Zaman, henüz insanlar gün doğumuyla değil yıldızlarla yön bulurken başladı. Evren, o ilk anda sadece iki güç tarafından şekillendirildi : Işık ve Karanlık. Birbirlerinin zıttı gibi görünseler de aslında aynı kaynaktan doğmuşlardı. Onlar bir bütünün iki yarısıydı: Yaratmak ve yok etmek, iyileştirmek ve tüketmek, umut ve korku.
Psikoloji de böyle işlerdi aslında. Farkında olmadan, bilmeden ve bazen de istemeden.
Paslanmış demirli anahtarı kapının kilidine sokup, çevirdim ve kapıyı kilitledim. Ofisten çıkarken yine yorgun hissediyordum. Gün boyu başkalarının hikâyelerini dinlemiş, onların acılarını ve sırlarını taşımıştım; sanki kendi omuzlarımda ağır bir yük vardı. Sokaklar sessizdi, sadece ayak seslerim kaldırım taşlarına çarpıyor, rüzgar ara sıra yaprakları savuruyordu. Her adımda kafamda binbir düşünce dönüyor, bugün söylediklerim, bugün dinlediklerim arasında kayboluyordum.
Dar bir sokağa çıktığımda ışıklar yavaş yavaş yanıyor, şehir kendi gündelik ritmine hazırlanıyordu. Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Her köşe başı, her tanıdık gölge sanki bana bir şey fısıldıyordu. Derin bir nefes aldım ve adımlarımı hızlandırdım.
Gün doğumunda, Samanyolu seni bekler.
Satürn’ü gizler,
Işığıyla beni izler.
Geçmişin anıları. Annemin şarkısını her mırıldandığımda o tozlu rafı tekrardan silip, temizliyormuş gibi hissediyordum. Geceleri bana şarkımızı söylerdi. Bana şarkımızı söylerdi. Şarkımızı söylerdi…
Bulduğunda beni,
Severim o zaman, seni.
Belki biraz atışırız ama, sen sev yine de bizi.
Kaderlerimiz bağlı ipler gibi,
Sesin bana gelir dimi?
Üzmem asla seni, bir başkası gibi.
Şarkı bittiğinde, sessiz bir şekilde mırıldandığımdan bile haberdar değildim. Adımlarım gayet kendinden emin bir şekilde ilerlerken, kulağıma birbirinden farklı birkaç eril gülüşme sesleri geldi. Kısık sesle kahkahaları karanlık sokağı dolduruyordu resmen.
Adımları hızlandı. Neredeyse hemen arkamdaydılar, arkamda ve tetikte.
Ayak sesleri artık tek tek ayırt ediliyordu. Biri sürüyerek yürüyordu. Diğerinin adımları dengesizdi. Yaklaştıkça havaya ağır bir koku karıştı; bayat sigara, alkol ve terin birbirine karıştığı o mide bulandırıcı koku. Burnum yandı. İstemsizce nefesimi tuttum.
Tamam.
Bu sadece bir koku. Koku seni incitmez.
Sadece kendimi avutuyordum, bunun için çabalıyordum. Fakat nafile. İğrenç koku nedeniyle midem ağzıma gelmişti. Resmen mide öz suyumu çıkartmamak için zor duruyordum.
Aniden önüme atlayıp yolumu kestiler. Geriye çekilme fırsatı bile bulamadan, içlerinden en uzun ve iri olan beni omuzumdaki bluzun askısından tuttuğu gibi sokağın kenarındaki duvara fırlattı.
“Bırakın” boğazım tıkandı, nutkum tutundu. Yutkunmakta bile o kadar zorlanıyordum ki konuşmamın devamını getirebilecek durumda değildim.
Sana dokunmalarına izin verme, ama onlara karşı da çıkma zarar görebilirsin. Diyordu içimdeki masum Parla Yaman.
Ayağa kalk ve şunlara gününü göster! Diğer bir yanımdaki Parla Yaman ise kendini asla ezmezdi. O yere düşemez, eğer bir gün düşecek olursa kendisi kalkmayı öğrenmeliydi.
Zorla düştüğüm kaldırımdan kalkarken, yerden destek almayı ihmal etmemiştim. Yerden doğrulduğumda, omuzlarımı silkip, saçlarımı gözlerimin önünden çektim. Yetişkin veya reşit bile diyemeyeceğim kadar küçük çocuklar üstüne geliyordu.
Daha önce hastalarımdan böyle travmalar dinlemiştim ancak başıma gelmesi…
Gülüşlerden biri öksürükle bölündü. Birinin elindeki sigaranın ucu karanlıkta parladı. Duman yüzüme doğru savruldu. Geri çekildim ama çekilecek yer yoktu. Boğazım yandı, gözlerim doldu. İğrendim. Dokunmalarından değil sadece—varlıklarından.
Odaklan, dedim içimden.
Panik artarsa algı bozulur.
Psikolojide bunu anlatırdım hep. Şimdi kelimeler zihnimde dağınık duruyordu. Kalbim çok hızlı atıyordu. Bu hızda atarsa… Hayır. Bu düşünceyi bastırdım. Bastırmam gerekiyordu.
Birinin kolu yine koluma sürttü. Bu sefer daha yavaştı. Bilerek. Derim gerildi. Sanki üzerime kirli bir şey bulaşmış gibi hissettim. Omuzlarımı içeri çektim. Kendimi küçültmek istedim. Görünmez olmak istedim.
Alkol kokusu daha da yaklaştı. Nefesi yüzümdeydi. Midem bulandı. Gözlerimi yere diktim. Ayakkabılar… düzensiz, kirli, birbirine benzemeyen ayakkabılar.
Şu an hayatta kalman yeter.
Ama “hayatta kalmak” çok büyük bir kelimeydi. Ben sadece eve gitmek istiyordum.
Bir şişenin sesi geldi. Camın cama çarpması. Biri güldü. O gülüş… içimde bir yere dokundu. Utanç gibi, ama bana ait olmayan bir utanç. Suçluluk gibi, ama benim suçum olmayan.
Dizlerim titredi. Ayakta durmak için kendimi zorladım. Ağlamamak için çenemi sıktım. Gözlerim doldu. Ağlama, dedim. Ağlamak seni daha küçük yapar. Bunun bilimsel bir karşılığı yoktu belki ama içgüdüsel olarak doğruydu.
Annemin sesi yine geldi aklıma. Şarkının bir dizesi. Saçma. Alakasız. Beynim kaçacak bir yer arıyordu. Zamana, anıya, herhangi bir yere.
Bir adım daha yaklaştılar.
Koku daha yoğundu.
Nefesler daha sıcaktı.
Bu bir donakalma tepkisi, dedim kendime çaresizce.
Bedenim beni korumaya çalışıyor.
Ama kendimi korunaklı hissetmiyordum. Kirlenmiş, köşeye sıkışmış ve çok yalnız hissediyordum.
O an anladım:
Korku sadece tehdit değildi.
Korku, iğrenerek geri çekilmek isteyip kaçamamaktı.
Ve ben…
Kaçacak yer bulamıyordum.
Sigarasını içen kişi hemen arkamdaki duvara bastırarak söndürdü. Bana daha fazla yaklaşmıştı. Artık aramızda bir karıştan az vardı. Leş kokusu, acıkmış gözleri ve hali hazır da elleri. “Sadece minik bir eğlence.” Fısıltısı beni ürpertmiş ve korkutmuştu. Aynı tavırla, “Kimse zarar görmeyecek, merak etme.” Hepsini canlı canlı yakmak istedim o an.
Elini tam koluma götürürken, kurtuluş için çığlık atmayı denedim. Sesim tenha sokakta yakınlandı. Ama kimse gelmedi. Kendini koru diyerek uyardı içimdeki ses. Dinledim, ve uyguladım. En azından çalıştım.
Diğer ikisi arkada bıyık altından gülerken, ben hemen önümdeki çocuğun omuzlarından tuttuğum gibi iki bacağının ortasına dizimi geçirmiştim. Sırıtışı dudaklarında soldu. Acı içinde yere kıvrıldı ve minik sesle inledi. “Sikiyim.” Diğer ikisi yeni fark etmiş olacaklardı ki öne atıldılar. Açıkçası kendime çokta güvenmiyordum. O yüzden kaçmalıydım.
Onlar beni yakalayamadan, ben karanlık sokakta adımlarımı hızlandırdım. Artık diğer ışıkları görüyordum. Sokağın sonunda. Başımı arkama çevirdiğimde, yere düşmüş olanın yeni yeni ayaklandığını, diğer ikisininse sarsak adımlarla bana doğru geldiklerini gördüm. Sarhoş oldukları için doğru düzgün bile koşamıyorlardı. Zaten kaçıyorsam istemiyorumdur, niye zorla peşimden geliyorsunuz? Hayır, alnınızda salak da yazmıyor.
Sokağın tam dibine geldim, tam çıkışımı buldum. Sadece iki adım, sadece iki. Ayağımda bir sertlik hissettim. Ve evet, bu bir taştı, ben de o taşın bir kurbanı. Ayağım takılıp yeri boyladığımda, artık onlar bana daha yakındı.
Yanımı geldiklerinde tekrardan gülmeye başladılar. Üstten bakışlarla beni süzüyorlardı. Artık kaçış yoktu.
Hemen pes etme. Belki bir şans. İçimdeki psikolog asla susmuyordu. Kabullenemiyordu bunu. Ancak bu bendim, güçsüz ve savunmasız. Çelimsiz. Kimsesiz…
“Seninle işimiz daha bitmedi, küçük hanım.” Pis sırıtışı yüzündeydi. Lanet olsun niye kaçarken polisi aramadım ki?!
“Çok pişman olacaksınız!” Belki de sabahları herkese anlayışla bakan bu gözler, ilk kez nefreti doğuruyordu. “Bırakın, gideyim.”
Kahkaha attılar resmen. Komik buldular bu halimi. Sonra haberlerde ‘Kadın cinayetleri arttı.’ Diyorlar. Böyle pislikleri temizlemezlerse, olacağı bu! Devam etti iri olan. “Maalesef onu yapamayız”
Artık ümit yok. Ben bittim, hayatım bitti.
Çocuğun arkasına bak. İçimdeki Parla hiç susmuyordu. Onu dinlediğim için bu haldeydim. Bu sefer yapmayacaktım. Bak diyorum. Birisi var.
Anında gözlerimi yukarı dikip, önümde sırıtan çocuğun arkasına baktım. İri, büyük, heybetli ama bir o kadar da karanlık bir gölge. Belki de hayatımı kurtaracak olan gölge..