Sakın kimseye haddinden fazla güvenme, her zaman bu kadar şanslı olmayabilirsin.
İçimde bir güvercin kanat çırpıyor kırık kanadıyla, ne kadar başarabileceği büyük bir bilinmezlik sadece. Kanadım kırık bir güvercin gibi büyük bir çaresizlik ve umutsuzluk kaplamıştı içimi. Bazı hislerin anlatılır yanı yok, şuanda içinde bulunduğum durum gibi ama yaşayıp görecek ve öğrenecektim.
Sessizce o beni izledi, bende onu. Uzun bir süre gibi gelmişti ama ne ben gözlerimi kaçırdım ne de o.
Uzun bir süre bakıştıktan sonra aramızda ki bu şeyi telefon sesi böldü. Bakışlarını benden çekip telefona dikti. Telefonu açtı ve karşıdaki her ne söylediyse dudağının kenarı hafifçe havalandı.
“Güzelim iyiyim... Hm bende seni özledim... Hıı akşama yanına geleceğim Melina...Evet erkenden...Bende seni seviyorum öptüm.”
Melina?
Ne, seni seviyorum mu dedi?
Sevgilisi mi vardı?
Bana ne yaa... Çelişki içinde kıvranırken biraz önce benimle bakışan o değilmiş gibi görünen ela gözlere tekrar baktım. Şimdi gözlerini kaçırmıştı.
Yemek yedikten sonra aklım başıma geldi ve bir ailem olduğunu hatırlayınca iyice gerildim. Kafam hala çalışmıyordu ve başım çatlıyordu. Ailem beni merak etmiş olmalıydı. Gerçi merak etmemişte olabilirler.
“Telefonum nerede, biliyor musun?”
Başını sallayarak, “Salon da,” dediğinde masadan kalkıp salona girdim. Sehpanın üzerinde çantamı ve telefonumu gördüm. O karmaşada eşyalarımı aldığı için bir kez daha minnettardım. Çantamda eşyalarım eksiksiz bir şekilde duruyordu. Telefonumu elime aldım ve on yedi tane cevapsız arama olduğunu gördüm; on yedi tanesi de Sibel’dendi.
Sibel’i aradım. Uzun süre açmadı tam vazgeçmek üzereydim ki, son anda açtı. Sesi telaşlı geliyordu.
“Alisya iyi misin? Neredesin? Öldüm meraktan... Sana bir şey oldu diye aklımı kaçırıyordum.”
“İyiyim Sibel, sen nasılsın?”
“Bende iyiyim. Neredesin?” Ne söyleyeceğimi bilemedim biraz sessiz kaldıktan sonra cevap verdim.
“İyiyim merak etme sonra anlatırım,” dedim geçiştirerek.
“Ece bir şeyler zırvaladı, inanmadım ama öğrenemezsem kafayı yerim. Sen Savaş ile mi çıktın bardan?”
Olayları yine hatırlayınca sinirden küplere binmek üzereydim.
“Hayır o geri zekâlı ile değilim, öyle bir şey de yok.” O salağı daha fazla düşünmek istemiyordum.
“İçim rahatladı. Zaten onlara inanmamıştım. Neredesin peki?”
“Anlatırım,” dedim. “Sen neredesin? Dün akşam nereye kayboldun?” diye sordum kızgın bir şekilde.
Sesi mahcup gelmeye başladı. “Merve arabada telefonunu unutmuş, sende piste eğleniyor görünüyordun hemen dönerim diye sana haber veremedim. Gittik sonra yanıma Savaş geldi bir şeyler zırvaladı. Alisya'yı seviyorum ikna et falan... Kurtulmaya çalışıyorum yok bırakmıyor sonra Ece geldi, Savaş gitti. Ece de saçma sapan konuştu ve bara geldim, bizimkilere soruyorum görmedik dediler. Bizim sınıftan Ahmet de Savaş ile gitti dedi. Kafam karıştı. Her yerde seni aradık. Barda güvenlikler bile seni aradı düşün yani.”
Ben anlamıştım aslında ama ihtimal vermemiştim o anda, ne büyük aptalım. “Resmen oyuna geldik,” diye mırıldandım. Ahmet’te Savaş’ın yalakasıydı sonuçta.
“Ne? Ne oyunu? Neden bahsediyorsun?” Sibel’in hala anlamamasına şaşırdım.
“Geldiğimde anlatırım Sibel. Şuan pek müsait değilim, görüşürüz.”
“Tamam ama iyisin değil mi?”
“İyiyim canım benim merak etme sen.”
“Tamam canım sen öyle söylüyorsan, görüşürüz.”
Geçen okulda herkesin önünde Ece ile Savaş’ı rezil etmiştim. O yüzden de böyle bir plan yapmış olmalılar. Seviyormuş, sevgisini de gördük. Sevgisi batsın.
Bir boğaz temizleme sesi duyduğumda salonun girişinde dikilen ela gözlere döndüm. Ne zamandan beri oradaydı acaba? İçimden bir ses en başından beri diyordu ama neyse. Eşyalarımı elime aldım.
“Her şey için çok teşekkürler. Artık gitsem iyi olacak,” dedim tekrar yüzüme ateş basarken.
“Tamam, seni gideceğin yere bırakayım,” dedi.
Şaşırarak, “Kendim gidebilirim,” dedim.
Ayağımdan yukarıya doğru beni süzerken yanaklarımda ki kızıllık iyice koyulaştı. “Bu halde mi?”
Kendime şöyle bir bakarken uyandığımda banyoya gittiğimde aynadaki ceset gibi görünen yüzüm aklıma geldi.
“Peşimizde de adamlar var. Yine de sen bilirsin? Benim vicdanım sızlar seni bu halde yalnız eve gitmene razı olarak.”
Daha fazla düşünmek istemiyordum ama doğru olabilirdi. Peşimizdeki adamlar gerçekten var olup bana zarar verebilirlerdi. Hem neden yalan söylesin ki benim gibi birinden ne gibi çıkarı olabilir.
Usulca boyun eğdim. “Tamam,” dedim çaresizce.
“Burada bekle, hemen geliyorum.”
Salondan çıktı ve hızlıca merdivenlere yöneldi; gözden kayboluncaya kadar onu seyrettim. Dünden razıydı, mübarek. Yalnız kaldığımda etrafı incelemeye başladım. Etrafta, kocaman duvara asılı fotoğrafı dışında başka fotoğraf yoktu. Hiç süs eşyası olmaması dikkatimi çekti ve mobilyalar tamdı. Salonun manzarası güzeldi; deniz görünüyordu. Salonun içinden terasa çıkan bir kapı vardı ve terasa baktığımda oldukça büyüktü ve spor aletleri vardı. Öğrenci olduğunu tahmin ediyordum ama evi iki katlı, büyük ve genişti; bu eve nasıl sahip olduğunu merak ettim. Ailesi ile yaşamadığı belliydi çünkü ailenin yaşadığı gibi değildi, daha çok yalnız yaşayan için düzülmüştü. Belki de ailesinden kalma diye düşündüm. Ailesi neredeydi acaba? Onu çok fazla merak etmeye başladım ama soramazdım.
Evi incelediğimi anlamaması için yakalanmadan koltuğa oturmak için arkamı dönmüştüm ki neredeyse burun buruna geldim. Tam karşımda duruyordu ve yaklaştığını duymamıştım. Kokusu içime doldu zaten onun gibi kokuyordum. Boyu uzundu. 1.87 falan, ben ise 1.65’tim ama bilerek yaptığını düşünüyordum. Ama neden dememek içinde içim içimi yiyiyordu. Sevgilisi olduğunu da göz önünde bulundurursak hiçbir neden bulamadım.
Üzerini değiştirmişti. Ev halinden çıkıp normal haline dönmüş gibiydi. Oldukça rahat bir pantolon ve üzerine kahverenginden daha açık rahat bir gömlek giymişti. Saçlarını da elleriyle karıştırıp bir şekil vermişti ama hala dağınıktı. Yanından uzaklaşıp onu geride bırakırken yutkundum. Onun kadar yakışıklı biriyle tanışmamış ve bu kadar yakınımda da kimse bulunmamıştı.
“Çıkmayacak mıyız?” dedim. Peşimden geliyorken eliyle kapıyı işaret etti. “Önden kadınlar” dedi, sanki kibar olmaktan çok anlarmış gibi. Bayan yerine kadın diye söylemesi hoşuma gitti.
O da benim gibi temkinli gözlerle çevresini süzüyordu. Garaj girişinde lüks mavi renk ferrari gözlerimi kamaştırdı. Ne iş yapıyordu acaba? Binmem için ön kapıyı açtığında tereddüt ederek oturdum. Araba ve o tam bir mükemmel uyum içindeydiler kendimi ezik gibi hissediyordum. Gideceğim yere adresi verdim.
Geçenlerde otobüste karşılaşmıştık ve benim onun kucağına düşmem aklıma geldi. Böyle arabası varken neden otobüse biniyordu ki? Gerçi akar yakıt fiyatları da almış başını gidiyordu belki o yüzdendir. Sessizlik içinde yolculuk yaparken can sıkıcı olmaya başladı.
Çenemi tutamadım. “Böyle bir araban varken neden otobüse biniyorsun?” diye sorarken buldum kendimi.
Kısa bir an gözünü yoldan ayırıp bana baktı. “İnsanlarla iç içe olmayı seviyorum.”
Bana laf mı çarptı o?
“Nasıl iç içe?”
Bir kahkaha patlattı; gamzesi daha belirgin bir hal aldı. Bön bön suratına bakıyor yüzüne bir tane yapıştırmayı düşünüyordum. Nasıl bir an çok düşünceli ve bazen de hödük olmayı başarabiliyordu?
Kahkahası bittiğinde “Hayır, kucağıma düştüğünü kastetmiyorum,” dedi. “ Yani insanların içinde olmak bazen iyi hissettiriyor.”
Kimi otobüsün içinde sıkış sıkış olmak iyi hissettirir ki?
“O kötü bir talihsizlikti.”
Gülerken, “Şanslılıkta olabilir,” dedi. Göz devirdim. Konuşmak iyi değildi, sessizlik daha iyi.
Evime giderken sokaktan toplanmış, yardıma muhtaç biri gibi hissettim ve böyle hissederken kendimi daha da değersiz hissediyordum.
Arabadan, mahalleye girmeden sokağın başında inmek istediğimi söyledim. Sonuçta biri görüp babama söyleyebilirdi ve dedikodu olurdu.
“Evine kadar bırakabilirim.”
“Hiç gerek yok.”
Arabadan inmeden önce tedirgin bir şekilde, “Teşekkür ederim,” dedim. Başını salladı, bir şey söylemesini beklemeden arabadan iniyordum ki kolumu tuttu.
“Tekrar görüşeceğiz,” dedi.
İnanmaz gözlerle ona baktım. “Neden?”
Bana yaklaşarak fısıltı halinde konuştu. “Sabah konuştuklarımızı hatırlıyor musun? Bu işte birlikteyiz. Ne zaman istersen arayabilirsin,” dedi.
Nefesim kesildi. Tokat yemiş gibi hissettim. Ciddiydi.
“Tamam,” dedim burukça. Kabullenmekten başka çarem yoktu. Aramak mı? Numarası bile yoktu. Yine de bozuntuya vermedim, sapık gibi numarasını isteyemezdim.
“Adın ne?” diye sordum. Sesimin titremesine engel olamayarak daha adını bile bilmiyordum. Daha önce söylediyse de hatırlamıyordum.
Onunda bakışları şaşkınlığa dönüştü. Biraz düşündü, ne söyleyeceğini bilemiyor gibiydi ya da bana öyle geldi.
Gülümsedi. "Efe."
Memnun oldum gibi bir şey söylemedim, hiçbir şey söylemedim çünkü böyle bir tanışmadan hiçte memnun olmamıştım. Tekrar arabadan inmek için hareketlendiğim sırada sesini duydum ve yüzüne baktım.
“Sakın kimseye haddinden fazla güvenme, her zaman bu kadar şanslı olmayabilirsin.”
“Tavsiye içinde teşekkürler,” dedim.
Göz kırparak, “Sadece bir tecrübe,” dedi.
Artık arabadan inmiştim ve Efe’yi geride bırakarak eve doğru yürüyordum. Arkamda bir dokunuş hissedince yürümeyi bırakıp donmuştum olduğum yerde. Nefesimi tuttum. Yine ne olmuştu? Ne istiyordu?
Eray’ı gördüğümde tuttuğum nefesi bıraktım.
“Oo Alisya! Hayırdır, manitan mı?”
Daha neler? Arabadan indiğimi de görmüş olmalı.
“Sen nereden çıktın ufaklık?” dedim şaşırarak ve şaşırmamak elde değildi.
“Arabası da güzelmiş.”
“Arkadaşım,” dedim.
“Bu arkadaşından babanın haberi var mı?”
“Gördüklerini kimseye anlatmıyorsun, tamam mı kardeşim,” dedim elimi boynuna dolayarak. “Sakın.”
“Tamam be kızma anlatmam. Manitan mı?” Düz mantık Eray tekrar sormuştu sorusunu.
Eve gidip bu kabustan kurtulabilmeyi çok istiyordum.
Üstüne basa basa, “Arkadaşım,” dedim tekrar. Sinsi bir sessizlik vardı aramızda. Eray ile birlikte yürüyorduk ve apartmana yaklaştığımız da Melahat teyzeyi gördüm. Hemen geri doğru gidip saklandım. Beni bu halde görmesi hiç iyi olmazdı ve sağır sultan bile öğrenirdi.
Eray’da eğlenerek pişmiş kelle gibi karşımda sırıtıyordu. Melahat teyzenin ününü mahalledeki herkes bilirdi.
Mahcup bir ses tonuyla, “Eraycım Melahat teyzeyi oyalar mısın? Apartmana girmem lazım,” dedim.
“Hm düşünmem gerekiyor.”
Ah! Ne günlere kaldım. Ne düşünecekti bu bacaksız?
“Lütfen.”
“Biraz daha yalvar.” Eğlenmeye devam ediyordu.
“Eraycığım beni deli etme, istersen.”
“Tamam, tamam çok yalvardın.” Gözlerimi devirdim.
Eray yanımdan uzaklaşıp Melahat teyzeye bir şeyler anlatırken bana işaret verdi. Sessiz ve hızlı adımlarla apartmana girdim. Apartman kapısından Eray’a tamam işareti yaptım. Eray ile karşılaştığıma içten içe sevindim.
Evde kimse yoktu, zaten beni bu halde görmelerini de istemezdim. Hemen duşa girdim, üzerimi değiştirdim ve kendimi yatağa attım.
Çocukluğumdan beri sakladığım oyuncak köpeğime sarıldım. Çocukken sokakta bir köpek görmüştüm ve o köpek benim olmalıydı ama babam istememişti; Hayvanlardan pek hoşlanmazdı. Hastalık bulaşır, rahatsız eder, yok tüy döker bunun gibi bir sürü mazeret.
Çok ağladığım için annem beni lunaparka götürmüştü ve ilk başta somurttuktan sonra atlı karıncaya bindirmişti. Yan tarafta da atlı karıncaya binen başka çocuk, ‘Neden ağladığımı,’ sormuştu. Küçükken utangaç ve çekingen bir çocuk olduğum için sadece omuzlarımı silkmiştim ama o neden ağladığımı anlamış gibi elindeki oyuncak köpeği bana uzatmıştı. İlk başta almak istemesem de çok beğenmiştim ve gülümseyerek aldım. O da benimle gülümsemişti. Bu halimizi gören çocuğun annesi fotoğrafımızı çekmişti, tabii fotoğraf bende yoktu ama nedense mutlu olmuştum.
Çocuğa teşekkür bile edemeden yanımda atlı karıncaya bindikten sonra ayrılmıştı ama içten içe ona minnettar olmuştum.
Bu anı aklıma gelince tekrar gülümsedim. Sadece karın bölgesinde kırmızı boya vardı ama bundan şikayetçi değildim çünkü onun hatırası olarak kalmıştı. O günden beri hiç bırakmadım ve hala bırakmayı düşünmüyorum, belki de çocukluğumun en güzel anısıydı. Uzun kulakları, tatlı bir yüzü, şapşal siyah gözleri ve hardal rengi kocaman tüyleri vardı. Çocukken ilk aklıma gelen ismi koymuştum; Tüylü.
Küçükken yaramaz olduğum için kulağının bir tanesini koparmıştım ve annem benim için ameliyat etmişti. Sadece bir kez de değil üstelik birkaç kez. Tabii sadece kulağından da değil ayağından, karnından... Hala dikiş izleri duruyordu. Yine de kötü görünmüyordu sadece dikkatli bakabilen görebilirdi dikiş izlerini. Annem de bir keresinde, ‘İyi ki gerçek değil yoksa vah köpeğin haline,’ diye söylenmişti.
“Ah cici Tüylü, geleceğimiz pek parlak görünmüyor,” dedim. Tüylü acıyarak bana baktı. Deliriyorum galiba. Sinirlerim boşaldı ve Tüylüye sarılıp ağladım.
Gözlerimi açtığımda etraf karanlıktı. Uyuya kalmıştım ağlayarak. Biraz yatakta kendime geldikten sonra daha fazla uyuyamayacağımı anladım. Kalktım ve oturma odasına gittim. Annem televizyon izliyordu. Beni görünce içtenlikle gülümsedi. Yanına oturup anneme sarıldım. Babam yine evde yoktu. Dün gece Sibel ile ne yaptığımı sordu; tabii ki de yalan söyledim ve kız kıza oturup film izledik gibi. Annem inanmıştı. Güzel.
Sürekli aklımda Efe vardı; sabahki yaşadıklarımız, konuştuklarımız... Zihnim sürekli papağan gibi anıları ve konuştuklarımızı beynim döndürüyordu. Tabii ortada bir cinayet ve birde peşimizde adamlar... Of!
Stres ve korku içindeydim, her an beni bulmaya gelecekler gibi hissediyordum. Bu işten nasıl kurtulacaktım? Bu soru sürekli beynimde dolaşırken tırnaklarımı kemirdim.
Ne yapacağım? Ben ne yapacağım?
Düşüncelerimle kafayı yemek üzereyken kapı çaldı. O esnada annem ile göz göze geldik. Babam bu saatte eve gelmezdi; eğer başına taş düşüp evde oturmaya karar vermediyse. Korku tüm bedenimi ele geçirirken nefes almayı unuttum. Annem yerinden kalkıp kapıyı açmaya giderken onu durdurmayı düşündüm ama ne söyleyebilirdim ki.
Sibel’i karşımda görünce ilk önce şaşırdım ama sonra derin bir nefes aldım. Yanıma gelip bana sıkı sıkı sarıldı.
Annem, “Daha bu sabah birlikteydiniz. Ne bu özlem?” dediğinde anneme döndük. Şuan olayı nasıl kurtaracağımı ne söyleyeceğimi bilemedim ve Sibel benden önce olaya müdahale etti.
“Meral teyzeciğim biz yan yana bile birbirimizi özlüyoruz,” dedi şakayla karışık ciddi bir şekilde. Sibel’in yanağını sıkarak onu onayladım. Sibel kaş göz yapınca annemden izin isteyip odama geçtik.
“Alisya meraktan öldüm. Sana bir şey olacak diye ödüm koptu. Nereye gittin? Dün akşam nerede kaldın?”
Bunlar zor sorulardı. Hem de her şeyi anlatıp işin içine Sibel’i sürükleyemezdim ve peşimizde ki adamların ne kadar manyak olduğunu bile bilmiyordum. Sibel’in de benim yüzümden başına bir şey gelmesini istemediğim için konuyu değiştirme umuduyla kaşlarımı çattım.
“Ne halt edipte bana haber vermeden bardan dışarı çıkarsın?” diye ona kızdım.
Mahcup bir esinti geçti yüzünden. “Söyledim ya Merve yüzünden telefonunu arabada unutmuş. Gerçekten çok üzgünüm Alisya olayların buralara geleceğini nereden bilebilirim ki.”
Sibel’e böyle davrandığım için pişman oldum. “Neyse ne, sonuçta Savaş ve Ece’nin oyununa geldik,” dedim tiksinerek.
Sibel çaresizce başına salladı sonra aklına bir fikir gelmiş gibi ayağa kalktı. “İntikam alalım,” dedi.
Gözlerimi devirdim. “Onlarla uğraşmaya bile değmez.”
Sibel yakamı bırakacak gibi değildi. Hevesle, “Biliyorsun benim kuzenlerim çok,” dedi. Ne demek istediğini anlamadım. Kaş göz işareti yapıyordu ve hala anlamamıştım.
“Dövdürelim işte.”
Tekrar gözlerimi devirdim, Sibel’in pes etme niyeti yoktu. O yüzden, “Tamam tamam, İntikam almayı sevmem ama ödeşmek adettendir,” diyerek teslim oldum.
Sibel sevinçten ellerini çırptı.
“Ne zaman dövdürüyoruz?”
“Dövdürmek yok, daha akıllı bir şeyler yapalım.”
“Savaş ile Ece'ye günlerini gösterelim. Neymiş bizi kandırmak, meyve suyuna ilaç atmak, gösterelim onlara. Pislikler...”
Sibel saydırırken onu destekledim. Ara da bende saydırıyordum.
Sibel’in saydırması bittikten sonra kendini yatağa attı. “Hala söylemedin, dün gece ne yaptığını?”
Daha fazla dayanamadım. Savaş ile aramızda geçen olayı anlattım, ondan kaçarken Efe ile karşılaştığımı ve Efe’nin evinde kaldığımı... Tabii cinayetten ve peşimizdeki adamlar hariç... Sibel’in gözleri fal taşı gibi açılmış ağzı bir karış dinliyordu.
“Oha! Otobüste kucağına düştüğün mü?”
Sibel’i onayladım. “O da bir şey mi?”
Ağzı o şeklini alarak sordu. “Başka ne oldu?”
Yağmurda çarpıştığımızı da anlattım.
“Vay bee! Sonunda hayatının aşkını buldun.”
“Yok artık! Daha neler...”
“Bu tesadüflerin başka açıklaması yok,” dedi imalı imalı bana bakarken. Saçmalama dercesine bakıyordum. Önemli bir ayrıntıyı hatırladım.
“Sanırım sevgilisi var.”
“Ne?”
Sibel anında az önceki tespitlerinden vazgeçeceğini düşünürken devam etti. “Sevgilisi olsa seni evine götürmezdi. Arkadaşı da olabilir.”
“Olabilir tabii ama çok samimi konuşuyordu telefonda.”
“Sende Sefa ile samimi konuşmuyor musun? Eğer seni ararsa ya da tekrar karşına çıkarsa...” Yine imalı kaş göze başladı.
Konuyu değiştirme ümidiyle, “Sen nasıl geldin?” Gece dışarı pek çıkmazdık, ailemiz izin vermezdi.
“Annem, Melahat teyzenin yanına geldi. Bende senin yanına.”
Melahat teyze ve Nebahat teyze kardeşlerdi ama Nebahat teyze, Melahat teyze gibi değildi. Nebahat teyze kendi halinde konuşmayı pek sevmeyen biri ama Melahat teyze onun tam tersi idi.
Yatakta doğruldum ve Sibel’e döndüm. “Bu gece bizde kalsana eğer ailen izin verirse.”
Hemen annesini aradı ve izin aldı. Mutfağa gidip mısır patlattık.
Sibel, “Korku filmi izleyelim,” dedi.
Başka zamanda bende korku filmi izlemek isterdim ama yeni yaşadığım olaylar yüzüne zaten korkuyordum, bir de üstüne korku filmi izleyip kendimi daha da korkutamazdım. Ortada ne kadar dile getirmek ya da düşünmek istemesem de bir ceset olabilirdi. Aklıma gelince tüylerim diken diken oldu.
“Canım pek korku film izlemek istemiyor komedi film mi izlesek?”
Sibel anlayışla karşıladı ve odamda bilgisayarımdan komedi film açtım. Sınav stresini daha yeni yeni atlatmaya başlamışken film izlemek güzel bir seçenekti. Aklımda hala Efe vardı ve aklına bile gelmeyeceğimi düşündüm. Aramızda ki şey çok farklıydı. Hayır, Sibel’in dolduruşa gelmeyecektim. Ancak işin ironisi şu ki, o ve ben çok farklıydık.
