Sabahın ilk ışıkları, vadiyi saran yoğun beyaz sisi yavaşça kızıla boyarken sarayın taş duvarları tekinsiz bir güne uyandı.
Aurelia, gece ormandan döndükten sonra yalnızca iki saat uyuyabilmişti. Parmak eklemleri geceki ağır talimden ötürü sızlıyor, kasları gergin bir yay gibi zonkluyordu. Elenor bu kez onun üzerine kül grisi, omuzları gümüş işlemeli ağır bir brokar elbise giydirdi. Korse yine göğsünü sıkıyordu ama Aurelia bu baskıyı zihnini odakta tutan bir zırh gibi hissetmeye başlamıştı.
"Lordlar Konseyi sabah erkenden toplandı, Leydim," diye fısıldadı Elenor, Aurelia’nın koyu dalgalı saçlarını gümüş bir tokayla tuttururken. "Kuzeylilerin sınır boylarındaki garnizonları hareketlendirdiği söyleniyor. Bugün talim meydanında krallık şövalyeleriyle Kuzeyli muhafızlar arasında ortak bir gösteri düellosu düzenlenecekmiş. Kral babanız, güç gösterisi yapmamızı emretti."
Aurelia aynadaki yorgun ama bilenmiş bakışlarına baktı. "Babam, çürüyen tahtını içi boş naralarla koruyabileceğini sanıyor."
Günün ilerleyen saatlerinde, kalenin geniş taş avlusunda toplanan kalabalığın uğultusu burçlara kadar ulaşıyordu. Bir tarafta güneyin parlak zırhlı, gösterişli sorguçlar takmış seçkin şövalyeleri; diğer tarafta ise üzerlerinde ayı ve kurt kürkleri, dövme çelikten yontulmuş kalkanlarıyla Kuzey’in devasa savaşçıları dizilmişti.
Aurelia, hasta babasının hemen yanındaki kraliyet locasında yerini aldı. Bakışları gayriihtiyari avlunun karşısındaki gölgelik alana kaydı.
Rowan oradaydı.
Üzerinde gösterişli bir kral kaftanı yoktu; sıradan bir Kuzey komutanı gibi siyah deri zırhını kuşanmış, kollarını göğsünde bağlamış halde dikiliyordu. Hemen sağ yanında ise açık sarı saçları rüzgârda dalgalanan, üzerinde pahalı mavi kürkler taşıyan Prenses Lyanna vardı. Lyanna, genç kralın kulağına eğilip bir şeyler fısıldıyor, arada bir gözlerini doğrudan Aurelia’ya dikerek meydan okurcasına küçümseyici bakışlar atıyordu.
Rowan ise kızın varlığını neredeyse tamamen yok sayıyordu. Başını hafifçe kaldırdığında gözleri locadaki Aurelia’yı buldu. Aralarındaki mesafe onlarca metreydi ama iki çift göz kilitlendiğinde havadaki sis bile çekilir gibi oldu. Rowan’ın dudaklarında dün geceki o tekinsiz, alaycı kıvrım belirdi. Kızın duruşundaki gizli gerginliği, o süslü elbisenin altında kılıç tutan bir bedenin gizlendiğini artık bir sır gibi paylaşıyorlardı.
Meydandaki borazanlar öttü. Güney’in en yetenekli şövalyesi olarak bilinen Sör Cassian ile Kuzey’in iri yarı dev komutanı Kael meydana çıktı.
Karşılaşma bir gösteriden çok, bastırılmış bir kan davasının patlaması gibiydi. Tahta kılıçlar yerine keskinleştirilmemiş ağır çelikler kullanılıyordu. Kael’in vahşi, orman baltasını andıran kaba darbeleri karşısında Cassian hızlı ve dengeli adımlarla sıyrılmaya çalıştı. Ancak üçüncü hamlede Kael kalkanıyla öyle sert bir darbe indirdi ki Güney şövalyesi sırtüstü çamura yuvarlandı, kılıcı elinden fırladı.
Kuzeyliler kalkanlarına kılıçlarını vurarak vahşi bir zafer narası attı. Lyanna gururla gülümsedi. Kral Alden’in yüzü bir kez daha utançla karardı.
"Görünüşe göre Güney’in çeliği sadece saray salonlarında parlıyor," dedi Kael, nefes nefese yerdeki şövalyeye bakarak. "Bize meydanda ayakta durabilecek bir adam getirin!"
Güney lordları arasında öfkeli fısıltılar yükseldi ama hiçbiri Kael’in karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Ortamdaki aşağılanma dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı.
Tam o sırada Rowan öne doğru bir adım attı. Meydandaki sessizlik bıçak gibi kesildi.
"Yeter, Kael," dedi Rowan, sesi meydana hâkim oldu. Ardından başını kaldırıp doğrudan locaya, Aurelia’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde alevlenen meydan okuma öyle açıktı ki, locadaki herkes bunu fark etti. "Misafirperverliğinize gölge düşürmek istemeyiz. Ancak görünen o ki, sınır boylarında babamın karşısına çıkan o cesur Güney orduları, saray duvarlarının ardında ehlileşmiş."
Aurelia oturduğu taş sedirde tırnaklarını avucunun içine geçirdi. Kanı öfkeyle kaynıyordu. Korsesi göğsünü yırtacak gibiydi. Herkes onun susup babasının ardından başını eğmesini bekliyordu; Lyanna’nın zafer dolu tebessümü, Rowan’ın o kibirli bakışları...
Aurelia ayağa kalktı.
Bütün avlunun bakışları ipek eteklerini savurarak locanın korkuluklarına doğru yürüyen prensese döndü. Kral Alden dehşetle kızının kolunu tutmaya çalıştı ama Aurelia geri çekilerek babasının elinden sıyrıldı.
"Kuzeyin kaba gücü, kılıcı sadece bir balyoz gibi savurmayı marifet sanır, Kral Rowan," dedi Aurelia. Sesi berrak, soğuk ve tüm avluyu titretecek kadar gür çıktı. "Fakat bir ordunun gücü sadece kollarındaki kasla değil, hasmını tek bir hamlede yere serebilecek zekâsıyla ölçülür. Güney boyun eğmez; sadece gerçek bir dövüşçüye kılıç çekmeye değer bulur."
Rowan’ın gözleri kısıldı. Kalabalığın uğultusu tamamen kesildi. Kuzey kralı meydana doğru ağır adımlarla yürüyüp kılıcını kınından çekti, namluyu yere doğru eğdi.
"O zaman bana o zekâyı gösterin, Prenses," dedi Rowan, meydanın ortasından kıza seslenerek. "Yoksa bu sarayda o kılıcı tutacak cesarete sahip tek bir kişi bile kalmadı mı?"
Aurelia korkuluklara dayandı. İpekler içindeydi, saray kurallarının prangalarıyla bağlıydı; fakat meydanın ortasındaki o küstah krala haddini bildirmek için içindeki savaşçıyı daha fazla zincirleyemeyeceğini biliyordu.