorum."
Bakışlarım kan olmuş ayakkabılarımı buldu. Koyu kırmızı hatta neredeyse kan renginde olsa da ayağıma kan bulaştığı belli oluyordu. Elbisemin eteklerine de öyle. Ayakkabım çöp olmuştu. Elbisem de kuru temizlemeye gidecekti.
"Eğer partiye geldiyse buralarda olması gerekiyor. Çok üzerinde düşünme. Gelir seni bulur bir şekilde."
Sondaki cümlesini söylerken sesi kısılmıştı. Ben de gözlerimi kısarak ona baktım.
"Bir ima mı seziyorum?"
Kaşlarını çattı.
"Yoo. İkiniz de dedektifsiniz. Ekip arkadaşısınız neticede. Ya sen onu bulacaksın ya da o seni. Senin onu bulmak gibi bir çaban olmadığına göre."
Cümlenin devamını anladığımdan kafamı salladım. Daha fazla Aslan ile konuşmadım. Aklımı kurcalayan başka şeyler vardı.
Lev'in partide olduğunu Aslan görmemişti. Peki gören var mıydı? Kamera kayıtları aklıma gelse de bana göstermeyeceklerini biliyordum. Kendi yöntemlerimle bulmam gerekiyordu.
Hadi diyelim Lev'i buldum, sonra ne yapacaktım? Benimle doğru düzgün konuşmayacağını biliyordum. Ya cevap vermeyecekti ya da geçiştirecekti. Yine de onu bulmam gerekiyordu. İstanbul'un gösterisinden(!) hemen önce kaybolması bana pek de normal gelmiyordu. Sıkılıp gitmiş olma ihtimalini gözden geçirdiğimde bu da pek mümkün değildi. Çünkü parti daha yeni başlamıştı.
Daha fazla düşüncelerin üzerinde durmadım. Bu şekilde bir sonuca varamazdım. Aksiyon almalıydım.
Oturduğum koltuktan kalktığımda Aslan bana baktı. Güven verircesine gülümsedim.
"Biraz dolaşacağım. Böyle oturmak içime sinmiyor. Belki tanıdık birilerini bulurum."
Uzatmadan kafasını sallayarak geçiştirdi. Ben de onu arkamda bırakarak turlamaya başladım. Gördüğüm iki kadın ile onlara yaklaştım. Birisi ağlıyor diğeri onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Hızlıca etrafıma bakındım. Gördüğüm sebil ile neredeyse oraya doğru koştum. Plastik bardağa su doldurup kızların yanlarına gittim. Yanlarına vardığımda ikisi de bana baktı.
"Merhaba. Pek iyi görünmüyorsun da, yardımcı olmak istedim."
Kadın elimdeki suya baktı. Daha sonra titreyen elleriyle aldı.
"Teşekkürler."
"Rica ederim."
Yanlarına oturduğumda yüzümü asık tutmaya çalışıyordum. Şu durumda bunu yapmak çok da zor olmuyordu zaten.
"Bu İstanbul'dan gerçekten bıktım
Kahrolasıca herif."
Ağlayan kadını teselli eden kadın söylemişti bunu. İkisini baştan aşağıya süzdüğümde oldukça benzediklerini fark ettim.
"Gerçekten öyle. Ne çekeceğimiz varmış."
Kurduğum cümleden sonra ağlayan kadın burnunu çekti.
"Düştüğüm şu duruma inanamıyorum. Hepsi o adi herifin yüzünden!"
Kafamı ağır ağır salladım. Evet, bir polis için küçük düşürücü bir durum olabilirdi elbet ama ağlayacak kadar da değildi.
"Size bir şey sorabilir miyim?"
İki kadın da kafasını kaldırıp bana baktı.
"Tabi."
"Partide sarı saçlı ve mavi gözlü bir adam gördünüz mü?"
İkisinin de kaşları çatıldı. Kısa bir süre düşündüler.
"Hayır. Öyle bir adamın emniyette çalıştığından bile haberim yok."
"Haberin olsaydı zaten..."
İkisi de sırıtarak imayla birbirlerine baktılar. Bense öğreneceğimi çoktan öğrenmiştim. Fazla vakit kaybetmeden dikkat çekmemek için iki üç sohbetlerine de dahil olup yanlarından kalktım. Bu sefer bir erkek grubuna doğru yürüdüm. Gözlerimi doldurarak yanlarına vardığımda hepsi bana baktı.
"Hanımefendi, iyi misiniz?"
Kafamı iki yana salladım. Ağzımı açacağım sırada çenem titriyormuş gibi yaptım.
"Kendimi pek iyi hissetmiyorum."
Sık sık nefesler alırken oturan adamlardan biri ayağa kalktı.
"Oturun isterseniz."
Kafamı sallayıp adamın yerine oturdum. Altı erkek de bana meraklı bakışlar atıyordu.
"Bir derdiniz varsa dinleyebiliriz."
Bunu söyleyen adama baktığımda hemen teşhisi koymuştum. Aralarındaki en yavşak olanıydı. Göz yaşlarımın yanağımdan süzülmesine izin verdim.
"Önce hoşlandığım adamı başka bir kızla dans ederken gördüm. Şimdi de buradayım. Daha kaç saat burada kalacağımı bile bilmiyorum. Sorgulayıp duruyorlar, üstüme geliyorlar. Ağlamamaya çalışıyorum ama bana öyle bir bakıyorlar ki kendimi tutamıyorum."
Hıçkırıklarım arttığında bu iyi bir plan mıydı emin değildim. Nedensizce senaryo kurmam gerekiyormuş gibi hissetmiştim. Fakat şu an huzursuz olmuştum.
"Adi herif. Sizin gibi güzel bir hanımla dans etmek varken yaptığı aptallıktan başka bir şey değil."
Bu da ikinci yavşaktı anlaşılan.
"Onun da benim gibi sarı saçları ve mavi gözleri vardı. Bu yüzden sevmiştim onu. Partide görmediniz mi?"
Hepsi birbirine baktı. Daha sonra kafalarını iki yana sallayarak bana döndüklerinde derin bir nefes verdim. Şizofren olduğumu düşünmeli miyim?
Yanlarında birkaç dakika daha durup kalktım. Sırayla gördüğüm her insana Lev'i tarif ettim. Ama hiç kimse görmemişti. Bu nasıl mümkün olabilir? Artık barın kamera kayıtlarına bakmam şart olmuştu.
Oturduğum yere geri dönerken Aslan'ın hala aynı pozisyonda yere baktığını gördüm. Karşısına geçip oturduğumda bile bakışlarını yerden çekmemişti. Açıkçası neyi düşündüğünü merak ediyordum.
"Ne düşünüyorsun?"
Hafif sıçrayarak kafasını hızlıca kaldırdı. Bana şaşkınca baktı.
"Ne zaman geldin?"
"On saniye önce."
Kafasını salladı. Derin bir nefes alarak konuştu.
"Bilmiyorum. Galiba hiçbir şey düşünmüyorum. Ya da düşünüyordum ama şu an hatırlamıyorum."
"Lev'i partide gören kimse olmamış."
Tek kaşını kaldırdı.
"Sen dışında."
"Ben dışında."
Aslan elini saçlarına geçirdi.
"Ya İstanbul aslında Lev ise? Çünkü onu partide bir tek sen gördün ve sonra ortadan kayboldu."
Kafamı iki yana salladım.
"Olamaz. İstanbul yeşil gözlü."
"Belki de lens takıyor."
Bir şey demesem de bunun olmayacağını biliyordum. İstanbul'un yüz hatlarıyla Lev'in yüz hatları benzemiyordu. Vücut yapıları da öyle. Ses tonları da öyle. Bunların hepsini değiştiremezdi. Fakat kafamdaki bu düşünceleri Aslan'a söylemedim. İstanbul ile bu kadar yakın olduğumu ben dışında kimse bilmiyordu.
Kolumun sızlayarak kaşınmasıyla yüzümü buruşturdum. Nefret ediyorum şu histen!
"Ne oldu?"
Aslan'ın sorusu ile ofladım.
"Yaranın olduğu yer kaşınıyor."
Gülecek gibi oldu.
"Kötü bir his."
"Nefret ederim."
Aslan gülerek bana baktı. Daha sonra sıkıntıyla etrafına.
"Bahçeye çıkalım mı? Burası artık beni boğmaya başladı. Sen daha yeni geldin ama."
"Sorun değil çıkalım."
İkimiz de ayaklanıp çıkışa doğru yürüdük. Sessizce bahçeye çıktık. İnsanların arasından geçip sessiz bir yer bulmaya çalıştık. En sonunda arka tarafa geçtiğimizde burada kimsenin olmadığını gördük.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutsuz gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktu. Üzülmedim desem yalan olurdu. Yıldızları severdim. Hem de fazlasıyla. Yurt dışındayken katıldığım bir kulüpte teleskop kullanma fırsatım olmuştu. O zamandan beri yıldızlara ayrı bir tutkum vardı. Hatta taşındığım ilk evde tavanımı yıldız dekorlarıyla süslemiştim. Karanlıkta parlıyorlardı. Ama sonra bazı sebeplerden ötürü taşınmak zorunda kaldım ve yıldızlarım da eski evimde kalmıştı.
Aslan sigarasını yakıp dimdik karşısında bir noktaya bakıyordu. Bu kadar neyi düşündüğünü merak ediyordum. Sorsam da söylemiyordu. Ya bilerek yapıyordu ya da gerçekten de farkında değildi. Çok büyük ihtimalle birincisi. Bu canımı sıkmadı değil. Ben de ondan birçok şey saklıyordum ama en azından bu kadar belli etmiyordum. Onun bu hareketleri içimdeki merakı uyandırıyordu.
Kafamı tekrar gökyüzüne çevirecektim ki bir anda gözlerimin önünden bir şey uçtu. Korkuyla yerimden sıçradığımda Aslan da benimle aynı tepkiyi vermişti.
"O neydi lan?"
Kaşlarımı çatıp uzaktaki karaltıya baktım. Küçük bir şeydi. Kafasını bana çevirince büyük, parıldayan gözlerini gördüm. Bu bir baykuştu. Yüzümde sevecen bir ifade oluştu.
"Ya çok tatlı!"
İncelen sesimle Aslan bana döndü.
"Baykuşları sever misin?"
"Bayılırım! Sen sevmez misin?"
Kafasını iki yana salladı. Yüzünü buruşturarak bakışlarını benden çekip baykuşa yöneltti.
"Baykuş görmek kötü şans anlamına geliyor."
Aslan'ın dediğine göz devirdim. Böyle hurafelere inanıyor muydu gerçekten?
"Baykuşlar aynı zamanda bilgeliğin ve fedakarlığın da sembolüdür Aslan."
"Şu an ki yaşadıklarımızı düşünürsek bence kötü şanstan başka bir şey değil."
Aslan ürkek bir şekilde bakışlarını baykuştan çekti. Onun yerine ben parıldayan büyük gözlerle bana bakan baykuşa gülümseyerek bakıyordum.
"Acaba yaralı mı? Neden ağaçta değil de yerde?"
"İnan hiç ilgilenmiyorum."
Gözlerimi kısarak ona baktım.
"Cani misin?"
"Ne alakası var? Sadece daha fazla kötü şansa ihtiyacımız yok."
Bir kez daha göz devirdim. Baykuş uçup bizden uzaklaştığında arkasından bakmaya devam ettim. Gözden kaybolduğunda kafamı kaldırıp tekrar gökyüzüne baktım.
Ben bu tarz batıl inançlara inanmazdım. Saçma bulurdum. Bir baykuş ne kadar kötü şans getirebilirdi? Sadece tatlı bir hayvandı işte.
Hem bir baykuş bize daha ne kadar kötü şans getirebilirdi ki? Başımıza daha ne kadar kötü olayların gelmesini sağlayabilirdi ki?
𝄢𝄢𝄢