İçeriğe geç

İŞARETLİ BÖLGE

Bölüm 3 · 7 dk okuma

İŞARETLİ BÖLGE

Bölüm 3

Gerçeğe ilk adım

Elim tereddütle kapıya uzandı. Soğuk metale dokunduğumda içimde tuhaf bir his yayıldı. Vurmalı mıydım? Zaten dünden beri ne yaşadığımı ben de tam bilmiyordum. Ama geri dönecek halim de yoktu. Yavaşça iki kez kapıya vurdum. Tok bir ses, koridorun sessizliğinde yankılandı. İçeriden hiçbir tepki gelmedi. Kalbim yeniden hızlandı. Uyuyor muydu? Yoksa...? O an, panik damarlarıma yayıldı. Bir kez daha, bu sefer biraz daha sertçe vurdum. Yine ses yoktu. Kapının aralık olduğunu fark ettim. Gıcırdamadan aralandı. İçeriye adım atarken, kapının ardına kadar açık kalmasına özen gösterdim. Ne olur ne olmaz. İçerisi karanlıktı. Küçük ve tavana yakın konumlanmış pencerelerin perdeleri sıkıca çekilmişti ve odanın sadece bir köşesinde duran küçük bir fenerden soluk bir ışık sızıyordu. İçerideki havayı dolduran keskin bir antiseptik kokusu genzimi yaktı. Gözlerim loşluğa alıştığında, odanın ortasındaki sedirde yatan genç adamı gördüm. Üzerinde kalın bir battaniye vardı, sırtüstü uzanıyordu. "Merhaba?" diye mırıldandım, sesim beklediğimden daha kısık çıktı. Sanki fısıldamış gibiydim. Hiçbir tepki gelmedi. Kalbim yeniden hızlandı. Uyuyor muydu? Yoksa...? O an, panik damarlarıma yayıldı. Sedire birkaç adım kala durdum. Battaniye hafifçe inip kalkıyordu; yaşıyordu. Rahat bir nefes aldım. Uyuyordu. Ne yapacağımı bilemez bir halde etrafa bakındım. Odanın köşesinde küçük bir masa, üzerinde su bardağı ve birkaç ilaç kutusu duruyordu. Anlaşılan Zehra Teyze ve Ali Amca gerçekten ilgilenmişlerdi. O sırada genç adam hafifçe kıpırdandı. Boğazdan çıkan bir iniltiyle gözlerini araladı. Yüzündeki morluklar ve alnındaki sargı, loş ışıkta bile belli oluyordu. Gözleri beni bulduğunda, boş, anlamsız bir ifadeyle baktı. Sanki beni değil, duvardaki bir gölgeyi görüyordu. Sonra yavaşça gözlerini kapattı. Bitkin olduğu belliydi. Bir süre öylece durdum, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Onu rahatsız etmek istemiyordum. Kapıyı yavaşça kapatıp geri dönecektim ki, genç adamın sesi duyuldu. Kısık bir sesti. "Su..." Masaya ilerledim, bardağı elime alıp suyu doldurdum. Yanına yaklaştım ve bardağı ona uzattım. Gözleri aralandı, bana kısa bir bakış attı ardından titrek bir el uzatıp bardağı almak için doğrulmaya çalıştı. Ancak yerinden kalkmakta zorlandığı açıktı, yüzünü buruşturup inledi. Zayıf ve titrek parmaklarıyla bardağı kavradı, zorlukla birkaç yudum aldı, boğazından geçerken bile acı çekiyordu. Boş bardağı geri uzattı. "Daha iyi misin?" diye sordum. Cevap vermedi. Gözlerini tekrar kapattı. Sanırım tekrar uyumuştu. Buraya gelmemin bir anlamı kalmamıştı. Ona yardım edemezdim.Yavaşça arkamı döndüm, kapıya doğru ilerledim. Tam odadan çıkacaktım ki, arkamdan bir ses daha geldi: "Gitme." Duraksadım. Bu sefer sesi daha netti, ama yine de oldukça kısıktı. Yavaşça ona döndüm. Gözleri hala kapalıydı."Niye?" diye sordum. Gözlerini yavaşça araladı. Bakışları bu sefer daha bilinçliydi, boğazını temizledi. "Sen... Sen dün geceki kızsın?" Başımı salladım. "Evet. Benim." Kısık bir iniltiyle yerinde doğrulmaya çalıştı ama acıyla yüzünü buruşturdu. "Zorlama...Yaranı tekrar kanatırsın." Boş boş ayakta durmaktan vazgeçip etraftaki sandalyeyi çektim, oturdum. "İyi misin? Zehra Teyze ve Ali Amca çok endişelendiler." Başını salladı zorlukla. Sessizlik çöktü. O da ben de ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Sonunda dayanamadım. "Dün gece... neden benim kapımı çalıyordun?" Bana baktı. Gözlerinde bir anlık bir tereddüt belirdi, sonra yeniden o anlamsız ifadeye döndü. "Öyle denk geldi." "Denk mi geldi?" Sokağımda pek kimse olmazdı o saatte. "Alacaklı gibi her önüne gelenin kapısını mı çalıyorsun?" Soluna dönüp iki kere öksürdü. "Eh, bu haldeyken insan elinin ölçüsünü tutturamayabiliyor." Susup ona baktım. Cevapları beni tatmin etmemişti. Kafamdaki soru işaretleri selam çakıp çekilmişti. Tam ona ne diyeceğimi düşünüyordum ki, genç adam yüzünü buruşturdu, dişlerini sıktı. Vücudu kasılmıştı. Boğuk bir inilti daha koptu dudaklarından. Acı çektiği belliydi."Ağrın mı var?" diye sordum telaşla.Başını yavaşça salladı. Gözleri kapalıydı. "İlaç... etkisi geçti sanırım." Hemen ayağa fırladım. Adam ölse başıma kalırdı mazAllah. Odadaki ilaç kutularına baktım ama ben ne anlarım ki? "Ben Zehra Teyze'yi çağırıyorum. O bilir ne yapacağını." Koridora çıktım, Zehra Teyze'nin kapısını çaldım. Birkaç saniye içinde sesi geldi, "Kim o?" "Zehra Teyze, benim Deniz! Genç adamın ağrısı var, sanırım ilaç saati geldi ya da başka bir şey var, bilmiyorum, bir baksana!" Kapı hemen açıldı. Zehra Teyze telaşla bana baktı. "Nesi var? İyi mi?" "Ağrısı var, çok kötü görünüyor," diye cevap verdim. Ali Amca da Zehra Teyze'nin sesiyle uyanmış, kapı aralığından bize bakıyordu. Üçümüz aceleyle genç adamın odasına döndük. Ali Amca hemen ilaç kutularını kontrol etti, Zehra Teyze ise adamın alnına elini koydu. Ali Amca, elindeki ilk yardım çantasından dünkü pansumanları çıkardı. "Dün gece ben bakmıştım, ama morluklar artmış." Dikkatle sargıları açtı, yaraların rengine baktı. Zehra Teyze de nemli bir bezle alnını sildi. İkisi de sessizce işlerini yaparken, aklıma takılan soruyu sormadan edemedim: "Neden hastaneye gitmediniz peki? Daha iyi olmaz mıydı?" Ali Amca, genç adama yeni bir ağrı kesici verirken kısa bir an bana döndü. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı. "Gerek kalmadı kızım. Burada daha güvende. Hem kimseye haber vermek istemedi." Çok pimpirikli biri değilimdir ama bu cevap, içimdeki kuşkuya sebep olmuştu. Kimseye haber vermek istemedi mi? Neden? Genç adamın solukları yavaşladı, yüzündeki gerginlik azaldı. Tekrar uykuya daldığında, ikisi de derin bir nefes aldı. "Geçti şükür," dedi Zehra Teyze, yorgunlukla."Yardım çağırdığın iyi oldu kızım," dedi Ali Amca, bana bakarak. İkindi güneşi etkisini kaybederken üçümüz de o odadan çıktık. Ali Amca kapıyı kilitlerken, Zehra Teyze bana döndü. "Hadi bakalım, sen de evine. Biz buradayız, merak etme." "Sağ olun Zehra Teyze, iyi günler" dedim. İçimde garip bir karmaşa vardı. O adama yardım etmenin getirdiği hafif bir rahatlama ama aynı zamanda cevaplanmamış soruların ve bu durumun nereye varacağını bilmemenin getirdiği belirsizlik. Onlarla beraber, ağır adımlarla kendi katıma çıktım ve kendi kapımı usulca kapattım. Eve döndüğümde, üzerimdeki hırkayı çıkarıp koltuğun üzerine attım. Odama geçtim, masamdaki bilgisayarı açarken kendimi yatağa bıraktım. Bir süredir ihmal ettiğim bloguma dönme ihtiyacı hissettim. Klavye sesleri, zihnimdeki gürültüyü bastırabilirdi belki. Pazartesi günü başka bir vize sınavım vardı ama bu gece kesinlikle ders çalışacak halim yoktu. Neyse ki yarın hafta sonuydu; biraz olsun kafamı dinlemeye ihtiyacım vardı.Kendimi bilgisayarın başına attım. Parmaklarım klavyede gezinirken, sanki içimdeki tüm fırtınayı dışarı vurmak istercesine, Şanışer'in "Susamam" şarkısının o sarsıcı nakaratı mırıldandım. "Ben bilmem ben hiç kendimi korumak zorunda kalmadım Bilmem ben bi' çocuğu düşünmek zorunda olmadım Hiç evlendirilmedim Evde dayak görmedim Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim Sözlerinizi kusmadım Yurdumdan edilmedim Nefretinizle yanmadım Yakılarak can vermedim Hiç kardeşim olmadı Hiç abimden korkmadım Okuldan alınmadım BEN HİÇ ÖLDÜRÜLMEDİM" Şarkının sözleri, yaşadığım son 24 saati özetler gibiydi. "Ben bilmem ben hiç kendimi korumak zorunda kalmadım..." Doğruydu. Şimdiye kadar hep güvenli bir alanda yaşamıştım. Oysa kapımın önüne gelen bu adam, beni hiç bilmediğim bir gerçekle yüzleştirmişti. Onun yaşadığı şiddet, gördüğü muamele... "Hiç evlendirilmedim, evde dayak görmedim, yakılarak can vermedim..." Benim yaşamım, onlarınkinden ne kadar da farklıydı. Bu şarkı, sadece o adamın değil, bu şehirdeki, bu ülkedeki, hatta dünyadaki milyonlarca insanın sessiz çığlığını anlatıyordu. Ve ben artık bu çığlığa sağır kalamazdım. Gördüklerim, duyduklarım, zihnimde açtığı yaralar... Bunlar, beni konfor alanımdan çıkarmış, "bilmem" deme lüksümü elimden almıştı. Klavyede hızla yazdım, sanki kelimeler zihnimden akıp gidiyordu: "...Dün gece kapımın önünde kanlar içinde bir adam belirdi. Semtimizde, yıllardır huzurlu bildiğim bu mahallede, garip olaylar dönüyor. Sokak köşesindeki o rengarenk ayakkabılar şimdi bana bambaşka hikayeler fısıldıyor gibi. Bu ayakkabılar, sanki hayatın tüm renklerini ve umudunu temsil ediyor, bu zorlu hayata inat bir direnişin sembolü gibi duruyorlar. Masumiyetin ve sokağın göz ardı edilen gerçeklerinin bir işareti mi onlar? Yoksa sadece ben mi fazla kuruntu yapıyorum? Bir yandan kendime 'karışma' diyorum, diğer yandan içimdeki merak ve adalet duygusu beni durdurmuyor. Benim bilmediğim bir dünya var ve bu dünya, düşündüğümden çok daha yakınımda. Bu olayın ardındaki gerçeği... Bilmek zorundayım. Sanki her şey birbiriyle bağlantılıymış gibi hissediyorum, küçük bir ipucu beni bambaşka bir dünyanın içine çekiyor..." Yazmayı bitirdiğimde derin bir nefes aldım. Blogum, içimde biriken her şeyi döktüğüm güvenli limanımdı. Şimdi biraz daha iyi hissediyordum. Saatler ilerlemişti ama yatağa girdiğimde bile zihnim hala ayaktaydı. O fenerin loş ışığında gördüğüm yüz, verdiği cevaplar, Ali Amca'nın kaçamak cevapları... Beynimin fazla mesai yapmasına sebep oluyorlardı. Derin bir uykuya dalmıştım ki, gecenin sessizliğini yırtan büyük bir gürültüyle aniden yatağımda doğruladım. Ses, apartmanın içinden geliyordu. Kalbim göğüs kafesimi zorlarcasına çarpıyordu. Baş parmağımla damağımı kaldırdım. Ne oluyordu yine? Hızla yataktan fırladım, ayaklarımın altındaki soğuk zemini hissetmedim bile. Kapıya koştum, yavaşça araladım. Apartman boşluğu loştu, ancak aşağıdan gelen ayak sesleri ve fısıltılar duyuluyordu. Ne olduğunu anlamak için merdivenlere yöneldim. Alt kata indikçe sesler daha belirginleşti. Apartmanın giriş katında ve alt kattaki genç adamın kaldığı dairenin kapılarının önünde kalabalık bir grup toplanmıştı. Ali Amca'nın sesi gergin ve emrediciydi. "Hanımlar! Hepiniz evlerinize girin! İçeri girin! Burada kalabalık yapmaya lüzum yok! Görecek bir şey yok burada!" Zehra Teyze de Ali Amca'nın yanında, endişeyle etrafına bakınıyordu. Gözleri beni bulduğunda hafifçe irkildi. Ali Amca'nın bakışları ise "Sen de içeri gir" der gibiydi. Tüm kadınlarla beraber bende evime geçmek için hareketlendim. İçimden aşağıdaki adam için dua etmeye başladım. Çok aksiyon filmi izlediğim söylenemez ama bir silah sesinin neye benzediğini az çok biliyorum. Yani...Neredeyse.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.