12 YIL ÖNCE::
Yeni nakil, yeni okul. Yeni insanlar, yeni arkadaşlıklar. Belki de yepyeni bir aşk. Hayır, mutlu değilim. Sadece.. Artık alıştım. Yani yeni ortamlara. Sürekli nakil olup duruyorum. Ve bu beni içten içe ne kadar rahatsız ediyor kimse bilemez.
Okul bahçesinde banklarda oturuyordum. Açıkçası popom uyuşmuştu. Yine de kimse bana sınıfımı söylemedi. Derslerden kaçmıyordum, yeni ortamlara girince ne yapacağımı bilemediğim için. Hatta okulu seviyorum. Çevremde ki hiçbir çocuk gibi; ‘neden her gün okula geliyoruz? Keşke tatil olsaydı.’ Gibi şeyler söylemiyorum. Anlaşılacağı üzere hayallerim gerçekten büyük. MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı). Tabii ki sadece hayal. Hayaller imkansız oldukları için vardır.
Oturduğum bankta biraz daha yayıldım. Sonuçta kimsenin umurunda değildim şuan da, kimse de benim umrumda değil. Açıkçası tüm günü bile burada sadece ve sadece oturarak geçirebilirim.
Okul kapısından iri, belki biraz kilolu, kafası bebek poposuna benzeyecek kadar kel ve sanırım yeşil gözlü bir adam çıktı. Gözleri benimle buluştuğunda bakışlarımı ondan kaçırmadım. Hala gözlerim ondaydı. Ve hala. Şom ağzıma köpekler #*/-=@#%^.
En sonunda göz yarışımız bitti ve elini kaldırıp beni yanına çağırdı. Aynı zamanda da bağırdı, “Kızım! Ne yapıyorsun orada?” Kahve içiyorum, gelin sizde bakmayın öyle. Ayaklanmaya başladığımda, devam etti. “Geçsene içeri.”
Şimdi gel de açıkla.
“Ben yeni nakil oldum da,” yüzüm kıpkırmızıydı. Bunun için aynaya gerek bile yoktu. İddiasına bile girebilirdim.
Yüzü sorgular bir hal almıştı. “Eee? Orada oturmanın amacı ne tam olarak?” Bu adam kıt mı? Ben mi konuştuklarını anlamıyorum?
“Sınıfımı bilmiyorum.”
Aydınlanmış bir ifadeyle gözlerini açtı ve anında eli cebine gitti. Eski modellerden bir telefon çıkarıp yüzüme baktı. “Adın?”
Yüzüm daha çok kızarırsa domates olacaktım.
“Parla,” ben şuan da çok mal gibi davranıyorum. Ve bunu resmen bilerek yapıyorum. “Parla Yaman.”
Telefondaki klavyeye ismimi girdikten sonra, birkaç yere daha tıkladı ve başını telefondan kaldırarak bana baktı. “Sınıfın 8/C olarak gözüküyor.” Elini uzatarak okulun kapısını gösterdi. “Geçebilirsin. Sola dön, koridorun yanında.”
Dediği şeylere tam olarak uyduğumda karşımda koskoca bir 8/C tabelası ve kapalı kapı duruyordu. Neredeyse her yıl yaşadığım ve anksiyetemin tavan yaptığı o andaydım. Kapıyı çalıp herkesin önünde içeriye girmek.
Elimi tereddütlü bir şekilde kaldırdım ve üç kez kapıyı tıktıkladım. ‘Gel’ onayıyla birlikte içeri girdiğimde herkesin dikkati artık bendeydi. Gerçekten anksiyete tavan.
4 yıl içinde değiştirdiğim 4. okulum, ancak ben her seferinde aynısını yaşıyorum. Evet bu arada, 4 yıl içinde 4. kez. 5. Sınıfta bir özel okula gidiyordum ve parası çok artınca annem ile babam beni oradan alıp, evimizin yakınında bir devlet okuluna gönderdi. 6. Sınıfta zorbalığa uğradığım için, 2. Dönemde evimize yakın başka bir okula gittim. Fakat oradaki okulunda eğitimi çok kötü olduğundan notlarım çok düşmüştü. Annem kızmıştı çünkü hayatımda ilk kez eve belgesiz bir karne ile gelmiştim. 7. Sınıfı bu yüzden bir özel okulda okudum ve her şeyi düzelttim. Ve en sonunda taşındık. Bu da 4. değişim oluyor. Bir film, dizi veya kitapta gibi hissediyorum sırf bu yüzden.
Ben derin düşüncelerle ayakta beklerken, sınıf hocası olduğunu düşündüğüm kadın, bana gülümseyip; “Boş bulduğun yere oturabilirsin.” Dedi. Açıkçası şaşırmıştım. Genelde kendini tanıt diyerek beni bir ton rezil ederlerdi.
İtiraz etmeden en arkada gördüğüm boş sıraya doğru ilerledim. Tüm sıralar karalanmış ve kirliydi. Özel okul gerçekten başka oluyormuş. Aynı anda çantamı koyup oturduğumda arkadan birkaç erkek gülme sesi geldi. “Ahmet sana kız çıktı.”
TEK KELİME İLE:: İĞRENÇ -__-
Her ne kadar iki dakika önce domatese dönmüş olsam da, şuan da herkesin yüzüne aval aval bakıyordum. Birkaç kız bana çok çok samimi gülümsemeler atmıştı. Ve birkaçı da…
Benden çok hoşlandıkları söylenemezdi. Sanırım.
İlk ders nihayetinde bitmişti. Kadın tüm ders boyunca LGS senesinin çok önemli olduğunu anlatmakla durmuştu. Biraz sıkılmadım denemez.
Teneffüste bana gülen kızlar yanıma gelmiş, ve tanışmıştık. Çok tatlı oldukları hakkında yalan söyleyemezdim. Gerçekten tatlı ve komiktiler.
İkinci derse geçtiğimizde, başka bir kadın öğretmen gelmişti. İlk ders rehberlik olduğu için sadece bir dersmiş. Bunu da öğrenmiş olduk. Derse giren kadın hoca hemen yeni birisi olduğumu anlatıp ilgiyi bana yöneltmişti. “Merhaba. Yeni misin?”
“Evet, yeni nakil oldum.” Herkes bize bakıyordu. Ve öğrendiğime göre bu kadın, Türkçe öğretmeniydi.
“Hoş geldin. Çok uzatmaya gerek yok. Ben Türkçe öğretmeni Nazan Sarıgöl. Sen de adını, yaşını ve ileride olmak istediğin mesleği, hayalini söyle.” Yüzündeki gülümsemeyle devam etti. “Sonrasında hemen derse geçelim.”
Ya ben sorulara cevap veririm, sorun yok. Ama bu kadın niye böyle hızlı konuşuyor? Remen kendini 2x’e almış gibi.
“Adım Parla. Parla Yaman.” Yaşımı söylemekte biraz tereddüt etmiştim, çünkü yaşım benim açımdan hep alay konusuydu. Fakat bu koca odada herkes nerdeyse yaşıttı. “13 yaşındayım.” Büyük bir nefes alışımla birlikte, “Hayalim, MİT’de özel ajan olmak.”
İnsanlar acımasızdır.
İnsanlar patavatsızdır.
İnsanlar…
Sınıfın çoğunluğu hep bir ağızdan gülmeye başlamıştı. Kimisi kahkaha atıyor, kimisi belli etmeden bıyık altından gülüyordu.
Dalga geçilecek bir şey mi söylemiştim?
Hocanın da yüzünde alaycı bir ifade yer aldı. Şuan da herkes beni aşağılıyor ve hatta küçümsüyordu. Buna Türkçe hocası da dahildi. “Ama sen kızsın.”
“Yani? Cinsiyet ayrımı mı yapıyorsunuz?”
Tabii ya başka ne beklenirdi ki? İnsanlık işte.
Zar zor ne diyeceğini toparlayıp konuşmaya başladı. “Yok, yani ondan değil de, sen kızsın. Biraz daha nazik bir iş seçebilirsin. Onlar genelde erkeklere daha uygun oluyor.”
BENİM ŞUAN DA YAŞADIĞIM ŞAKA DEĞİL Mİ?
Anksiyeteyi bir köşeye attım. Artık bir önemi yoktu. “Hayır. Sağ olsun ama ben bu hayalle mutluyum. Gerekirse erkek işi olsun. Ben bunu diliyorum ve istiyorum.” Ben bunu söylemiş olamam. Umarım söylememişimdir.
Cringe Wattpad hikayesindeki o kızlar gibi hissettim. Hemde nasıl.
Ama o günden sonra çıkardığım bir ders vardı: İnsan başaramayacağı bir şey üstünden aşağılanırsa, artık hiçbir anlamı kalmıyordu.
Benim o yılım geçmişti. 8. Sınıfı bitirmiştim ancak o öğretmenin sözü ve o kahkahalar her zaman aklımdaydı.
Bende bir daha MİT olmayı hiç düşünmedim…
🪐🖇️
O gölge…
Karanlık, ama bir o kadar da iri. Azrail mi? Sanmam. Peki ya ne? Gördüğüme göre o çocuklar üç kişiydi, o kimdi?
İçimde bir kış soğuğu. Dışımda ise titremekte olan bir kız çocuğu. O pis ellerin bana dokunmasına izin vermemeliydim. Peki ya neden korkuyordum? Neden kendimi korumaktan bu kadar korkuyordum? Sebebi ne?
Anında yüksek bir bağırma sesi geldiğinde dalmış olan bulanık gözlerim, netleşti. O an bacaklarımda bir ağırlık hissettim. Bakışlarımı yavaşça dizlerime yönlendirdim. O an gördüğüm şey bayılmama bile sebep olabilirdi.
Aralarından en iri olan ve az önce benim malum yerine vurduğum çocuk, şuan bacaklarımda boynundan kanlar akarken yatıyordu. Yüksek sesle bağırdığımda bu sefer diğer ikiside yere serildi. Ne daha ne olduğunu anlayamamıştım. Tek çıkardığım olay: sokakta yürürken tacize uğramak üzereyken kaçtığım ve beni taciz etmeye çalışanların tam şuan da yerde olduğu.
Karanlık olan sokağın içinde, ondan daha kanallı olan bir şey varsa da o gölgeydi. Soğuk havadan dolayı etraf sisliyken, o sislerin arasından bir film sahnesiymiş gibi siyah ve benim görmezsem meraktan gebereceğim gölge çıktı. Resmen her şeyi ağzım açık bir şekilde izliyordum. Gerçekten ne olmuştu?
Gölge artık daha belirgindi. Gözlerimi birkaç kere daha kırpıp, bulanıklığı iyice giderdim. O sırada tanımadığım gölge de iyice yanıma yaklaşmıştı.
Uzun boylu, tahminimce yeşil gözlü ve bir o kadar da yakışıklı bir adam karşımda duruyordu. Saçları buzz cut olarak adlandırılan bir tarzdı. Olmayacak kadar az, ancak yok değil. Açıkçası çene hatları ve elmacık kemiklerine o kadar uymuştu ki o saçları. Peki ya gözleri? Onlar apayrı bir dünya gibiler. İçinde her şeyi saklayan bir dünya.
Yaklaştı.
Biraz daha yaklaştı.
Ve biraz daha.
Yakından gerçekten daha yakışıklıydı.
SİKTİR! Parla ne düşünüyorsun? KENDİNE GEL.
İşte o an her şeyin bittiği an olabilirdi. Yaklaştığı zaman farketmiştim. Elinde ters çevrilmiş, ve ucunda kan damlaları olan bir silah vardı. Az önce o çocukları bayılmış hatta belki öldürmüş ve beni kurtarmıştı. Açıkçası ölme fikirleri bana hiç iyi bir anı yaşatmazdı.
Anlık korku ile, düştüğüm yerden destek alarak geriye doğru çekildiğimde, içli bir nefes verdi.
“Türk Ceza Kanunları, Madde 105: : Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikâyeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına fiilin çocuğa karşı işlenmesi hâlinde altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.”
Tek nefesle söylediği şey karşısında şok üstüne şok geçirmiştim. Ve ona rağmen rahatlığından hiç ödün vermeyerek yerinde dikilmeye devam etti. Daha dikkatli baktığımda gözleri bu sefer benimle buluştu. Yeşilin en koyu tonu denebilecek kadar derin ve uzaktı.
Dudağının bir kenarı belli, belirsiz kıvrılır gibi oldu ve gözlerini o anda kaçırdı. “Sen yerden kalkmak için ne bekliyorsun?” Bana mı dedi onu?
Güvenmeli miyiz? Diyordu bir tarafım. Korkuyordu, masum olan tarafım gerçekten yaşayabileceğim şeylerden çok korkuyordu.
Onun aksine diğer tarafım ise, O senin hayatını kurtardı. Diyordu.
Sanırım ben B şıkkını seçiyorum.
Ellerimi yere iyice bastırarak destek aldım. Nafile. Dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan, kalkamıyordum. Tekrar denedim. Olmadı. Tekrar tekrar denedim. Yine yine olmadı. Söylemiştim ya, diğer tarafımdaki Parla yere düşemez, eğer bir gün düşecek olursa kendisi kalkmayı öğrenmeliydi.
Şuan da onu denesem de yapamıyordum. Olmuyordu. Sanki yeni doğmuş bir bebek gibiydim. Yürümeyi bilmeyen, emekleyemeyen, yeni doğmuş bir bebek.
Onun keskin koyu yeşil gözleri bana döndü. Bunca zamandır kalkamadığımı farketmiş olmalı. Birkaç denemeden sonra artık bırakmıştım. O hala bakıyordu. Sanki kendime koyduğum kuralı biliyor, ve düştüğüm de kalkmayı öğrenmemi bekliyordu.
Denedim. İzledi. Olmadı.
Sonunda pes etmiş gibi bana bıkkın bakışlar atarken, bir adım yaklaştı. Geri çekilmek istedim, sanki az önce beni kurtarmamış da, bana zarar verecekmiş gibi. Çekilemedim. Tek adımıyla yanıma geldiği gibi elini bana doğru uzattı. “Kalk hadi.”
Elini tutmadım. Korktum. Aynı şekilde korktuğumu anlamış olacak ki, “Sana zarar verecek olsaydım, şimdiye kadar yapardım. Şu eli tut ve kalk.” Haklıydı. Eğer bunu isteseydi şimdiye kadar binlerce kez yapmıştı. Elimi havaya kaldırdığımda nasıl titrediğini ben bile bilmiyordum. Sanki elim fay hattıymış gibi güçlü titriyordu. “Çok mu korktun?” Yönelttiği soru ile gözlerim tekrardan gözlerine kaydı. Başımı belki de belli olmayacak kadar hafif bir şekilde aşağı yukarı salladım.
Elini tuttuğumda ise beni tek seferde ayağa kaldırdı. Güçlü ve kaslı, beynimin bir köşesine kaydettim bile.
Cidden bunca olayın içinde bunu mu düşünüyorsun Parla? İğrençsin.
Elimi bıraktığında içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Sanki az önce ayağa kaldıran kişiyle, şimdi karşımda duran kişi aynı değildi. O, bir adım geri çekildi. Yüzü bana dönük değildi artık. Sokağın başına bakıyordu. Umursamaz. Gerçekten umursamıyor gibi.
On saniye içinde nasıl bu kadar değişebilirdi ki? Bakışları tekrardan bana döndü, “Tamam,” dedi. “Buradan sonra bana ait.”
Bu kadar mı? Hiçbir şey yaşanmamış gibi mi? Az önce hiçbir şey olmamış gibi mi?
Utanıyordum ama merakım utancımı yendiği için, “Yani?” diye sordum. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi.
Bu sefer bakışları benden ayrıldı. “Yanisi, sen eve gideceksin.” Hadi ya! Öyle mi?
Bu kadar kolay mıydı? Yani bende biraz abarttım 20 yıllık sevgilimden ayrılmış gibi. Ama olsun.
Yerde yatan üç çocuğa da tiksindirici bakışlar attım. Hepsi birbirinden tuhaftı. “Onları burada mı bırakacaksın?” dedim. Sorarken bile korktuğum belliydi. İğreniyor ama korkuyordum.
Umursamaz bir tavırla omuzlarını silkti. Küçük, önemsiz bir hareket. “Sorun olmaz.”
Bu cevap içimi rahatlatmak yerine daha çok gerdi.
BU ADAM ŞAKA MI? NE DEMEK ‘SORUN OLMAZ’ BİDE UMURSAMAZ SURAT EMOJİSİ KOY, TAM OLSUN!
Artık sormamın hakkım olduğu şeylere gelme vaktiydi. “Sen kimsin?” sordum. Kendimi durduramadım.
Gözleri bu sefer tamamen bana döndü. Bakışı sert değildi ama… boştu. İçeri almıyordu beni. Sanki mesafe gerekliymiş gibi.
“Bunu bilmen gerekmiyor.”
Yutkundum. Zar zor. Bir adım geri attım ama gözlerimi ondan ayıramadım.
“Beni tanımıyor olman seni rahatsız etmiyor mu?” dedim. Artık açıkça konuşuyordum. “Ya ben yanlış bir şey yaparsam?”
Başını hafifçe yana eğdi. Sanki saçma bir soru duymuş gibiydi.
“Yanlış bir şey yapmayacaksın,” başını tekrardan yana çevirerek bakışlarını benden ayırdı. “Çünkü birazdan burada olmayacaksın.”
Bu cümle koruyucu değildi.
Sadece netti.
Şimdi, sıra en merak ettiğim şeye gelmişti. “Peki ya polis?”
“Hayır.”
Tek kelime. Kesin.
Nedeni sormadım. Sorsam da cevap vermeyeceğini biliyordum.
Sadece biraz tuhafıma gitmişti, az önce beni kurtarmış, ‘Çok mu korktun?’ Diye soru sormuş birisiydi.
Ama, şimdi sanki hiçbir olay yaşanmamış ve biz hiç görüşmemişiz gibi soğuktu. Bir şeylerin farkına varmış gibiydi.
Bir anlık sessizlik oldu. Soğuk iyice bastırmıştı. Ellerimi montumun cebine soktum. Titriyordum. Sadece soğuktan değildi.
Tekrardan merakıma yenik düştüm. “Adını söylemeyecek misin?” dedim bu sefer daha alçak bir sesle.
Gözlerini kaçırdı. Çok kısa bir süreliğine. “Hayır.”
Bu kaçış…
İşte bu beni korkuttu.
Bir adım attım. Sonra durdum.
“Ya seni bir daha görürsem?” dedim. Neden bunu söylediğimi bilmiyorum. Merak mıydı, korku mu?
Hafifçe burnundan nefes verdi. Gülmek değildi.
“Görmezsin.”
Nefesimi sayarken kendime fısıldadım: Bu benim duygum değil. Sadece dinliyorum. Psikoloji de kendimi dizginlemek için söylerdim bunu. Bazen hastalarım bile bu taktiği kendilerine uyguladıklarında… Her şey değişiyor.
Bu cevabın kesinliği içimi ürpertti.
Arkamı döndüm. Bu sefer gerçekten gitmeye karar verdim. Ama iki adım sonra arkamdan tekrar konuştu.
“Bir şey daha.” Sesi kalın ve rahatlatıcıydı. Gerçek anlamda. İnsana huzur veren bir tonu vardı.
“Elinde bir şey yokmuş gibi davran,” dedi. Aynı sertlikle devam etti: “Bu gece sen sadece eve yürüdün.”
“Peki ya sen?” diye sordum. Sesim çok çıkmadı.
Omuzlarını tekrar silkti. Umursamazca. “Ben işimi yapıyorum.” Başka bir şey söylemedi. Ben de sormadım.
Yürümeye başladım. Her adımda arkamda olup olmadığını hissetmeye çalışıyordum. Bakmadım. Bakarsam dururdum.
Ama şunu biliyordum: Ona güvenmiyordum.
Fakat beni yalnız bırakmayacağını da hissediyordum…