Sınır boyundaki Sisli Geçit, göğü delen sarp kayalıkların arasına gerilmiş dev bir mezar çukurunu andırıyordu.
Dondurucu rüzgâr, dağların doruklarından kopup vadiye inerken sancakları kamçı gibi dövüyordu. Bir yanda Lord Brandon’ın ihanet bayrağını taşıyan kara kargalı birlikler ve Malakor’un kaçak paralı askerleri dizilmişti; binlerce mızrak ve kalkan, gri kış göğünün altında ölümcül bir orman gibi yükseliyordu.
Karşı yamaçta ise tarihin daha önce hiç tanık olmadığı bir manzara vardı.
Güney’in beyaz geyik işlemeli altın sancakları, Kuzey’in gri kurt flamalarıyla yan yana dalgalanıyordu. Ordunun en önünde iki at yan yana duruyordu.
Rowan, siyah zırhının üzerinde dalgalanan ayı kürkü pelerini ve başındaki demir tacıyla bir fırtına tanrısı gibiydi. Hemen sağında ise Aurelia vardı. Genç prenses saray ipeklerini tamamen geride bırakmıştı. Üzerinde dövme çelikten hafif bir göğüs zırhı, siyah süvari pantolonu ve omuzlarına dökülen koyu renk pelerini vardı. Koyu dalgalı saçları rüzgârda savrulurken, zümrüt yeşili gözleri karşıdaki düşman hattını bir kartal dikkatiyle tarıyordu.
"Brandon geçidin dar boğazına güveniyor," dedi Rowan, gözlerini ayırmadan. Sesi ayazda buharlaşıyordu. "Süvarileri içeri çekip yanlardan kayalarla ezmeyi planlıyor. Babama kurdukları pusunun aynısı."
Aurelia dudaklarının kenarıyla gülümsedi; bu, o küçük kulübede Rowan’ı yere serdiği andaki o vahşi, cüretkâr gülümsemeydi. Elindeki ince kılıcın kabzasını sıktı.
"O zaman avcının tuzağına yürümeyeceğiz, kurt kral," dedi Aurelia. "Onları boğazdan dışarı çekeceğiz. Sen merkezden bindirme yapıp dikkatlerini üzerine alırken, ben seçkin güney hafif süvarileriyle batı sırtını dolanıp amcanın karargâhına arkadan ineceğim."
Rowan başını çevirip kıza baktı. Gözlerindeki endişe ve dizginlenemez hayranlık bir anlığına çatıştı. Uzandı, kalın deri eldivenli par elini Aurelia’nın kılıç tutan elinin üzerine koydu.
"Dikkatli ol, savaşçı kraliçem," dedi Rowan boğuk bir fısıltıyla. "O amcanın kellesini bizzat koparmak isterdim ama sana bırakıyorum."
"Kellesini sana hediye olarak getireceğim, Rowan," dedi Aurelia.
Savaş borazanları aynı anda göğü inletti.
Rowan kılıcını kınından çektiğinde binlerce Kuzeyli savaşçı kalkanlarına vurarak vahşi bir zafer narası kopardı. "KUZEY İÇİN! KRAL İÇİN!" diye kükreyen Rowan, atını doğrudan vadinin ortasındaki düşman hatlarına sürdü. İki ordu, gök gürültüsünü andıran bir çarpışmayla birbirine girdi. Çelik çeliğe çarptı, mızraklar kırıldı, kan beyaz karları kızıla boyamaya başladı.
Aurelia bir an bile oyalanmadı. Atının dizginlerini batı patikasına kırarak arkasındaki yüz kişilik gizli süvari birliğiyle kayalıkların ardına daldı.
Vadinin dibinde Rowan adeta bir ölüm fırtınası estiriyordu. Kartal başlı kılıcının her bir savruluşuyla zırhları delip geçiyor, amcasının öncü birliklerini ezip ilerliyordu. Fakat düşman kalabalıktı; Brandon’ın paralı askerleri Rowan’ın etrafını sarmaya başlamış, genç kralı çemberin içine almıştı.
Tam o anda, yüksek sırttan kulakları sağır eden bir hücum borusu yankılandı.
Brandon’ın tepeye kurduğu ana karargâhın arkasından bir fırtına koptu. Aurelia ve adamları yamaçtan aşağı bir çığ gibi indi. Genç prenses atından kayarak yere indiği saniyede iki muhafızı kılıcının tek bir darbesiyle biçti. Çadırın girişini koruyan kalkanlı askerleri akıl almaz bir esneklikle yararak içeri daldı.
Lord Brandon, zırhının içinde titreyerek kılıcını çekti. "Sen... o güneyli süs bebeği!"
"Sana bu bebeğin dişlerini göstereyim," dedi Aurelia.
İki kılıç havada çarpıştı. Brandon kaba gücüyle bastırmaya çalıştı ama karşısındaki kız bir rüzgâr gibiydi; darbeyi savuşturdu, dönerek adamın kılıç tutan bileğine hançerini sapladı. Brandon acıyla inleyip kılıcını düşürdüğünde, Aurelia tek bir dönme tekniğiyle kılıcının kabzasını hain lordun çenesine indirdi. Brandon sırtüstü harita masasının üzerine yığıldı.
Aurelia kılıcını adamın boğazına dayadı. Çadırın yırtılan kapısından Rowan girdi. Zırhı kanla kaplıydı, nefes nefeseydi ama kızı sapasağlam, düşmanı ayaklarının altında görünce dudaklarında o mağrur tebessüm belirdi.
"Geç kaldın, Majesteleri," dedi Aurelia, nefes nefese Rowan’a bakarak.
Rowan kıza doğru yürüdü. Çadırın dışındaki savaş sesleri, teslim olan düşmanların bağırışlarıyla yavaş yavaş dinmeye başlamıştı. Rowan, Aurelia’nın beline elini doladı, kızı kendine çekip alnını onun alnına yasladı.
"Hiçbir yere geç kalmadım," dedi Rowan, sesi zaferin ve aşkın sarhoşluğuyla derinden geliyordu. "Zira senin olduğun her yer, benim tahtım."
Brandon’ın ordusu dağılmış, iki krallığı bölen ihanet zinciri ebediyen kırılmıştı. Sisli dağların doruklarında yankılanan borazanlar, artık düşmanlığın değil; bir kurdun pençesiyle bir savaşçının çeliğinin birleştiği yeni bir çağın şafağını müjdeliyordu.