Gece yarısı sarayın taş koridorları ölüm sessizliğine gömüldüğünde, Aurelia’nın içindeki yangın hâlâ sönmemişti. Masada Rowan’ın o kibirli, küçümseyen bakışları; gözlerindeki meydan okuma ve fısıldadığı zehirli sözler zihninde yankılanıp duruyordu.
Hizmetkârların uykuya daldığından emin olur olmaz sırtındaki boğucu ipek elbiseyi parçalarcasına çıkarıp attı. Altına koyu deri pantolonunu ve esnek süvari çizmelerini geçirdi. Yatağın altındaki gizli bölmeden dövme çelik kılıcını çıkardı, kınına sokup beline bağladı. Başını siyah bir kapüşonla örterek sarayın nöbetçilerin uğramadığı gizli su kemerinden dışarı süzüldü.
Kalenin hemen ardında uzanan Fısıltılı Koru, geceleri kimsenin adım atmaya cesaret edemediği vahşi bir yerdi. Ama Aurelia için orası, sarayın sahte zarafetinden kaçıp gerçekten nefes alabildiği tek mabetti.
Karanlık çam ağaçlarının arasına ulaştığında kılıcını kınından bir hışımla sıyırdı. Çeliğin ay ışığında parlayan soğuk namlusu, içinde kabaran öfkeyle birleşti.
"Küstah barbar..." diye fısıldadı dişlerinin arasından.
İlk darbeyi karşısındaki koca meşe kütüğüne savurdu. Çelik ahşabı büyük bir hınçla yardı, talaşlar etrafa saçıldı. Ardından geriye yaylanıp dönerek ikinci, üçüncü hamleyi yaptı. Her kılıç savuruşunda Rowan’ın o alaycı yüzünü biçiyordu; her adımında Kuzey’in küstah kralının boğazına çeliği dayadığını hayal ediyordu. Nefesi gecenin ayazında buharlaşıyor, alnından süzülen ter damlaları şakaklarına yapışan saçlarını ıslatıyordu. Ağabeylerinin kanı, halkının geleceği ve sırtına yüklenen o ipek prangaların intikamını alırcasına gecenin karanlığını kılıcıyla doğruyordu.
Aynı saatlerde, vadinin diğer ucundaki Kuzey karargâhının taş hisarında ise başka bir fırtına kopuyordu.
Rowan, üzerinde sadece siyah keten gömleği ve deri zırh yeleğiyle devasa harita masasının başında dikiliyordu. Masanın üzerinde Güney Krallığı’nın sınır kalelerini, geçitlerini ve su kaynaklarını gösteren parşömenler seriliydi. Mum ışığı, Rowan’ın çatık kaşlarını ve keskin yüz hatlarını daha da gölgelendiriyordu.
Gözlerini haritadan alamıyordu ama zihni bambaşka bir yerdeydi.
Ziyafet masasında parmaklarının arasına saplanan o meyve bıçağını ve yeşil gözlerinde katıksız bir yangın taşıyan kızı düşünüyordu. Prenses Aurelia. Rowan hayatı boyunca kılıç tutan yüzlerce adamla dövüşmüştü; fakat bir kadının, hem de ipekler içindeki bir prensesin gözlerinde böylesine vahşi bir savaşçı iradesi görebileceğini asla tahmin etmezdi. Kızın o meydan okuyuşu, Rowan’ın sınır boylarında donmuş damarlarını garip bir şekilde harekete geçirmişti.
Odanın kapısı sessizce aralandı. İçeriye süzülen ince, zarif siluet meşe zeminde neredeyse hiç ses çıkarmadı.
Gelen, Kuzey’in en köklü hanedanlarından birinin kızı olan Prenses Lyanna’ydı. Üzerinde açık mavi, kürk işlemeli pahalı bir elbise vardı. Babası Kral Bruce öldüğünden beri Lyanna, Rowan’ın yanından bir an olsun ayrılmamış; genç krala olan açık hayranlığını ve sevgisini her fırsatta belli etmişti. Bütün saray, Rowan’ın tahtını sağlama almak için çocukluktan beri tanıdığı bu sadık ve güzel prensesle evleneceğini fısıldardı.
"Hâlâ uyumadın mı, Rowan?" dedi Lyanna, sesi bir arp teli kadar yumuşak ve şefkatliydi.
Elindeki sıcak şarap kupasını masanın kenarına bıraktı ve tereddüt etmeden Rowan’ın arkasına geçti. Narin parmaklarını genç kralın gergin omuzlarına koyarak yavaşça masaj yapmaya başladı. "Sınır lordları Güney’in zayıfladığını söylüyor. Kendini bu kadar harap etmene gerek yok. Yarın o kaleden ayrılıp kendi topraklarımıza döneceğiz."
Rowan kaskatı kesildi. Lyanna’nın dokunuşunda ne bir huzur ne de bir arzu bulabiliyordu. Omzunu hafifçe geri çekerek kızın ellerinin boşa düşmesini sağladı.
"Harita açıkken kimse arkama geçmesin dememiş miydim, Lyanna?" dedi Rowan, sesi buz gibiydi. Bakışlarını haritadan ayırmamıştı bile.
Lyanna’nın yüzündeki tebessüm dondu, ellerini göğsünün üzerinde birleştirdi. Gözlerinde kırgın bir gölge belirdi ama sesindeki kararlılığı korumaya çalıştı: "Ben senin düşmanın değilim, Rowan. Ben seni çocukluğundan beri bekleyen kişiyim. O sarayda sana sunulan o güneyli kız... O ipekten kukla senin aklını mı çeldi yoksa? Lordlar onunla sadece bir oyun oynadığını biliyor ama sen..."
"Lyanna," diye kesti Rowan, bu kez dönüp doğrudan kızın gözlerine bakarak. Çelik grisi gözlerinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. "Aurelia bir kukla değil. Ve sen benim zihnimi neyin meşgul ettiğini sorgulayacak mevkide değilsin."
"O bizim düşmanımız!" dedi Lyanna, sesindeki kıskançlığı gizleyemeyerek. "Babanı katledenlerin kanını taşıyor!"
"Tam da bu yüzden," dedi Rowan, sesi karanlık bir fısıltıya dönüştü. Masadaki hançeri alıp güney sınırının tam kalbine, Aurelia’nın kalesinin bulunduğu noktaya sertçe sapladı. "Düşmanımı yakından tanımalıyım. Şimdi odana dön."
Lyanna öfkeden titreyen dudaklarını sıkarak başını eğdi ve hızla odadan çıktı. Kapı kapandığında Rowan odada yeniden yalnız kalmıştı.
Gözleri haritaya sapladığı hançere kaydı. İçinde tanımlayamadığı tekinsiz bir his vardı; o güneyli prensesin sadece bir saray süsü olmadığına adım gibi emindi. Pelerinini kaptığı gibi kimseye görünmeden hisarın arka kapısına yöneldi.
Gece henüz bitmemişti ve ormanın karanlığı, iki düşmanı birbirine doğru çekmek üzereydi.