İçeriğe geç

İstanbul Katili

Bölüm 20 · 10 dk okuma

İstanbul Katili

Bölüm 20

İsimsiz Mail

Karşımdaki panoya bir kez daha baktım. Sanırım ekleyebileceğim her şeyi eklemiştim. Avucumda tuttuğum yüzüğe baktım. Bu yüzüğü panoda nereye koyacağımı bilmiyordum.

Emniyetten apar topar çıkmıştım. Hemen eve gelmiş ve panomun başına geçmiştim. Uzun bir süredir bu panoya bakamıyordum. Hatta aslında uzun bir süredir evime de gelemiyordum. Fakat artık bu değişecekti. Aslan ile konuşup bugün otelden ayrılacaktım. Daha fazla sürünmek istemiyordum. İstanbul nereye gidersem gideyim yakamı bırakmıyordu zaten. Ayrıca kim ne derse desin kendi evim benim için daha güvenliydi. En azından silahımı kullanabilirdim.

Yüzüğü parmaklarımın arasında döndürüp oynarken gözlerim panodan başka bir yere bakmıyordu. Her şeyi kronolojik olarak sıralamıştım. Lev'in konuşmalarını eklememiştim panoya. Bu başka bir konuydu ve böyle açık seçik ortada durmasını istemiyordum. Zaten emin de değildim. Lev'in telefon konuşması kafamın içinde bir sır olarak kalacaktı.

Panoya sırtımı dönüp çalışma masama ilerledim. Bilgisayarımın açık ekranından maillerimi kontrol ettim. Her zamanki gibi bir sürü iş teklifi vardı. Bunların bazıları yurt dışındandı. Hepsine göz gezdirip silmeye başladım. İstanbul'un davası dışında başka bir davayla ilgilenmek istemiyordum. Bütün gücümü, vaktimi, becerimi İstanbul'u bulmak için kullanmalıydım.

Ben mailleri temizlerken gözüme takılan iş teklifiyle kaşlarım çatıldı. Tam silmek üzereyken son anda durabilmiştim. Maili dikkatlice okuduğumda kaşlarım havalandı.

Yardımınıza ihtiyacım var. Bana bir tek siz yardım edebilirsiniz. Yeğenim öldürüldü. Onu İstanbul Katili öldürdü. Adım kadar eminim. Burası güvenli değil. Daha fazla açıklama yapamam. Rica ediyorum beni arayın.

Yüzümü buruşturdum. Ne biçim bir maildi böyle? Karmakarışık, birbirini tamamlamayan cümleler. Bu maili bana kimin attığını bilmiyordum ama bana ulaşabildiğine ve mailden olayı açıklamanın güvenli olmadığını söylediğine göre muhtemelen pek de güvenli biri değildi. Altındaki numarayla bir süre bakıştım. Maili tekrar tekrar okuyup inceledim. Kimin gönderdiği belli değildi. Dün akşam saatlerinde atılmıştı. Belki de İstanbul'un bana bir oyunuydu. Ne düşünerek böyle bir mail attığını tahmin edemezdim ama bu ihtimali de göz önünde bulundurmak zorundaydım. İstanbul'un sağı solu belli olmuyordu.

En sonunda telefonumu elime aldım. Ne kaybedebilirdim ki? İstanbul benimle alay ediyor olsa bile bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. Ya da belki de değiştirir ama benim lehime olur.

Numarayı tuşlayıp telefonu kulağıma götürdüm. Telefonun açılmasını beklemeye başladım. Bir andan da istemsizce ayağa kalkmış odanın içinde volta atıyordum. Ben tam derin bir nefes almışken telefon açıldı.

"Dedektif Hanım?"

Duyduğum sesle kaşlarım çatıldı. Sessizce boğazımı temizledim.

"Merhaba, Dedektif Verda Atay ben. Dün akşam bana bir mail atmışsınız. Onun için aradım."

"Biliyorum biliyorum. Konu İstanbul Katili olunca ilginizi çekti tabi."

Adam sigarayı içmiyor resmen yiyordu. Sesinden bu o kadar belliydi ki! Yaşını tahmin etmekte zorlanıyordum. Ama çok da yaşlı olmadığı kesindi.

"Lütfen olayı bana anlatır mısınız? Yeğeninizin adı neydi?"

Adam güldü.

"Fazla hızlısınız Dedektif Hanım. Benim kim olduğumu bile sormadınız. Hoş, ne kim olduğumu ne yeğenimi bu telefonda size anlatırım. Atacağım konuma iki saat içinde tek başınıza gelin."

Ve ben daha ağzımı açamadan telefon suratıma kapandı. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrana baktım. Mesaj gelmişti. Sinirle derin bir nefes verdim. Sürekli bir yerlere çekilmekten bıkmıştım artık. Birilerinin ayağına gitmekten de bıkmıştım. Ama lanet olsun ki bu adam bana önemli bir ipucu verebilirdi.

Öte yandan adamın güvenilir bir herif olmadığına emin olmuştum. Karanlık işler yapıyordu ama bir süre de olsa bunu bilmemezlikten gelecektim. Öğrenebileceğim her şeyi öğrendikten sonra onunla iletişimimi kesecektim. Hatta belki duruma göre ters kelepçe hapishaneye yollaya da bilirdim.

Söylene söylene üstümü değiştirdim. Geldiğimden beri sadece panoyla ilgilenmiştim. Hızlıca pantolon sweet giyip çantamla birlikte evden çıktım. Konuma baktığımda Melody Cafe olduğunu gördüm.

"Çalışanlar yüzümü ezberledi artık 'Hoş geldiniz Verda Hanım.' diyecekler."

Arabam otelde kaldığından motoruma atladım. Kaskı takıp eldivenleri elime giydim. Daha sonra garajdan çıkıp hızlıca Melody Cafe'ye sürdüm.

Arabaların arasından hızlı hızlı geçerken bu hissi özlediğimi fark ettim. Motor sürerken kendimi daha özgür hissediyordum. Aynı şey atlar için de geçerliydi. Yurt dışındayken at sürmek için eğitim aldığım zamanlar olmuştu. Okulun bana verdiği eğitimin dışındaydı bu tabi. Ben kendi isteğimle kursa yazılmıştım. Ve şimdi dört nala at koşturabilirdim. Aradan uzun zaman geçmişti ama küçük bir alıştırma ile yine eski hızıma dönerdim.

Melody Cafe'nin önüne geldiğimde motoru park ettim. Kaskımı ve eldivenlerimi çıkarıp çantamı aldım. Karşıdan karşıya geçip kafeden içeriye girdim. Kafeye göz gezdirdiğimde kimsenin olmadığını gördüm. Kaşlarım çatıldı. Buranın bu kadar boş olması normal değildi. Evet, İstanbul'dan dolayı insan dışarıya pek çıkmıyordu ama bu kafenin tamamen boş olması fazlasıyla garipti. Ya da telefondaki adam benimle tek konuşmak istediği için kafeyi kapatmıştı.

Herhangi bir masaya oturup çaktırmadan telefonumdaki ses kaydını açtım. Kimse yoktu ama yine de tedbirli olmak için ses kaydını açtığımı belli etmeyecektim.

Ben adamı beklerken ne yanıma bir garson geldi ne de gözüme herhangi bir çalışan ilişti. Kafe tamamen boştu. Kesinlikle bu adamda bir şeyler vardı. Sweetimin altına gizlediğim silahımı yanıma almaktan asla pişman değildim.

Adamı beklemeye devam ederken etrafı izliyordum. Artık gerilmeye başlamıştım ve şüpheleniyordum. Neredeyse on dakikadır buradaydım. Aklıma sürekli İstanbul geliyordu. Beni kandırmış olabilirdi. Dediği o Büyük Gün'e kendi ayağımla gelmiş olabilirdim. Bu düşünce beni yeyip bitiriyordu.

Stresimi dışarıya yansıtmamaya çalışıyordum ama aşağı yukarı titreyen bacağım bana pek yardımcı olmuyordu. Bacak bacak üstüne atıp bunu engellemeye çalıştım. Elim her an silahımı almak için hazırda bekliyordu. Sessizlik beni daha da geriyordu. Kafenin önünden geçen insanlar dışında kimse yoktu. Kimse de içeriye girmiyordu. Tek başıma oturuyordum.

Gidip gitmemek arasında kalmışken içeriye giren adamla derin bir nefes aldım. Sonunda!

Adamı baştan aşağıya süzdüm. Yaşına göre iyi bir vücudu vardı. Elli küsür yaşında olması gerekiyordu. Saçları bembeyazdı ama gürdü. Gözleri elaydı. Benim aksime fazlasıyla şık giyinmişti.

Yüzüne bir gülümseme takıp yanıma geldi. Elini bana uzattığında ayağa kalkıp elini sıktım.

"Yakup."

"Memnun oldum."

Karşıma geçip oturduğunda babacan bir tavrı vardı. Kısılan ve sevecenlikle bakan gözleri gülümsemesinin sahte olmadığını kanıtlıyordu. Fakat böyle bakmasının, en azından şimdilik, bir nedeni yoktu.

"Sizi rahatsız etmemişimdir umarım. Böyle apar topar çağırmak zorunda kaldım. Bir de üstüne beklettim. Sanırım tam kalkmak üzereydiniz?"

"Rahatsız etmediniz Yakup Bey, endişelenmeyin."

"Sevindim. Aslında sizinle daha yalnız bir yerde konuşmayı çok isterdim ama kendinizi pek güvende hissetmezdiniz."

Şuanda da pek güvende hissetmiyordum açıkçası. Bu adamın korumaları dışarıdan bizi ve çevreyi gözlüyorlardı. Bunu bilmek beni gerse de yüzüme yansıtmadım.

"Gerçi yine de her ihtimale karşı yanınızda silahınızı getirmişsiniz."

Dediği ile kaşlarımı çattım. Silahım kendini belli mi ediyordu? Hayır. Aynadan kontrol etmiştim.

"Dedektifler yanlarında silah taşımazlar Yakup Bey."

"Ama siz nadir dedektiflerdensiniz. Ve böyle gizemli bir adamla silahınızı yanınıza almadan buluşmayacak kadar akıllısınız. İşte bu yüzden size ihtiyacım var."

Sonunda asıl konuya geliyoruz demek.

"Dinliyorum."

"Telefonunuzdan ses kaydını kapatın."

Anlamamazlıktan geldim.

"Anlamadım? Telefonumda ses kaydı açık değil."

"Açık olduğunu ikimiz de biliyoruz Dedektif Hanım. Siz o ses kaydını kapatana kadar konuşmayacağım."

Sikeyim, telefonum masa da bile değildi! Nasıl anlamıştı ki?

"Neyden bahsettiğinizi bilmiyorum Yakup Bey. Size ses kaydı açık değil diyorsam açık değildir."

"Emin olun o ses kaydına ihtiyacınız olmayacak zaten."

O zaman neden sesini kaydetmeme izin vermiyorsun?

"Lütfen konumuza dönebilir miyiz?"

"Lütfen ses kaydını kapatabilir misiniz?"

Kaşlarım çatıldı. Ne o vazgeçecek gibi duruyordu ne de ben.

"Bakın, bu gizli bir mevzu. Ses kaydını göze alamam. Ya kapatırsınız ya da size hiçbir şey anlatmam ve buradan giderim. Emin olun bir daha da beni asla bulamazsınız."

Adamın gülümsemesi yüzünden silinmezken artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Ve gülümsemesi eskisi kadar pek de masum gelmiyordu.

Diretmeyi devam edecektim ama adamın bakışlarındaki kararlılık geri adım atmama sebep oldu. Sadece bu da değil. Kafenin bir köşesinde duran süslenmiş, fotoğraf çekilen boy aynasından arkamızda durup bizi izleyen adamı gördüm. Şüphesiz korumasıydı. Dışarıda saklanmış bir şekilde dikkatle bizi izliyordu. Bir eli belindeki silahındaydı.

Derin bir nefes verdim ve cebimden telefonu çıkarıp ses kaydını istemeye istemeye kapattım.

"Güzel."

Ters ters bakıp telefonu tekrar cebime koydum.

"Artık anlatır mısınız?"

"Elbette."

Masaya doğru yaklaşıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

"Ben fazlasıyla tanınan bir adamım. Elim kolum fazlasıyla uzundur. Bu yüzden de hem ben hem de çevremdeki insanlar tehlikede. Ben de onları korumak için elimden gelen ne varsa yaparım. Hatta elimden gelenin fazlasını da. Ailemi çok iyi bir şekilde gizledim. Daha doğrusu gizlediğimi sandım. Yeğenim ölene kadar."

Omuzlarımı dikleştirip adamı daha dikkatli dinledim. Bir andan da surat ifadesini inceliyordum. Mimikleri benim için önemliydi. Artık yüzünde gülümsemesi yoktu.

"Yeğenim ölmeden iki hafta önce tehdit mesajları almaya başladım. Her gün. Bu tehditleri kendim için sanmıştım fakat yeğenim öldüğünde anladım ki öyle değilmiş. Yeğenim öldükten sonra fark ettim mesajların ne kadar açık uçlu olduğunu. İş işten geçmişti tabi."

Masaya biraz daha eğildi.

"Yeğenimin ölümünü herkesten saklıyorum Dedektif Hanım. Emin olun bunu yapacak gücüm var. Yeğenim benim için çok değerliydi. Hala da öyle. Onu İstanbul Katili denen şerefsiz öldürdü. Bunu biliyorum. Cesedin üstünde bir not kağıdı ve mp3 çalar vardı. Notta 'Sana söylemiştim.' yazıyordu."

Kaşlarım çatıldı. Ya da daha önceden çatılmıştı da ben yeni fark etmiştim. Bu adam önemli mafyalardan biri olmalıydı. Belki de yasa dışı bir örgütün parçası. Peki İstanbul neye güvenerek bu adamın yeğenini öldürmüştü? Ya da neden öldürmüştü?

"Eğer teklifimi kabul ederseniz size istediğiniz her şeyi veririm. Ne hayal ederseniz. Para, mutluluk, rahatlık, yeni bir ev, yeni bir hayat... hepsini verebilirim."

Tek kaşım kalktı. Adamın bir örgüte ait olmadığı kesinleşmişti benim için. Diğer türlü bana bu kadar yüksek vaatler veremezdi.

"Benden ne gibi bir yardım istediğinizi anlamadım. İstanbul'u bulmamı istiyorsunuz ama ben zaten bunu yapıyorum."

Sorgulayıcı bir bakışla konuşmaya devam ettim.

"Ayrıca neden ben? Bir sürü dedektif varken? Beni araştırdığınız çok açık."

Sırıtır gibi oldu.

"Bu işle ilgilenen en iyi dedektif sizsiniz. Sizden isteğime gelirsek,"

Derin bir nefes aldı. Çenesini kaldırıp konuştu.

"Ben sizden sadece İstanbul'u bulmanızı istemiyorum. Siz o emniyette çalıştığınız sürece hiçbir şey bulamayacaksınız. Orada kısıtlanıyorsunuz. Ama eğer benim yanımda çalışırsanız istediğinizi yapmakta özgürsünüz. İhtiyacınız olan her şeyi önünüzde hazır bir şekilde bulmanız tek bir kelimenize bakar."

Yüzümde mimik oynamadı.

"Ben adalet için savaşıyorum Yakup Bey. Bir suçluyu bulmak için başka bir suçludan yardım almayacağım."

Kaşları çatıldı. Dediklerim onu gerse de sakin kalmaya çalıştı.

"Ben size teklifimi yaptım. Eğer yanımda olursanız hayalinizin ötesini bile size getirebilirim. Mantıklı düşünün Dedektif Hanım. Emniyette ciddiye alınmıyorsunuz ve rahat hareket edemiyorsunuz."

Tam ağzımı açmıştım ki tekrar konuştu.

"Hemen karar vermeyin. Size düşünmeniz için üç gün veriyorum. Üç günün sonunda yine aynı saatte burada buluşalım. Umarım o zamana kadar doğru kararı verirsiniz."

Adam ayaklanırken ben oturmaya devam ettim.

"Ya başarısız olursam?"

Adam bir süre sessiz kaldı. Fakat kafasını ağır ağır sallayarak konuştu.

"Yine de denemenize karşılık belli bir ücret alacaksınız. Ücreti sadece para bakımından düşünmemenizi tekrar tekrar hatırlatmak isterim."

Ve başka bir şey demeden arkasını dönüp kafeden çıktı. Süslenmiş boy aynasına baktığımda korumasının artık orada olmadığını gördüm.

Dirseklerimi masaya yaslayıp yüzümü avuçlarımın arasına aldım. Bunu elbette yapmayacaktım. Bir mafyayla asla çalışmazdım. Ne olursa olsun. Sözlerinde haklıydı belki ama yine de kabul edemezdim. Bana vaat ettiği şeyler umurumda bile değildi. Bu tarz adamlarla çok kez karşılaşmıştım. İşi bitince her ihtimale karşı çenemi kapalı tutmam için beni öldürecekti. Ya da yakınlarımdan birine başıma neler gelebileceğini göstermek için zarar vereceklerdi. Bu riski hayatta almazdım. Üç gün düşünmeme gerek yoktu. Kararım kesindi. Yıllar önce bir mafyayla ilk ve son kez anlaşma yaptım. Bir daha da asla yapmam.

Kafeden çıkıp motoruma atladım. Son sürat otele sürdüm. Artık evime dönmemin vakti gelmişti. Eşyalarımı toplayıp otelden ayrılacaktım.

Işıkta durduğumda aynadan arkama baktım. Arabanın camlarından dolayı içi gözükmüyordu fakat plakası ortadaydı. Kafeden çıktığım gibi beni takip etmeye başlamıştı. Şuanda da tam arkamda duruyordu.

Plakasını her ihtimale karşı aklımda tuttum. Işık yandığında hızımı arttırdım. Araba mesafesini korusa da peşimden gelmeye devam ediyordu.

"Kahretsin!"

Motoru otele değil emniyete sürdüm. Trafik yoğunlaşmaya başladığında hızımı arttırdım ve arabaların arasından geçmeye başladım. Fakat sanırım arkamdaki araba onu fark ettiğimi anlamıştı.

Aynadan arabaya baktım.

"Acaba hangi itin adamısın?"

Hızımı arttırdım. Trafik olduğundan benim kadar hızlı gelemiyordu. Ama ben kolayca arabaların arasından sıyrılabiliyordum.

Emniyete yaklaştığımda rahat bir nefes verdim. Aynadan tekrar arabaya baktım. Arkamda değildi. Muhtemelen nereye gittiğimi anlamıştı.

Emniyete vardığımda kapının önüne motoru park ettim. Yer bulmakla uğraşmadım. Alelacele kaskı ve eldivenleri çıkarıp hızlı adımlarla emniyete girdim. Aslan ile karşılaştığımda çıkmak üzere olduğunu gördüm. Yanında Orkan da vardı. Bir şeyler konuşurlarken Orkan beni gördü. Yanlarına geldiğimde Aslan kaşlarını çattı.

"Bir şey mi..."

"Oldu. Beni her gördüğünde bu soruyu sormaktan vazgeç. Ben bu şekilde telaşlıysam bil ki bir şey olmuştur."

"Ne oldu?"

Orkan da bana merakla bakarken soluklanmak için derin bir nefes aldım.

"Bir araba beni takip etti. Plakası 34 CV 0027."

Aslan öfkeli bir nefes verdi. Orkan daha çok şaşkındı.

"Amirim, Verda Hanım'ın ifadesini almamız gerekiyor."

Aslan 'Sanki ben bunu bilmiyorum.' der gibi sinirle baktı. Kaşlarımı çatmadan edemedim. Nedense bu öfkesi daha farklıydı. Ya da ben öyle hissediyordum. Ama ben hislerimde yanılmazdım.

Lev de yanımıza geldiğinde kadro tamamlanmıştı.

"Sorun nedir?"

"Bir araba tarafından takip edildim Lev Bey. Camlarından dolayı içi gözükmüyordu. Plakası 34 CV 0027. Muhtemelen sahte ama işimize yarayabilir."

Lev'in kaşları çatıldı. Aslan ve Orkan emniyete doğru ilerlediğinde onları takip ettim. Lev de peşimden gelirken bir andan da plakayı düşünüyordum.

34 CV 0027.

34 İstanbul'un plakasıydı. C ve V harfi ise cebimde olan yüzüğün içinde yazıyordu.

Şerefini siktiğimin psikopatı resmen araba plakasıyla bana mesaj veriyordu.

𝄢𝄢𝄢

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.