İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 2 · 3 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 2

KAN VE KÜL ÜZERİNE ÇEKİLEN İPEK

Aurelia, kılıcın çeliğini bileme taşında son kez gezdirdi. Çıkan tiz, metalik ses odanın taş kemerlerinde yankılanıp parmak uçlarına kadar uyuşturucu bir titreşim bıraktı.

Kılıcını kınına soktu ve eğilip yatağının altındaki gevşek döşeme taşını kaldırdı. Silahını, deri tozluklarını ve dövüş zırhını o karanlık çukura gömdükten sonra taşı yerine oturttu. Birkaç dakika sonra hizmetkârı içeri girdiğinde, o döşeme taşının üzerinde duran kişi artık bir savaşçı değil; Güney Krallığı’nın tek veliahdı, narin ve uysal Prenses Aurelia olmak zorundaydı.

Elenor elinde fildişi rengi, ağır bir ipek elbiseyle odaya süzüldü. Yüzü kireç gibiydi.

"Leydim, gözcüler haber getirdi," diye fısıldadı hizmetkâr, elleri titreyerek Aurelia’nın saçlarındaki dağınık örgüleri çözerken. "Kuzey’in genç kralı... Ordusu vadinin girişinde ordugâh kurmuş. Yanında yüz kişilik bir süvari birliğiyle saray kapılarına doğru ilerliyor."

Aurelia aynadaki soğuk yansımasına baktı. "Demek Rowan geldi."

"O bir canavar diyorlar, Leydim," dedi Elenor, korsenin bağlarını nefesini kesecek kadar sıkarken. "Babasının kanlı tahtına oturduğundan beri sınır boylarında tek bir Güney sancağı bile bırakmamış. Ağabeylerinizi ve amcalarınızı öldüren klanların başına o geçti. Buraya barış için değil, boğazımızı kesmek için geliyor."

"Korku gözlerini kör etmiş, Elenor," diye mırıldandı Aurelia. Göğsünü sıkan korsenin acısını bastırıp dik durdu. Elenor’un parmakları boynuna pudra sürerken, Aurelia kendi içindeki fırtınayı dindirmeye çalışıyordu.

Güney ile Kuzey arasında nesillerdir süren kan davası, sınır boylarını birer mezarlığa çevirmişti. Aurelia’nın iki ağabeyi de o puslu Kuzey ormanlarında can vermişti. Babası Kral Alden artık yaşlı, yorgun ve tükenmiş bir adamdı; krallığını korumak için elinde kalan son kozu, yani kızını masaya sürmekten başka çaresi kalmamıştı. Rowan’a gönderilen elçiler sözde bir "barış müzakeresi" ve "kan bağıyla kurulacak bir ittifak" teklif etmişti.

Fakat Aurelia gerçeği biliyordu: İki krallık birbirine hâlâ ölümüne düşmandı. İpek kumaşların ardında saklanan bu çağrı, sadece zaman kazanmak için kurulmuş zayıf bir tuzaktı.

Kalenin demir parmaklıklı ağır kapıları gıcırdayarak açıldığında, Rowan atının dizginlerini sertçe çekti.

Soğuk bir çisenti yağıyordu. Omuzlarındaki siyah ayı kürkü ve dövme demir zırhı yağmurla parıldıyordu ama Rowan’ın gözlerindeki soğukluk, havanın ayazından çok daha keskindi. Yirmi bir yaşındaydı; ancak babası Kral Bruce’un bir Güney okuyla delik deşik edilen cansız bedenini kollarında tuttuğu günden beri çocukluğuna dair tek bir kırıntı bile taşımıyordu.

Başındaki kargalarla süslü demir taç, ona bir zaferin değil, ödenmesi gereken bir intikamın borcuydu.

"Tuzak kokuyor, Efendim," diye hırladı yanındaki kıdemli komutan Kael, elini eyerindeki baltadan ayırmadan. "Bu Güney yılanları babanızı zehirli oklarla katletti. Şimdi bizi saraylarına davet edip bir kadınla gözümüzü boyayabileceklerini sanıyorlar."

"Biliyorum," dedi Rowan, sesi çelik kadar katıydı. "Ve tam da bu yüzden buradayız. Bu sarayın zayıflığını kendi gözlerimle göreceğim. Eğer Kral Alden diz çökmezse, kalesini başlarına yıkacağım."

Atından indiğinde botları saray avlusunun beyaz mermerlerini çamurla lekeledi. Merdivenlerin yukarısında Kral Alden ve maiyeti dizilmişti.

Ve hemen kralın yanında, zümrüt yeşili ve fildişi ipekler içinde bir siluet duruyordu.

Prenses Aurelia.

Rowan basamakları ağır, tehditkâr adımlarla tırmandı. Güney sarayının kadınlarının zayıf, kırılgan ve korkak olduğunu duymuştu; babasının anlattığı masallarda bu insanlar sadece entrika çevirir, tehlike anında ise ağlarlardı.

Fakat Rowan yaklaştıkça, kızın gözlerindeki bir şey dikkatini çekti.

Aurelia narin bir reveransla başını eğmişti; duruşu kusursuz bir prenses gibiydi. Ancak gözleri... Zümrüt yeşili gözleri Rowan’ın yüzüne kilitlendiğinde, o bakışlarda ne korku vardı ne de boyun eğiş. Kızın bakışları Rowan’ın gözlerinden aşağı indi; kılıcının kabzasına, omuzlarının genişliğine, adım atarken ağırlığını verdiği sağ ayağına odaklandı.

Bir prenses bir misafiri süzmezdi. Bir savaşçı, hasmının açığını arardı.

Rowan merdivenlerin başında durdu. Kral Alden’in uzattığı dostluk eline bakmadı bile; bakışları sadece Aurelia’nın üzerindeydi.

"Kral Alden," dedi Rowan, sesi avludaki herkesi donduracak bir tonda yankılandı. "Beni kanla suladığınız topraklarınıza bir barış masalıyla çağırdınız. Görüyorum ki karşılığında bana ipekten bir süs bebeği sunmayı planlıyorsunuz."

Salondaki lordların nefesi kesildi. Kral Alden’in yüzü anında sarardı; bu açık bir hakaretti, bir savaş ilanıydı.

Fakat kral konuşamadan, Aurelia bir adım öne çıktı. İpek elbisesinin etekleri mermere hafifçe sürtündü ama çenesi dikti.

"Kuzeyin kurtları çok gürültü çıkarır, Kral Rowan," dedi Aurelia. Sesi yumuşak, bir kadife kadar pürüzsüzdü; fakat her kelimesi havada bir ok gibi vınladı. "Çünkü bilmedikleri topraklara girdiklerinde korkularını ancak uluyarak örtebilirler. İpekten yapılmış olabilirim; ama unutmayın ki bir ipek şal, doğru ellerde demir bir zırhın koruyamadığı boğazları boğmak için en sessiz silahtır."

Rowan’ın dudaklarında karanlık, tehlikeli bir tebessüm belirdi. Elini kılıcının kabzasına koyarak kıza bir adım daha yaklaştı.

Karşısındaki bir süs bebeği değildi. Bu sarayda, en az kendisi kadar kana ve savaşa susamış bir düşman duruyordu.

Bölüm sonu

1 yorum