İçeriğe geç

İRTİBAT DIŞI

Bölüm 3 · 13 dk okuma

İRTİBAT DIŞI

Bölüm 3

“Anne! Baba!” Heyecanla bağıran kısa saçlı çocuk, içten şekilde aracın ön koltuğunda oturan ebeveynlerine gülümsedi. “Bakın sizi çizdim.” Elinde tuttuğu büyük resim defterinde beş kişi vardı.

Anne, baba, Eren, anneanne ve dede. Hiçbirine sahiplendirme eki konulmayacak kadar boştu onların yeri Eren’de.

Annesi arkasını dönüp resime baktığında tüm dişleriyle gülümsedi. “Ardıç, çok güzel olmuş.” Oğlunun kafasını okşadı. Esra Şanlı, gerçekten iyi bir insandı. Esra Şanlı, sevdiği insana gerçekten sevgi veren bir insandı.

Babası, Resul. Resul Şanlı. Dikiz aynasına bakarak arkayı görmeye çalışsa da, hava oldukça karanlık olduğu için zorlanıyordu. Tek görebildiği, oğlu Eren Ardıç’ın parlayan gözleriydi. O mutlu, güvenli ve evinde.

Annesi önüne döndüğünde tekrardan sessizlik arabaya hakim olmuştu.

Eren Ardıç, arabanın büyük camında bir detay farketti. Gözlerini kısıp baktığında bu sefer emin olmuştu. Yağmur yağıyordu. Yağmur yağıyor ve giderek hızlanıyordu, normalden daha hızlı. Sanki gelecek bir şeyin habercisi gibi.

Silecekler çalışmışmıştı. Yağmur suları camın kenarlarından akıp gidiyordu. Tünele girdi araba o anda, tünelin sarı ışıklarıyla doldu her yer. Uzun bir düz yoldan sonra tümsekle birlikte geri çıktılar tünelden. Yol ayrımındaydı sıra. Resul direksiyonu çevirerek, arabayı döndürecekti.

Araba döndü.

Daha çok döndü.

Arabalarına tam zıt şekilde bekleyen birkaç araç vardı. Kırmızı ışığın yeşile dönmesini bekliyorlardı. Onların dışında her yer tenha, sessiz ve ıslak olduğundan toprak kokuluydu.

Eren kafasını cama çevirdi. Dışarıyı izlemek, camı açıp içine bir nefes çekmek gerçekten de ona iyi gelmişti. Uzaktan yaklaşan bir ışık belirdi gözlerinin önünde.

Daha dikkatli baktı. Işık daha çok yaklaştı. Tam gözlerinin önünde durdu. Bu bir ateşböceğiydi. Işık saçan, küçük ve zarif bir ateşböceği. Dudakları iki yana kıvrıldı minik çocuğun. Gözleriyle selamlıyordu adeta uçuşan böceği. Parlak ve temiz gözleriyle. O anda ışıkları yanıp söndü. Pili bitmiş gibiydi. Kötü bir şeyin habercisi gibiydi..

Kırmızı ışıktaydılar, hâlâ yeşile dönememişti. Beklemek bazen zordu. Beklemek bazen değil, her zaman zordu.

Uzaklardan süratle gelen bir ışık daha belirdi Eren’in gözlerinde. Sevindi. Ateşböceği sandı. Işık yaklaştı, yaklaştı.

Artık ateşböceği olmadığını anlamak o kadar zor olmasa gerek. Daha çok, son hızla üstlerine gelen bir kamyon gibiydi. Yağmur hızlandı. Her damlacığı yerlerde yankılanır gibiydi. Kamyon hızlandı. Her yaklaştığında hızı da artıyordu. Ateşböceği gibi duracak sandı Eren Ardıç. Anca bilmeliydi ki; her şey, her zaman gerçek olmayabilir.

Kamyonun ışığıyla gözleri parladı çocuğun. Anne ve babası bunu görüyordu, değil mi? Artık son raddedeydi. Ve…

Araba ve beyaz ışık birbiri ile karıştı. Araba taklalar atıyordu ıslak zeminde. Cam parçaları her yere sıçrıyordu. Birisi ise Eren’nin tam gözünün altına, derisini deşmişti. İzi kalacak, hatta belki de bu iz, aynaya her baktığında ona musallat olacaktı.

Araba saniyeler sonra takla atmayı bırakmıştı. Arabalar korna çalıyor, insanlar aracın başına toplanıyordu. Kazaydı bu, ya da hayır kaza değildi bu.

Arabanın altı üstüne gelmişti. Annesi, kalbi durmuştu. Babası, kalbi durmuştu. Onlar için şarkı yoktu. Şarkılar susmuştu, bitmişti. Peki, Eren Ardıç.

“Anne, acıyor.” Ağlıyordu. Ancak şarkısı hâlâ devam eden tek kişi oyudu. “Baba, gerçekten acıyor!”

🪐🖇️

2 hafta sonra

“Peki o zaman, sana şunu söylemeliyim.” Nefesimle soluklanıp konuşmaya geri döndüm. “Bu olaylara ailenin de bakış açısını katman. Onlarla empati kurmayı dene.”

Son randevum da bitmişti. Resmen günümü bitirmiştim. Bu işe ilk başladığım zamanları hatırlıyorum da ne kadar zor diye hüngür hüngür ağladığım bile var. Şimdi ise, sanki bana huzur veriyor gibi. İnsanların dertlerini dinlemek, onlara tavsiye vermek, yardım etmek. Asıl terapiyi ben yaşıyormuşum gibi.

Ancak bu terapinin tek olumsuz yanı. Olayı hâlâ aklımdan çıkaramamıştım.

O adam kimdi?

Neden polise gitmemi reddetmişti?

Beni neden kurtarmıştı?

Ve en önemlisi, silahı nereden bulmuştu?

Detayları asla düşünmemiştim. Düşünmemiştim. Aklıma her geldiğinde tüylerim diken diken oluyor, başım dönüyor ve midem bulanıyordu.

Annem yoktu, babam yoktu, kimse kurtarmaya gelmemişti. O hariç. İsmini bile söyleme gereği duymamıştı. Gerçekten o kimdi? İsmi neydi? Belki de en merak ettiğim buydu. İsmi..

Beynim bulanmış bir şekilde boşluğa bakarken kulağım bir ses işitti. Gözlerindeki buğu netleşti. Telefon çalıyordu.

Neden her gün, her saat onu düşünürsün ki? O seni unuttuysa, sende onu unutmayı dene.

Ellerim hızla telefona gitti. Ekranda ‘Bacıkoooooommm 🪩😝’ yazısını görünce yüzümde adeta çiçekler açmıştı. Bekletmeden telefonu açtığım gibi kulağıma götürdüm.

Telefondan derin nefes sesleri yükseldi. “Hazırlan kızım!” Ani bağırmasıyla telefonu kulağımdan uzaklaştırıp yüzümü buruşturmuştum. Ayrıca, ne hazırlanması?

“Ne hazırlanması, Nisa?” Dedim. “Ayrıca 2026 yılındayız, bağırmadan medeni bir şekilde de konuşabilirsin.” Bu kızın acil bana randevu alması gerekli.

Minik bir kıkırdama sesi işittim. “‘Hazırlan’ diyorsam bana bırak.” Düşünürmüş gibi birkaç saniye bekledikten sonra, “En şık elbiseni de giyinmeyi unutma.” Dedi. Gerçekten soruyorum, neler oluyor?

“Nisa, ne olduğunu söylemediğin sürec-“ Ne mi oldu? Telefon yüzüme kapandı tabii ki. Çılgın kız.

Nisa, moda tasarımı bölümünde okuyor ve boş vakitlerinde (yani bu her zaman oluyor) eğlenmeyi seviyor. Ya da erkekleri seviyor desek daha doğru olur. Ne kadar bu konular benim pek ilgimi çekmese ve hoşlanmasan da, Nisa’nın eline burada su dökemezdim. Hayatımda tanıdığım en flörtöz ve cilveli insan. Aslında, başarısız da sayılmaz. Genelde erkekler tarafından kabul edilir.

Biraz zaman sonra telefonuma Nisa’dan mesaj geldiğini görüp, girdim.

Bacıkoooooommm 🪩😝::

Akşam saat 22:30 - 22:40 gibi kapıda ol fıstık.

Sadece başparmağını kaldırmış olan onaylama işaretini ekledim ve telefonu kapattım. Akşam olunca çıkardı bunun suyu. Ofisten çıkıp, kapısını kilitledikten sonra taksi çağırdım. Açıkçası geçen gece yaşadığım olaydan sonra bir daha yürüyerek gitme cesaretini kendimde bulamamıştım. O yüzden şimdilik taksi.

🪐🖇️

Çoktan gece olmuştu. Aynanın karşısında kendimi izliyordum. Çok mu abartı oldu?

Üzerimde, bordo renkli ve tüm fiziğimi ortaya çıkaran bir elbise vardı. Baldırlarımın hemen altında bitiyordu. V yakalıydı ve açıkçası tüm dekoltelerimi belli ediyordu. Omuzları ise, parlıyordu. Bu elbisenin her yeri parlıyordu.

Telefonumun ekranına iki kere ard arda dokunarak, saate bakmıştım. Hazır olmam gereken saatte hazırdım. Yüksek topuklu ayakkabılarımı da giyindiğimde, makyaj masamdan kırmızının en koyu tonu olan bir ruj aldım. Son dokunuş.

Ruju taşırmadan dudaklarımın her köşesine sürdüğümde, gerçekten hazırdım. Yüzümde çok fazla makyaj yoktu. Hatta, sadece kapatıcı, allık ve ruj vardı. Daha fazlasına da gerek yoktu.

Minik koyu renkli çantamı da kolumun altına aldım. Ve artık dışarıya çıkma vaktiydi. Merdivenlerden inerken elbise beni olabildiğince zorluyordu. Tek bir hareketimde yırtılacakmış gibi.

Dışarıda, kapının önünde bekleyen bir siyah taksi, ve camından dışarı kafasını uzatan bir adet Nisa vardı. Yüzünde bıkkınlık vardı, beni beklerken sıkılmıştı. Taksiye doğru yürüdüğümde gözleri benimle buluştu. Yani daha çok elbisemle. Önce, gülmüştü. Daha sonrasında ise, yüzünde şaşıran bir ifade belirmişti. Bir elini camın dışarısına koyarak ellerine sağlık işareti yaptı.

Minik bir kıkırdama ile taksiye doğru tekrardan ilerlemeye başladım. Arka kapısını açarak, elbisemin katlanmamasına dikkat ederek bindim. “Evet, Nisa. Artık nereye gittiğimizi söylemen gerektiğini düşünüyorum.” Yeterdi, değil mi? Sonuç olarak ben meraklı bir insanım.

Nisa, önce yanındaki şöföre minik bir göz işaretiyle, “Abicim, sen sür.” Dedi. Adam başını aşağı yukarı sallayarak arabayı hareket ettirdi. Aynı anda Nisa bana döndü. “Club’e gidiyoruz, şekerim.” Cilveyle söylediği şeyin ne olduğunu daha sonradan farkettim.

NE DEMEK CLUB? Bildiğimiz gece clubleri mi?

“Ne?” Şaşkınlığımı açıkça dile getirdim.

“Ne, ne?” Daha sonrasında yüzünde kızgın bir ifade belirdi. “Eğleneceğiz.”

“Olmaz.” Tabii kendisi sabahın köründe kalkıp, işe gitmek zorunda olmadığı için, böyle eğlenceleri düşünebiliyor. “Yarın sabah işe gitmem gerekiyor.”

Yüzünde alaycı bir ifade oluştu. “Sen bir psikologsun, asker değil,” Dalga geçiyor herhalde. “O yüzden erken kalkmanı gerektirecek bir şeycik de yok.” Tam ağzımı açıp, ağzının payını verecektim ki, bunu anlamış olmalı. “Konu kapandı, bitti. Bay bay, hoşçakal, görüşürüz. Ben kimseyi duymuyorum.” Hızlıca ard arda söylediği şeylerle, alık alık bakakalmıştım. Nisa ise önüne dönmüştü. Ben de arkama yaslanıp, küsmüş, küçük bir çocuk gibi kollarımı birleştirerek, camı izlemeye başladım.

Biraz zaman geçtikten sonra, çok parlak, ışıklı ve önünde kocaman bir sıra olan Club’e gelmiştik. Nisa taksiden dışarı atladığı gibi, benimde kapımı açtı. “Hadi, Çık!” Şansım olsaydı içeride kalmayı tercih ederdim.

Önce sağ ayağımı dışarıya bıraktığımda, tüm vücudumu çıkartmıştım taksiden. Işıltılı elbisemin eteklerini düzelterek yürümeye başladım. Uzun mu uzun olan sıranın arkasına Nisa ile ben de eklenmiştik. O sırada gökyüzüne bakıyordum. Yıldızlar… Anlatamayacağım kadar güzellerdi.

Bir süre sonra sırayı atlatabilmiştik. İçerdeyiz. Ben içeride dans eden insanlara boş gözlerle bakarken, Nisa bana bir dakika işareti yaparak yanımdan ayrılmıştı. Gözlerim onu aradığında, rastgele bir erkeğin yanında, sohbeti başlattığını gördüm.

Daha yeni geldik be kızım. Bir des dur.

Beklediğim yerden ayrılarak, bar kısmının olduğu yere doğru gitmeye çalıştım. Yarınlar yokmuşcasına dans eden insanlardan bu çok mümkün değildi tabii.

Sonunda istediğim yere ulaştığımda, bir sandalye çekip uzunca masanın önüne oturdum. Barmen hemen önünde belirdiğinde, biraz düşündüm.

Sen alkol içmezsin Parla. Aklından bile geçirme.

İç sesim haklıydı. Zaten sabah nasıl erken uyanacağımı düşünürken, bir de sarhoş olamam. “Bir su alayım.” Barmenin de kınayıcı bakışlarına maruz kaldığımıza göre, rahatça ölebilir miyiz? Evet. Su önüme şekilli bir bardakla sunulmuştu, bardağın kenarına takılmış limon da dikkatimi çekmişti.

O sırada omzumda bir el hissettim. Birisi dokundu. O olaydan sonra tanımadığım kimse bana dokunamamıştı. İzin vermemiştim. İrkildim. Tüylerim diken diken oldu. Burnuma leş gibi bir alkol kokusu geldi. Belki de bu sefer titredim. Aynı koku, aynı iğrençlikti.

Hızla arkama döndüğümde, sarhoş bir adamın sallanarak bana baktığını gördüm. Tüm vücudumu geri çektim. Aynı iğrençlikti. Adam bana doğru tarafa daha çok eğildi. Ağzını açtı, bir şey söylemek istediği belliydi. Birkaç saniye boşluğa baktı, sözlerini unutmuş gibiydi. Daha sonrasında kafasını tekrar bana çevirerek, “Selam.” Dedi. Bunu mu unutmuştu?

Kafamı aşağı yukarı sallayarak, karşılık verdim. “Merhaba.”

Adamın yüzünde gülücükler açtı. Egolu gülücükler. “Takılalım mı? Senin gibi bir güzelliği kaçırmak kötü olur.” Aynı koku, aynı iğrençliktir.

Kafamı bu sefer de iki yana salladım. “Yok, hayır kalsın.”

Adam bu sefer de ısrar etmek istedi. Elini kaldırıp, bana uzatıyordu. Geri çekildim. Eli her yaklaştığında, ben de geri çekiliyordum. O sırada yanımıza bir kadın geldi. İlk dikkat çeken şey göğüsleriydi. Gerçek olmayacak kadar dolgun ve şekilliydi. Beyaz, pullu bir elbise vardı üstünde. Fiziği benim fiziğimden kat kat iyiydi. Melek gibi.

Durumumu anlamış olacak ki, bana başını sallayarak adamı kenara çekti. Uzaklaştılar. Adam gitti, tehlike gitti. Kadın geldi, tehlike gitti.

Her yer, başımı çevirdiğim her yer alkol kokuyordu. Burada ki herkes içiyordu.

Lanet olsun, iç de rahatla. Diyordu bir tarafım. Diğeri ise içme diyordu. Nisa hala ortalıklarda yoktu. Aklımdan da çıkmayan büyük bir olayım vardı. Konuyu açmak dahi istemiyorum. Aklıma onlarca, yüzlerce, belki de binlerce soru geliyordu. İstemiyordum. Beynimi onunla meşgul etmek istemiyorum.

Barmene doğru tekrardan döndüm. Elinde tuttuğu bir içeceği, başka birisinin önüne koyduğunda yaptığım el işareti ile önümde belirdi. “Prosecco alabilir miyim?”

Başını iki yana salladı. “Aynı etkiyi veren votkalarımız var.” Başımı sallayarak teklifini kabul ettim. Biraz sonra önüme dört bardak koydu. Küçük shot bardaklarıyla göz göze geldim. Yutkunmakta bile zorlanmıştım. Hâlâ içmek ve içmemek arasında kalmıştım.

En sorunda vazgeçtim. İrademi kırdım. Elimi, önümde duran bardağa götürdüğümde, derin bir nefes alarak tek seferde fondipledim. Boğazımı öyle yakmıştı ki. Kezzap içsem belki daha az yakardı. Benzin döküp, çakmak çakılmış gibiydi. Gözlerim kırıştı, dilim kamaştı.

Bu ilk bardak bile beni bu kadar vurduysa, diğer üç bardağı nasıl içeceksin?! Benim iç sesim neden hiç susmuyor ki?

Birkaç saniye sonra gözümü açtığımda, başım dönmüş, burnum sızlamıştı.

Diğer bardağı da aynı şekilde içtim.

Diğerini de.

Ve diğerini de.

Tüm bardakların sonuna geldiğimde, artık göremiyorum. Her yer bulanık, her yer dönüyor. Aç karna bu kadar sert içtiğim için midem gurulduyordu. Acıdan. Ellerimi önümdeki masaya bastırarak sandalyemi döndürdüğüm gibi ayaklarımı yere bastırdım. Ayağa kalktığımda başım o kadar dönmüştü ki, yere düşecek gibi oldum. Tekrardan yerden doğrulduğumda etrafıma göz gezdirdim.

Sanki her yerde kelebekler uçuyordu. Beyaz, mor, pembe, mavi, kahverengi, turuncu, renk renk bir sürü kelebek. Yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Gülümseme, kıkırdamaya döndü. Kıkırdama ise kahkahalara. İnsanlar bana tip bakışlar atıyordu, umurumda değildi.

Önümdeki dans eden insanları, kahkahalarımla iterken, gözlerim Nisa’yı arıyordu. Nerede bu kız? Önüme bir masa çıktı. Kırmızı koltukları ve geniş masalarında, oturanlar kişiler etrafa temkinli bakışlar atıyordu.

Masaya tip bakışlar atarken, aralarında bir kişi dikkatimi çekti. Saçları, belirgin elmacık kemikleri, oturduğunda bile uzun duran boyu ve özellikle de koyu yeşil gözleri. Etrafta çalan yüksek sesli DJ müziği ve renkli parıltılı ışıklar bile onun yeşil gözlerini söndüremiyordu.

BU O! Git kızım yanına o, o!

Sanırım iç sesim de sarhoş.

Yere emin adımlarını atarak masalarına ilerledim. Masada 20 kişi vardı. Hayır 6. Yoksa 15 mi? Sarhoşluktan gözü kör bu anlama geliyor galiba. En son gözlerimi kısarak dikkatlice baktığımda 6 kişi olduklarında kesin karar aldım.

Masanın ucuna geldiğimde birkaç tanesinin bakışları bana dönmüştü. O ise hâlâ etrafa bakıyordu. Ellerimi sertçe masaya vurduğumda, o dahil herkes bana bakmıştı. Bir kolumu havaya kaldırdım ve parmağımla tam onu işaret ettim. “Sen…”

Şaşırdığı buradan bile belli oluyordu. Sadece o değil, herkesin şaşkınlığı yüzlerinden okunuyordu. Saniyeler sonra bakışlarımı ondan ayırıp, masada oturan diğer kişilere baktım. Hepsi az çok ona benziyordu. Yakışıklılar.

Aralarından en yaşlı görüneni ona dönerek, tek kaşını havaya kaldırdı. İşte bu sırada ben araya daldım. “Sen, sen.” Havaya kaldırdığım elimle bu sefer kendimi gösterdim. “Beni hatırlamadın mı?” Gözlerindeki şaşkınlık durmuştu. Tekrardan o ilk günki ifadesizliği yüzündeydi. İfadesiz, duygusuz ve ruhsuz. Elimi tekrar masaya vurdum. “‘Beni hatırlamadın mı?’ Diye sordum!”

Sanırım sarhoş Parla bu sefer sınırını biraz aşmıştı. Daha gözlerimi zar zor açarken, onu nasıl da hemen tanımıştım? Kim bilir belki benim bahsettiğim adam bile değildir, ha?

Bu son bağırışımdan sonra, sertçe ayağa kalktı. O da ellerini masaya vurmuştu. Hemen masanın yanından ayrılıp, benim önüme geldi. Birbirimize boş bakışlar attık. O anda tekrardan kelebekler belirdi. Etrafında uçuşmaya başladılar. Çok hoş göründüğünü inkar edemezdim. Hatta bir kelebek dönerek burnuna kondu. İşte şimdi kahkahalar atarak gülüyordum. Onun o sert görünüşüne ve çatılmış kaşlarına rağmen kelebek çok komik duruyordu.

Midem guruldadı tekrar. Kahkaham, midemin acısını bastırmıştı bile. Sanki bir ışık üstümüze vuruyor, etraf sessiz ve sadece biz varız gibi. Biz.

Sonunda, kelebekler kaybolduğunda, ve gülüşüm bittiğinde, kolumu tutmuştu. İlk temas değildi, ama benim isteğim dışındaki ilk temastı. Hayır, bu temastan önceki gibi etkilenmemiştim. Aksine güvenilir hissediyordum. Ona ne kadar güvenmesem de, gerçekten güvenilir hissediyordum.

Kolumdan tuttuğu gibi beni dışarıya sürükledi. Etrafta dans eden insanlara çarpıyor, özür bile dilemiyorduk. Sadece herkesin kınayıcı ve sert bakışlarına maruz kalıyorduk. Topuklular canıma okuyordu, başım dönüyor, midem her hareketimde daha çok bulanıyordu. Dar elbisemin içinde daha çok bunalıyor, daha da içimi boşaltmak istiyordum.

Hızlı şekilde kolumu ondan kurtarmak için kendime doğru çektiğimde, ilk öğürmemi gerçekleştirmiştim. O da bunu farketmiş gibi bana geri döndüğünde, ben yere eğilmiş ve içimi boşaltıyordum. İnsanlar görüntüye karşı benden iğrenerek uzaklaşıyor, ben durmadan kusuyordum.

Artık ayakta duracak gücüm yoktu. Karnım boştu. Boş karında sadece alkolü kustuğum için kısa sürede bitmişti. Kolumda tekrardan bir el hissettim. Ağzımı koluma sürerek sildiğimde, başımı yukarı kaldırdığımda tekrardan onu gördüm. Beni tekrardan çıkışa doğru çekti. Dağ ayısı mübarek.

Bir adım.

İki adım.

Ve üçüncü adımda dayanacak gücüm kalmamıştı. Tekrardan kolumu çektiğimde, yine sert bakışları beni buldu. Bu sefer zor durumda olduğumu gördüğünde bakışları yumuşadı. Sorunun ayaklarımda olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Tek adımda, tam yanıma geldiğinde önüme eğildi. Gözlerim kocaman, fal taşı gibi Açılmıştı.

PARLA, NE YAPIYOR BU ADAM? DURDURSANA!

Hayır, iç sesimi dinlemedim. Sonuçta en fazla ne yapabilir ki?

Ayaklarımda bir rahatlama hissettiğimde, başımı aşağı eğdim. Topuklularımı çıkartmıştı. Topuklularımı çıkartmış, elinde tutuyordu. Tekrardan yukarı doğrulduğunda bir elinde topuklu ayakkabılarım vardı. Yine ani bir hareket yaparak, tek koluyla dizlerinin üstüne baskı yaparak çöktü ve benim baldırlarımdan tutarak, tek hamlede kucağına altı.

NİSA! Neredesin?

Gözlerim yerinden çıkacak gibi açılmıştı. Tek sorun, ben buna ses çıkartmamıştım. Resmen, adamın beni kucağında taşımasına izin vermiştim.

Hızlı adımlarla, bu sefer durmadan çıkışa ulaşmıştık. Temiz hava solumak tek ihtiyacımmış gibi, o kadar iyi gelmişti ki. Gözlerimi kapattım ve başımı yukarı kaldırdığımda, dudağımda tebessüm belirdi. Adımlarıyla beraber gözlerimi açtığımda, parıldayan yıldızlar dikkatimi çekmişti. “Bende parlıyorum.”

Başını bana döndürmüştü. Anlamadı beni, gerçi ben bile kendimi anlamıyordum. “Ne?” Tek kaşı havaya kalkmıştı. Sorgular ifadesi bile yakışıklıydı.

“Diyorum ki, bende parlıyorum. Yıldızlar gibi.” Gülümsemem büyümüştü.

Gözleri elbisem ile buluştuğunda o da gülümsemişti. Bu adama yakışıklı demeyen insan, çarpılır azizim. “Evet, gerçekten parlıyorsun, Parla. İsminle bile.” Sanırım kudurdum. Gülüşüm daha da büyüdü. Otuz altı mı deniyor? Yoksa, otuz iki mi deniyor? Hiç bilmiyorum ama dişlerimi göstererek gülüyordum sadece. O da gülümsüyordu. Biz gülüyorduk.

Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Uykumdan değildi bu ağırlık, yorgundum. Bitkindim. Belki de bitiktim. Gözlerimin kapandığını görmüş olmalı ki, sesini duydum. “Baş belası gibisin. Her yerden çıkıyorsun Parla Yaman.” Kıkırdaması kulağıma gelmişti. “Bu beni etkilemiyor değil.” Bilincimin kapanmasına ramak kala, son söylediği şeyi de duymuştum. “Ayrıca merak da ettiğini biliyorum. Cevabını vereyim. Adım: Eren Ardıç Şanlı.”

Eren Ardıç Şanlı. Hayatımı kurtaran, Eren Ardıç Şanlı. Beni şuan da kucağında taşıyan, Eren Ardıç Şanlı. Bu yakışıklı yüzün sahibi, Eren Ardıç Şanlı. ‘O’ şeklinde adını koyduğum, Eren Ardıç Şanlı…

Merhaba Eren Ardıç, ben Parla Yaman. Anlık olarak hayatıma girmiş bulunmaktasın.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.