Antik taş çemberin etrafındaki yoğun sis, ölümcül bir sessizlikle yarılmıştı.
Düelloyu gizlice izlemek için ağaçların arasına sinmiş olan Kuzeyli kıdemli komutan Kael, iki muhafız ve Güney sarayından olayı gözetlemekle görevlendirilen birkaç soylu nefes almayı dahi unutmuş gibiydi. Gözlerinin önünde cereyan eden sahne bir yanılsamadan farksızdı. Kuzey’in yenilmez kabul edilen, sınır boylarında devasa savaşçıları birer samur gibi biçen genç kralı Rowan; tek bir kelime etmeyen, hafif zırhlı meçhul bir gölge tarafından saniyeler içinde yere serilmişti.
Kael’in ağzı aralık kalmış, eli eyerindeki baltanın üzerinde donup kalmıştı. Kimdi bu yabancı? Güney sarayının unvanlı şövalyeleri arasında böylesi ölümcül bir kıvraklığa, adımları rüzgâr kadar hafif bir eskrim tekniğine sahip tek bir adam bile yoktu.
Aurelia ise atının üzerinde, karanlığın tam sınırında durup geriye baktı. Miğferinin ardındaki dudaklarında zaferin buruk ama keskin tadı vardı. Boğazındaki corsenin, saray adabının ve kendisine biçilen sahte rollerin tüm hıncını o tek hamlede çıkarmıştı. Çamurun içinde yatan küstah kralın afallamış yüzü, zihninde altın yaldızlı bir tablo gibi parıldıyordu.
Tek bir fısıltı bile bırakmadan atının dizginlerini asıldı ve Fısıltılı Koru'nun sık dalları arasına karışarak gecenin karanlığında sırra kadem bastı.
Rowan yavaşça doğruldu. Çamurla kaplanan siyah zırhına, avuçlarının içine batan çakıl taşlarına aldırış etmedi. Boğazındaki hafif kan sızıntısını elinin tersiyle sildiğinde gözleri hâlâ atın kaybolduğu patikaya kilitliydi. Arkasından yaklaşan Kael’in "Efendim, iyi misiniz? Atlıları peşine takalım mı?" diyen panik dolu sesini duymadı bile. Rowan sadece baktı; o yabancının arkasında bıraktığı soğuk rüzgâra ve zihnine kazınan o yeşil gözlerin hayaline baktı.
"Dokunmayın," dedi Rowan kısık, dondurucu bir sesle. "Kimse peşinden gitmeyecek."
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Kuzey karargâhının taş hisarındaki kral odası zifiri karanlığa bürünmüştü. Şöminedeki son közler usul usul küle dönerken, Rowan yatağında bir sağa bir sola dönüyordu.
Uyku ona haramdı. Gözlerini her kapattığında karanlığın içinden fırlayan o ince kılıç namlusunu, bedenine çarpan o hafif ama kusursuz ağırlık merkezini ve zırhın çatlaklarından tenine işleyen o kokuyu hissediyordu. O savaşçının hamleleri kaba bir askere ait değildi; her kılıç darbesi bir sanatçı ustalığıyla, bir dansçının esnekliğiyle işlenmişti.
Ve en kötüsü, o gözlerdi. Miğferin demir yarıklarından Rowan’ın ruhunu yakan o zümrüt yeşili bakışlar... Rowan bu bakışları çok iyi biliyordu. Gün boyu saray salonlarında dudak büken, masadaki bıçağı pervasızca parmaklarının arasına saplayan Prenses Aurelia’nın gözleriydi onlar.
Rowan yataktan hışımla kalktı, gömleğinin bağlarını çözüp pencerenin önüne geçti. Gözlerini uzakta, sarayın loş kulelerine dikti.
“İmkânsız,” diye fısıldadı kendi kendine, çenesini sıkarak. Bir saray prensesi, bir ordu komutanını yere serecek güce nasıl sahip olabilirdi? Yoksa Güney’in ipekleri ardında, tahmin ettiğinden çok daha tehlikeli ve ölümcül bir fırtına mı büyüyordu? Bu gizemi çözmeden ne bu yataktan huzurla kalkabilecek ne de kılıcını kınına sokabilecekti.