Gözlerimi açtığımda, önce karanlık bir yerin içinde olduğumu düşündüm. Ama bu karanlık, bir anda daha yumuşak, daha sakin bir ışığa dönüştü. Hafif bir ışık beni sarıyordu ve etrafımda sesler duyuluyordu, fakat bu kez önceki karmaşa yoktu. Her şey çok sessizdi.
Bir süre, kafamı toparlamaya çalışarak gözlerimi tekrar açtım. Gözlerim bulanık, odanın kenarları bulanık bir şekilde dans ediyordu. Uykusuzluk, panik ve aniden gelen bayılma… Birkaç saniye boyunca ne olduğunu anlamaya çalıştım.
Burası… revirdi. Ama nasıl?
Yavaşça kafamı yukarı kaldırdım. Yanımda bir sandalye vardı ve o sandalyede… Lucian duruyordu. Onun derin, kararlı bakışları beni izliyordu. Gözleri bana odaklanmıştı, ama o anki sessizlik beni daha da endişelendiriyordu.
Bir an, ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. Sınıfta, futbol sahasında… tartışmalar, sesler… Ve sonra her şeyin kararması.
“Ne oldu?” diye fısıldadım, sesim titrek çıkmıştı. Lucian hemen bir adım atarak, başımın ucunda belirdi.
“Aira, seni baygın halde bulduğumda ne kadar korktuğumu bir bilsen,” dedi, sesi biraz daha sakinleşmişti, ama yine de bir kaygı vardı. “Panikatak geçiriyorsun diye düşündüm. O kadar hızlıydı ki… Birden yere çakıldın. Çok korktuk. Aiden ile aynı anda sana doğru koştuk, ama merak etme onun sana dokunmasına izin vermedim.”
Birkaç saniye sustum. Onun söylediklerini anlamaya çalıştım, ama bir şeyler eksikti. “O kadar kötü müydü?” diye sordum, hafifçe başımı sarmaya çalışan bir baş ağrısı hissettim.
Lucian, başını sallayarak derin bir nefes aldı. “Evet, kötüydü. Futbol sahasında seni bayılacak kadar gerginleştirdiler, sonra seni kucaklayıp buraya getirmek zorunda kaldım.
İçimi bir sıcaklık kapladı, ama o sıcaklık, bir yandan da utanç hissiyle karışıyordu. Bunu istememiştim. Sadece kalbim sıkışmıştı, sesler birbirine girmeye başlamıştı ve ben… bu kadar kolay bayıldım mı?
“Özür dilerim,” dedim, başımı biraz daha düşük tuttum. “Bunlar benim kontrolümde değildi. Gerçekten… iyi misin? Sana yük oldum mu?” diye ekledim.
Lucian bir an sessiz kaldı. O kadar kararlı ve güçlüydü ki, sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. “Bunu hiç dert etme,” dedi, gözlerini bana dikkatle sabitleyerek. “Bir tüyden daha hafiftin. Hatta bu normal olmadığı için senin için endişeleniyorum bile.”
Bunlar onun ağzından çıkan cümlelerdi, ama duygusuzca söylemek yerine, gerçekten içinden gelerek söylediydi. Lucian, bana doğru bir adım daha attı. Sanki, o an her şeyin düzelmesini bekliyordu. Bense, başımı biraz daha geriye yasladım. Utandığım için konuyu değiştirmeye çalıştım.
“Bu durum… bir daha yaşanır mı sence?” diye sordum, biraz çekingen bir şekilde.
Lucian, derin bir nefes aldı ve biraz daha yaklaşıp, gözlerime dikkatle bakarak,"Eğer bir şey olursa, ben her zaman yanındayım.”
O an, içimden bir şeyler rahatladı. Sadece bu kadar basit bir cümle bile, her şeyi biraz olsun yoluna koymuş gibiydi. “Teşekkür ederim, Lucian,” dedim, biraz daha rahatlayarak. “Gerçekten… çok şey borçluyum sana.”
Lucian hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme, içinde biraz daha derin bir anlam taşıyordu. “Hiçbir şey için teşekkür etme. Benim için önemli olan tek şey senin iyi olman.".Bu kadar karmaşanın içinde, Lucian'ın yanında olmak bana güven veriyordu. Daha ilk günden birine güvenmemeliydim..