İçeriğe geç

Işığın İçindeki Karanlık

Bölüm 4 · 12 dk okuma

Işığın İçindeki Karanlık

Bölüm 4

BÖLÜM 4

BÖLÜM 4

Koşmak ateşin içinde yürümek gibiydi.

Saniyelerin birbirini izlediği dakikaların geçtiği zamanda korku tüm bedenimi ele geçirirken tükenmiştim. Korku anlık olmaktan çıkıp hiç bitmeyen bir kabusa dönüşmüştü içimde. Çaresizlik içinde koşarken doğru düzgün düşünemiyordum. Ter içinde nefes nefese kalmış kusacak gibi hissediyor başım dönüyordu. Kendimden geçmek üzereydim artık koşmak ateşin içinde yürümek gibiydi. Hayır pes edemezdim. İçinde bulunduğum bu durumda kendime kızıyordum. İzlendiğimin peşimden geldiğinin farkındaydım. Savaş peşimdeydi.

O an itibaren başıma ne gelecekse gelsin asla teslim olmayacaktım. Kaçabildiğim kadar kaçacaktım. Sokakta kimse görünmüyordu. Gece yarısının sisi ve sessizliğiyle sarmalanırken ana caddeye döndüm.

Daha önce hiç içmedim ve içmenin nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyordum ama sarhoşluk gibi değildi bulunduğum durum çünkü babamı sarhoşken pek çok kez görmüştüm. Artık koşacak halim kalmadı. Çevremdeki görüntüler net değildi. Bulanıktı.

Çok sert hareket eden birine bir şeye çarptığımda başım dönerek sendeleye sendeleye çarptığım kişi beni tuttu. Gözlerim artık net görmemesine rağmen gördüğüm şey karşısında neredeyse düşecektim. Onunla tekrar karşılaşma olasılığım o kadar düşükken işte karşımdaydı. Bu durumun gerçekten garip olduğunun farkındaydım ama sorgulayacak halimde kalmamıştı. Derin derin nefes almaya başladım.

Bu kaderdi ya da kaza.

Çevremdeki bütün görüntüler yok olmuştu ve hiçbir görüntü net olmamasına rağmen ela gözler çok netti. O da öylece durmuş bana bakıyordu sonra ela gözleri yüzüme doğru yol aldı. Beni tanımış mıydı? Evet tanımıştı çünkü dudağının bir kenarı yukarıya doğru kıvrılmıştı. Korkmam mı gerekiyordu yoksa sevinmem mi? Emin değildim. İki kere saçma sapan bir şekilde karşılaştığım kişiye ne kadar güvenebilirdim bilmiyorum ama arkamdaki Savaş’a da güvenemezdim.

“Alisya!” Savaş arkamda bana doğru sesleniyordu. Aşağılık herif!

Hiçbir şey net değildi; ela gözler dışında. Her şey karmakarışıktı ama yine de iki kez gördüğüm kişiye güvenmek istiyordum; biliyorum çok saçma ama başka çarem kalmamıştı.

“O bana zarar verecek,” deyip arkadan gelen Savaş’ı gösterdim. Sesimi ben bile tanıyamamıştım, kelimeler ağzımın içinde yuvarlanıyordu sanki. Kısık, çaresiz çıkan sesimi duymak için bana daha da yaklaştı.

Sözlerimi tekrardım. “O bana zarar verecek. Kendimi iyi hissetmiyorum, burada güvenebileceğim kimse yok lütfen bana yardım et,” dedim sesim bu kez daha anlaşılır çıkmasını umarak. Beni anlamamasından ya da duymamasından bir an öyle korktum ki ama anlamıştı duymuştu sesimi çünkü bakışlarını benden çekip arkama dikti. Yüz ifadesi değişti ve sinirlenmişti.

“Sana kötü bir şey yaptı mı?”

Başımı iki yana salladım ve başımı sallamam gözlerimi kararttı, o an kendimi kaybetmekten korktum. Kendimi artık çok bitkin hissediyordum. Sokaktan bağrışmalar geliyordu.

Bom.

Silah sesi... Dünya durdu ve yaşadığım iyi kötü anılarım gözümün önünde canlandı. Yoksa ölüyor muyum? Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor ve bu korkunun ömür boyu peşimi bırakmayacağını hissediyordum. Tek adım bile atamazken garip bir soğukluk ile kaldığım yerde donakaldım ama karşımdaki kişinin dokunuşu bana cesaret veriyordu.

Bir hamle yapamazken ela gözlü genç belimden tutup beni doğrulttu; ona yaslanmışım. Bir bana, bir Savaş’a ve silah sesi gelen yöne doğru baktı. Bir şeyler düşündüğünü anladım. Umarım beni bırakıp gitmezdi sonra aklıma kötü bir düşünce çöktü.

Onunda peşinde adamlar vardı. Sert bir şekilde çarpmamız onunda koştuğu için olmalıydı. Yutkundum.

“Birazdan güvende olacağız,” dedi.

Buna gerçekten inanıyor muydu? Bunu ona sormak istedim ama zaten pekte konuşacak halde değildik.

Ona yaslanmamı sağlayıp koşmaya başladı, ayaklarım ona itaat ediyordu. Biraz koştuktan sonra çöp konteynırın arkasına saklandık. Ana caddeye yakın olduğumuz için birazda olsa içim rahattı. Hala ayakta olmam bir mucizeydi. Tedirgindim.

Yarım aklımla olayları sindirmeye başladığım da korkudan dudaklarımı kemiriyordum.

"Onlar kim?"

"Şişt!"

Yarım ağızla konuştuğum sözler bana bile yabancı geliyordu. "Yoksa bizi öldürecekler mi?" Aklıma başka bir ihtimal gelmiyordu.

"Sevgi öpücüğüne boğacaklarına benzemiyorlar."

Saklandığımız yerden başımı hafifçe çıkarttım daha sonra çok kötü bir şanssızlıkla iri yarılı bir adamla göz göze gelmiştim.

"Gördü! Çok güçlüler."

"Koş!" dedi elimi tutarak.

"Yine mi?" dedim bıkkın bir sesle. Koşmaya başlamıştık.

Arkamızdaki adamların bir tanesi, "Pamir Bey" diye bağırdı.

"O da kim?" dedim fısıltıyla gerçi söylediklerimi ben bile anlamıyordum.

"Patronları."

Korku bütün bedenimi sarmıştı. Tüm renkler canlılığını yitirmiş silik, renksiz ve ruhsuzdu. Hava karanlık ve sıkıntılıydı. Saat bilmem sabahın kaçıydı. Kapıldığım çaresizlik, acı, nefes almamı zorlaştırıyordu. Nefes nefese kalmıştım. Bu halde bu kadar dayanmam bile mucizeydi.

Ana caddeye ulaştığımızda adamlardan kurtulmak için bilerek kalabalık insanların arasından koştuk. Daha doğrusu o koşuyor beni de arkasından sürüklüyordu. Gerçekten sürüklüyordu.

Nefes nefese bir şekilde kısa bir süre yürüdükten sonra sokakta aniden önümüze taksi çıktı ve vakit kaybetmeden hemen taksiye bindik. Sürekli etrafıma bakıyor, temkinli bir şekilde arkama dönüyordum. Bu hareketle başım döndü; kusacaktım.

Hayır sakın kusma!

"Ne yapıyorsun?"

Sanki hemen yakalanacakmış hissiyatına kapılarak dikkatli bir şekilde fısıldadım. "Takip edenler genelde arkanda olur." Ne saçmalıyordum?

"Merak etme artık güvendeyiz. İzimizi çoktan kaybettiler." Bu rahatlıkta neydi yahu?

"Seni neden kovalıyorlar? Nereye gidiyoruz?" dedim bitkin bir halde. Sesim buğuluydu ama endişeli olduğum her halimden belli oluyordu.

Şoförü dürterek, "Beni indirin evime gideceğim. Benim olaylarla bir ilgim yok." Şoför söylediklerimi anlamadı.

"Yüzünü gördüler, seni bulurlar evine gidersen. Her şeyi gördün." Kulağıma fısıltıyla konuşuyordu. Benim sözlerimi anlaması şaşırtıcıydı. Bir tehlikeden kurtulup diğer tehlikeye atlamam anca bu benim başıma gelirdi zaten.

Taksi şoförü bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştı ya da sarhoş olduğumu düşünüyordu. Bu yüzden taksi şoförü sürekli dikiz aynasından bize bakıyordu. Bir an için adamdan yardım istemeyi düşündüm; bu fikir iyi değildi. Eve bıraksa annem ile babama ne derdim? Polisi de işin içine karıştırsa... İlaç verilmişti ve bara gitmiştim. Yanımdaki ela gözlüyü de zora sokamazdım sonuçta beni orada bırakmayıp peşinden gelmeme izin verip yardım etmişti.

Ela göz, taksi şoförüne bakarak "Biz tiyatro kulübündeyiz. Yakında gösterimiz varda ona hazırlanıyoruz" dedi gülümseyerek. Bu ne soğukkanlılıktır? Kolumu dürterek, "Değil mi?" dedi. Kafamı sallayarak zorda olsa tebessüm ederek, "Evet" dedim. Adam pek inanmışa benzemiyordu ama yine de bir şey söylemedi.

Onun gibi kulağına fısıldayarak az önceki konuşmaya devam ettim. "Ben bir şey görmedim."

"Ölen adamı görmedin mi?" ciyaklayarak, "Ne!" dedim. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldüğünü hissederek. Gözlerim iri iri açılmıştı.

Şoförü kastederek, "Bak hiç yapamıyordun provalarda da bu şekilde yapmalısın."

Taksi şoförüne bakarak, "Deneyeceğim" dedim.

"Gençler nereye gideceğinizi hala söylemediniz?" Adam da bizden kurtulmaya bakıyordu herhâlde.

Ela gözlü genç adresi verdikten sonra sessizliğe gömüldüm. Artık düşünecek halde değildim.

Düştüğüm durum tam bir ironiydi; asıl ironi adamın göğsünde yatmamdı. Bu gece hayatımın dinamite yaklaşan tutuşturulmuş bir fitil gibi ilerlediğini görüyordum. Gözlerim karardı, tamamen karanlığa gömülürken ela gözlünün göğsüne daha çok yapışmıştım ve artık kalp atışını duyabiliyordum. Ninni gibiydi. Artık hiçbir şey umurumda değildi. Ne yabancı birinin kollarında olmam, ne Sibel, ne Savaş, ne de ailem...Hiçbirinin...

☆☆☆

Zihnim, bir bardak temiz suya atılan siyah mürekkep gibi dağılmaya başlarken yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Bilinmezlik bir bütün olmuş beynimin her bir hücresinde ben buradayım diyordu. Düşünceler ise ayrı odacıklara kapanmış adeta kaçıyorlardı. Göz kapaklarımda tonlarca ağırlık vardı sanki. Gözlerimi açmayı denedim ama inatla, birbirine yapışmış açılmaya direniyorlardı.

Hiçbir şey hatırlamıyordum. Her şeyimle kendime yabancıydım. Korku ve adrenalinle beraber algılarım açıldığında biraz odunsu ve birazda deniz kokusu doldu burnuma. Kokuyu algıladığımda hapşırma isteğiyle doldum ama hapşıramadım.

Bu koku? Tanıdıktı sanki.

Nerede olduğumu anlamak için göz kapaklarımı zorla açmayı denedim ve bir hışımla gözlerimi açtım. Bulanık görüşüm bana hiç yardımcı olmazken gözlerimi kırpıştırarak netleşmesini bekledim.

Neredeydim? Tepemdeki tavan bile yabancıydı. Her yerim ağrıyordu; başım zonkluyor, ayaklarımı hissetmiyordum. İçim tekrar korkuyla doldu ve aklım karışık, zihnim bulanıktı.

Ne olmuştu bana? Neden bu haldeyim? Nerede olduğum ve buraya nasıl geldiğim hakkında hiçbir fikrim yokken hiçbir şey hatırlamamam gün yüzüne çıktı.

Düşünceler odacıklarından çıkıp benimle alay ederek son olanları hatırlattı. Korku tüm benliğimi ele geçirdi. En son bardaydım... Sibel’i arıyordum ve bulamamıştım sonra başımı elimle tuttum. Ah kesit kesit görüntüler geldi aklıma. Savaş! Savaş’tan kaçıyordum sonra... Ela gözlü gençle gitmiştim. Evet. Koşuyorduk beraber daha doğrusu kaçıyorduk birilerinden sonrası... Sonrası yoktu...

Korkuyla üzerime üstün körü bakarak vücudumun herhangi bir yerine zarar gelmiş mi diye kontrol ettim. Mor elbisem hale üzerimdeydi. Korku her santimimi etkisi altına alarak bin bir çeşit soruları zihnime doluşmasına sebep oluyordu.

Etraf aydınlıktı; acaba saat kaçtı. Ne kadar zamandır baygın şekilde böyle yatıyordum. Yavaş yavaş doğruldum.

Bir yatak odasındaydım. Yatak oldukça büyük ve rahattı; yastıklar ve çarşaf onun kokusuyla sarıp sarmalanmıştı. Oda klasik bir şekilde dizayn edilmiş yatağın ucunda siyah bir koltuk duruyordu. Karşımda şömine vardı ve yine şöminenin yan tarafında siyah koltuk ve karşısında sehpa. Oda siyah ve beyaz renk karışımıyla birbirine uyumlu ve etraf temizdi. Yalnızdım.

Odanın içinde başka bir kapı olduğunu gördüm banyo olduğunu tahmin etmek zor değildi ama hala kendimde değildim, o yüzden aklım allak bulak doğru düşünemiyordum. Yataktan kalkarken yatağın kenarında spor ayakkabılarımı gördüm ve onları yavaşça ayağıma geçirdim. Yataktan kalktım, ani bir hareket yapmış olmalıyım ki neredeyse düşüyordum. Vakit kaybetmeden tutundum ve sarsak adımlarla banyoya gittim. Aynada kendimi gördüğümde inanamadım, bitik bir haldeydim. Yüzüm kireç gibi bembeyazdı; o kadar solgun görünüyordum ki kendimi ben bile tanıyamadım. Elimi yüzümü yıkadım hala ayakta zor duruyordum, banyoda işim bittiğinde çıktım ve yatak odasından da.

Merdivenlerden aşağı dikkatli bir şekilde indim çünkü düşüp bir yerimi kırmak ya da rezil olmak istemiyordum. Çok lezzetli yemek kokusu geliyordu burnuma, karnım guruldadı. Merdivenleri indiğimde salonu hemen gördüm ve oldukça büyüktü. Salonun tam karşısında ki duvarda büyük bir resim gözüme çarptı, gerçi herkesin dikkatini çekerdi o resim; salonun ortasına büyük bir resim garipsedim çünkü kendi resmiydi. Üzerinde beyaz bir gömlek ve siyah bir ceket vardı, sadece üst kısmı görünüyordu. Ela gözleri birebir aynıydı, dalgalı kumral saçları dağınıktı ama sanki özenli bir karışık halindeydi. Çizim değildi, çizim olsa hemen anlardım. Normal çekilmiş bir fotoğraftı ama normallikten de çok uzaktı.

Ellerini çenesinin altına konumlandırmış sanki ‘ben bu dünyanın sahibiyim’ der gibiydi.

Onun evindeydim. Bu farkındalıkla kasıldım. Ne işim vardı, tanımadığım adamın evinde?

Ses duymaya başladığımda salona hiç girmeden ufak adımlarla biraz ilerlediğimde mutfak olduğunu tahmin ettiğim kapının önünde dikildim ve doğru tahmin. Oradaydı. Yemek mi yapıyordu? Evet yemek yapıyordu, buna şaşırdım. Daha çok gençti ve aramızda en fazla iki ya da üç yaş vardı. Ben bile yemek yapmasını bilmiyordum. Nedensizce onu izledim. Yeni duş almış kumral saçları dağınık ve dağınık saç ona yakışıyordu. Yüzünde ciddi bir ifade vardı, kendisini işine o kadar kaptırmıştı ki beni bile fark etmedi. Tam bir ev halindeydi; üzerinde beyaz bir tişört ve siyah eşofman vardı. Siyah bir önlük takmış mutfağa hâkimdi. İnkar edilemez bir şekilde karizmatik görünüyordu.

Ne saçmalıyordum? Kapıda durmuş sapık gibi adamı dikizliyordum.

Ela gözlüyü görünce anılar tekrar canlandı gözümde. Kaçıyorduk birilerinden, taksiye bindik, konuşuyorduk. Ne konuşuyorduk? Ama... Aması yoktu...

Zihnimdekiler paramparçaydı.

Nasıl bir belaya düştüğüm hakkında en ufak fikre kapılamadım.

“Uyanmışsın.” Düşüncelerimi bölen sesi oldu. Ne yani onu izlediğimin farkında mıydı? Bana bakmadan işine devam ediyordu sanki beni görebilecekmiş gibi yüzümü yere eğdim. Yüzümün kızardığını hissediyordum. Cevap vermedim, sonuçta uyanmıştım hala uyuduğum yoktu.

Cevap vermediğim için arkasını döndüğünü anladım ve başımı kaldırdım.

“Uzun süre kendinde değildin işim bittikten sonra hala uyanmasaydın doktor çağıracaktım.”

“Şey... Teşekkür ederim. Gerçekten.” Sesim çatlak ve buğulu çıkmıştı. Konuşmasaydım daha iyiydi ama bu kez de dilimi yuttuğumu düşünmesinden korktum. Hala üzerimde uyku mahmurluğu vardı.

"Övgü kabul etmeyi sevmem ama şanslıymışsın da bana denk geldin.”

Şanlı mı, bahtsız mı olduğumu zaman gösterecekti.

Hakkını yememem lazım onunla karşılaşmasaydım öyle bir yerde ve o halde başıma ne gelirdi? Kim bilir?

Yine de ona minnettarım. Hala mutfak kapının önünde yeni gelin gibi çekinerek dikiliyordum.

İşini bitirdikten sonra önlüğünü çıkarıp son olarak hazırladığı masaya bir şey koyup bana döndü. Kahvaltı mı hazırlamıştı?

“Hadi geç otur.”

“Neden kahvaltı hazırladın?” Kaşlarını kaldırıp soruma gülümsedi.

“Acıktım. Sen acıkmadın mı?” Benimle eğleniyordu.

Evet acıkmıştım, hem de çok ama onu buna söylemedim. Daha çok kendimi garip hissetmemek için kendimi tanıttım.

“Ben Alisya,” dedim.

“Eğer başımda dikilmeye devam edip masaya oturmazsan adımı söylemem,” dedi bu beni gülümsetti. Adını öğrenmek istiyordum, hem de çok. Of... Ne verdilerse hala etkisi devam ediyordu galiba hiçbir zaman böyle düşünmemiştim. Zaten ayakta zor duruyordum daha fazla dikilmek iyi gelmedi. Masaya oturdum.

Sucuklu yumurta ve kahvaltılıklarla masayı donatmıştı. Önüme koyduğu çorba enfes kokusu burnuma doluyordu ve yanında da kahve vardı. Karnım guruldadı, çok acıkmıştım ama onun yemeğini yiyemezdim. O kadar lezzetliydi ki onun yaptığına inanamadım. Gözlerimin karardığını ve başımın döndüğünü hissediyordum. Hala hayatta iyi insanların olduğunu bilmek güzeldi ne kadar kendini beğenmiş gibi davransa da ince detaylar gözümden kaçmadı. Benim için su doldurup ağrı kesici bıraktı.

Ben şaşkın şaşkın bakarken açıklama gereği duydu.

“Kendim için yapmıştım.”

Açıklamasına pek tatmin olmamıştım; benim için yaptığı ortadaydı.

“Sabah sabah çorba mı içiyorsun?”

“Evet ne var bunda?”

Hiçbir şey söylemedim. Biri için çorba yapmış olmak kötü bir şey değildi sonuçta. Benim yemediğimi görünce önüme koyduğu çorbadan bir kaşık aldı.

“Böyle ucuz numaralara ihtiyacım yok,” dediğinde ayıp etmiştim eğer bir şey yapsaydı dün gece savunmasız halimde yapardı.

“Şey... Sonuçta birbirimizi tanımıyoruz ve...” Sözümü kesti zaten cümleyi nasıl bitireceğimden bile emin değildim. “Boş ver. Soğumadan ye kötü görünüyorsun.”

Konuyu değiştirmek için ya da meraktan “Bu ev kimin?” diye sordum.

“Benim.”

Yabancı birinin evindeydim ve geceyi burada geçirmiştim. Yemekler bana, ben yemeklere bakarken daha çok açlığımı hissettim.

Onun da, benim gibi çok acıktığı belliydi çünkü yemeklere gömülmüştü. Karnımın guruldamasını susturmak ve kendimi toparlamak için yemeye başladım. Sessizdik ve tek ses çatal, bıçak sesleri vardı aramızda.

Gözleri benim üzerime değdi. Ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra aramızdaki sessizliği böldü. “İlk defa mı içtin?”

Ne demek istediğini anlamadım. O da sorusunu yineledi. “İlk defa mı alkol aldın? Gerçi pekte sarhoş gibi değildin daha çok...”

Sözünü kestim. Ela gözleri gelip yüzümde durdu yeniden. Eladan çok yeşile çalıyordu. Gözleri güzeldi, insanı içine çeken bir derinliğe sahipti.

“Alkol almadım, daha önce de hiç içmedim. Arkamdan gelen kişi meyve suyuma ilaç atmış ve ondan kaçarken seninle karşılaştım.”

Kesinlikle çok sinirlenmişti. Dişlerini sıkıyordu. Yine de toparlandı. “Erkek arkadaşın mıydı?”

“Hayır, hiçbir şeyim değildi. Sadece liseyi aynı okulda bitirdik.”

“Şerefsiz!” dedi, tiksinircesine çıkmıştı ağzından.

Yine de merakımı yenemedim. “Ona ne oldu?”

“Silah sesini duyunca arkasına bile bakmadan kaçtı.”

“Silah mı?” Korkum gün yüzüne çıktı ve olduğum yerde mıhlandım. “Ne Silahı.”

Düz alnı kırıştı, biçimli kaşları çatıldı. “Hatırlamıyor musun?”

Elimi başıma götürdüm. “Çok net değil.”

Beni şöyle bir süzdü, gerçekten hatırlayıp hatırlamadığımı merak ediyor olmalıydı. Bir müddet sonra masadan beri üzerime yaklaştı ve biri duyacakmış gibi fısıltıyla konuştu.

“Ölen adamı da mı, hatırlamıyorsun?”

“Ne!” dedim cıyaklayarak. “Ölen adam mı?” Gözlerim iri iri açılmıştı. “Ben bir şey görmedim.”

“Ama o adamı öldürenler bizi çok net gördüler ve peşimizdeler.”

Bir nevi dejavu yaşıyormuş gibi hissettim daha önce böyle konuşma yapmıştık sanki.

Onun gibi masadan ona yaklaşarak, “Polise gidelim” dedim.

“Hayır olmaz. Ölmek için çok gencim,” dediğinde ağzım o şeklini aldı.

“Bizi öldürürler,” dedi. Polise gidersem bara gittiğimi ailem öğrenirdi ve bu durumu açıklayamazdım.

“Merak etme. Ben halledeceğim,” dediğinde ona inanmadım. Başım dertteydi. “Artık bu iş için birlikteyiz.”

Birlikteyiz derken? Orta da bir cinayet vardı ve ben hatırlamıyordum.

Sessizce o beni izledi, bende onu.

Bölüm sonu

3 yorum