İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 3 · 4 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 3

KIZIL ZİYAFET VE ÇEKİLEN SİLAHLAR

Büyük kabul salonunun tavanındaki devasa demir avizelerden damlayan mum ışıkları, aralarındaki uçurumu kapatmaya yetmiyordu. Uzun, oymalı ceviz masanın bir ucunda Güney’in kadife cübbeli, altın zincirli soyluları; diğer ucunda ise kürklerine sinmiş is ve kan kokusunu hâlâ üzerlerinde taşıyan Kuzeyli savaşçılar oturuyordu.

Hava o kadar yoğundu ki, nefes almak bile göğse batıyordu.

Rowan masanın tam ortasında, sırtını hiçbir yere yaslamadan, bir yayın gergin kirişi gibi dimdik oturuyordu. Önündeki gümüş tabakta duran geyik etine ya da yaldızlı kadehteki yakut rengi güney şarabına elini bile sürmemişti. Zehirlenmek, bu sarayda bir nezaket kuralı kadar olağandı.

Gözleri doğrudan karşısındaydı.

Aurelia’nın üzerinde.

Genç prenses, zümrüt yeşili elbisesinin içinde kusursuz bir saray heykeli gibi duruyordu. Ancak Rowan aptal değildi; sınırlarda büyümüş, ölümün kokusunu rüzgârdan alan bir avcıydı. Kızın kollarını masaya koyuşundaki gerginliği, parmaklarının masadaki gümüş bıçağın hemen yanında hafifçe kıvrılışını görüyordu. Rowan gözlerini bir an bile kırpmadan kızın yüzüne kilitledi. Bakışları sadece meydan okumuyordu; kızın ipek korsesinin ardındaki o gizli ritmi çözmeye çalışıyordu.

Aurelia da gözlerini kaçırmadı. Kuzey kralının çelik grisi, yırtıcı gözleri doğrudan ruhunu deşercesine ona saplanmıştı. Masanın altından geçen soğuk hava dalgası tenini ürpertse de çenesini bir milim bile indirmedi. Rowan’ın boynundaki derin kılıç yarasının izini, omuzlarının genişliğini ve gözlerindeki o saf, filtrelenmemiş nefreti ezberledi. Bu adam bir kraldan çok, kışı getiren bir fırtınaydı.

Sessizliği bozan, Kral Alden’in titrek ama gür çıkmaya çalışan sesi oldu.

"Kuzeyin genç kralı," dedi Alden kadehini kaldırarak. "Babanız Kral Bruce ile aramızdaki husumet ne yazık ki çok kan döktü. İki krallık da sınır boylarında evlatlarını kaybetti. Ancak tahta yeni geçmiş genç bir hükümdar olarak, halkına barış ve refah getirmek senin elinde. Kızım Aurelia ile kıyılacak bir nikâh, bu topraklara hak ettiği sükûneti getirecektir."

Rowan’ın solunda oturan ihtiyar komutan Kael masaya öyle bir yumruk indirdi ki gümüş kadehler devrildi, kırmızı şarap beyaz örtüye kan gibi yayıldı.

"Barış mı?!" diye gürledi Kael, sakalından tükürükler saçarak. "Kral Bruce’un göğsüne saplanan üç güney oku hâlâ kaledeki ocağımızın üzerinde duruyor! Efendimizin kanı kurumadan bizi bu süslü sofralara oturtup bir kadınla ağzımızı kapatabileceğinizi mi sanıyorsunuz?"

Güney tarafındaki şövalyelerin elleri anında kılıç kabzalarına gitti. Salondaki hava bir anda kırılma noktasına geldi.

Kral Alden’in yüzü kireç gibi oldu, korumalarına eliyle durmalarını işaret etti ama otoritesi pamuk ipliğine bağlıydı. Tam o sırada Rowan, elini hafifçe kaldırarak komutanını susturdu. Masadaki herkesin nefesi kesildi.

Rowan yavaşça öne doğru eğildi. Dirseklerini masaya dayadı, bakışlarını Aurelia’dan ayırmadan doğrudan Kral Alden’e konuştu:

"Barış, sadece diz çökenlerin sığındığı bir yalandır, Kral Alden. Babam sizin 'antlaşma' dediğiniz parşömenlerin arkasına saklanan suikastçılarınız tarafından katledildi. Ben buraya bir gelin seçmeye, Güney’in kokuşmuş sarayında kayınpeder aramaya gelmedim."

Rowan’ın sesi salonun taş duvarlarında buz gibi bir yankı bıraktı. Ardından bakışlarını tekrar Aurelia’ya çevirdi. Gözlerinde küçümseyici ama bir o kadar da tehlikeli bir ışıltı vardı.

"Kuzey'in sınırları kanla çizilmiştir. Ve o kanı silmek için bana teklif ettiğiniz şey... bir kadın mı? Söyleyin bana prenses, Güney Krallığı ordularını tüketti de kılıçların yerine eteklerinizin arkasına mı saklanmaya başladı?"

Masadaki güneyli lordlar ayağa fırladı. Hakaret öyle ağırdı ki, salonda tek bir kılıcın kınından sıyrılma sesi bile katliamı başlatmaya yeterdi.

Ama o sesi çıkaran bir şövalye değil, bizzat Aurelia oldu.

Aurelia oturduğu yerden öyle ani ve zarif bir öfkeyle kalktı ki sandalyesi geriye doğru savrulup yere devrildi. Önündeki gümüş meyve bıçağını tek bir kıvrak bilek hareketiyle kaptı ve masanın tam ortasına, Rowan’ın tam iki parmağının arasına sapladı.

ÇOT!

Bıçak, masif ceviz masaya neredeyse kabzasına kadar gömüldü. Masadaki tabaklar zangırdadı. Bütün salon donakaldı; Kuzeyli muhafızlar kılıçlarını yarıya kadar çekmiş, Güneyli muhafızlar yaylarını germişti.

Aurelia masaya iki eliyle dayandı. Rowan’ın yüzüne doğru eğildiğinde, aralarında yalnızca bir karışlık mesafe kalmıştı. Yeşil gözlerinde saf bir alev yanıyordu.

"Kuzey’in vahşileri ancak cesetlerin üzerindeki zırhları yağmalamayı bilir," dedi Aurelia. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir celladın baltası kadar keskindi. "Babama hakaret etmeye cüret ediyorsun çünkü karşında hasta ve yaşlı bir kral görüyorsun. Ama unutma Rowan; iki ağabeyimi o puslu dağlarınızda kaybettim. Onların kanı senin ellerinde kurumadıysa, benim hafızamda da kurumadı."

Rowan kıpırdamadı bile. Bıçağın eline olan mesafesine bakmadı; sadece kızın gözlerinin derinliğindeki o vahşi, dizginlenemez öfkeye baktı. Dudaklarının kenarı karanlık bir zevkle kıvrıldı.

"Bizi düşman sanıyorsun, değil mi?" diye devam etti Aurelia, nefesi Rowan’ın çenesine çarparken. "Haklısın. Biz düşmanız. Ve bu gece buradan başın omuzlarının üzerinde çıkabiliyorsan, bu sarayın nezaketinden değil; benim seni bir masada değil, savaş meydanında gebertmek istememdendir."

Rowan yavaşça ayağa kalktı. Boyu kızın üzerinde gölge gibi yükseldi ama Aurelia geri adım atmadı. Rowan masadaki bıçağın kabzasına uzandı, tek bir güçlü hamleyle onu tahtadan söküp çıkardı ve havaya kaldırdı.

Gözleri Aurelia’nın gözlerinin içine kilitlenmişken bıçağı parmaklarının arasında çevirdi.

"O zaman meydanda görüşürüz, Prenses," dedi Rowan, sesi derin ve tehditkâr bir tonda fısıldadı. "Ama dua et, o gün üzerinde bu ipekler olmasın. Çünkü ben düşmanıma merhamet etmem."

İki genç hükümdar, iki tahtın vârisi, çekilmiş hançerlerin ve nefret dolu bir geçmişin gölgesinde birbirlerine baktılar. Anlaşma ölmüştü; fakat ikisinin arasındaki asıl savaş, tam o saniyede başlamıştı.

Bölüm sonu

1 yorum