İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 23 · 3 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 23

ÇELİKTEN MÜHÜR VE ŞAFAK YEMİNİ

Nefesleri şömineden yükselen kıvılcımlarla yarışırken, odanın duvarları iki düşman tahtın birbirine karışan fısıltılarına tanıklık ediyordu.

Rowan’ın dudakları Aurelia’nın dudaklarından ayrıldığında, genç kral alnını kızın şakağına dayadı. İkisinin de göğsü hızla inip kalkıyor, parmakları hâlâ birbirinin tenine kenetli duruyordu. Rowan’ın gözlerinde artık ne sınır boylarının intikam ateşi ne de Kuzey sarayının o kibirli soğukluğu vardı; yeşil harelerin derinliğinde kaybolmuş, ilk kez bir tahttan daha değerli bir şey bulmuş bir adamın teslimiyeti yatıyordu.

Aurelia parmaklarını yavaşça Rowan’ın göğsünden çekmek istedi, fakat genç kral buna izin vermedi. Kızın elini kavrayıp dudaklarına götürdü; kılıç tutmaktan nasır bağlamış o narin parmak uçlarını tek tek öptü.

"Bu gece burada olanları hiçbir zırh gizleyemez, Aurelia," dedi Rowan, sesi gecenin karanlığı kadar pürüzsüz ve derindi. "Saray salonlarında bir düşman gibi bakışabiliriz ama artık kılıcım da kanım da seninle bağlı."

Aurelia derin bir nefes alıp başını dikleştirdi. Kalbi göğsüne sığmıyordu ama gözlerindeki o savaşçı kararlılığı yeniden kuşanmıştı. "Bağlılık sözleri ucuzdur, Rowan. Şafak söktüğünde babamın divanı toplanacak. Malakor’un itirafı sarayı ikiye böldü. Eğer Kuzey’deki amcan Brandon tahtını ele geçirmek için sınırda bekliyorsa, burada kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok."

Rowan’ın dudaklarında o tanıdık, yırtıcı gülümseme belirdi. "Korkuyor musun?"

"Senin için değil," dedi Aurelia, eliyle adamın çenesini hafifçe kavrayarak. "Tahtını geri alırken önümde duracak olanlar için korkuyorum. Zira senin amcanı deşmek bana düşecek gibi görünüyor."

Rowan kızın belini biraz daha sıktı, başını eğip kulağına fısıldadı: "Kuzey’in demir tahtını seninle paylaşmaktan daha büyük bir zafer düşünemiyorum, vahşi prenses."

Tam o sırada, kalenin dış surlarından sabahın ilk borazan sesi yükseldi. Şafak, vadinin üzerindeki gri sisi yarmaya başlamış, gökyüzü kan kırmızısı bir renge bürünmüştü. İki âşık için zaman tükenmişti.

Rowan tereddüt etmeden geri çekildi. Balkonun aralık kanatlarına doğru adımladı; rüzgâr koyu renk saçlarını savururken omzunun üzerinden Aurelia’ya son bir bakış fırlattı.

"Divanda görüşürüz, leydim," dedi fısıltıyla. "Bakalım o süslü elbiselerin altında bu geceki yangını saklayabilecek misin."

Tek bir kıvrak hamleyle balkonun taş korkuluklarından aşağı süzüldü ve sabahın alacakaranlığında kayboldu.

Birkaç saat sonra Büyük Divan Salonu, sarayın bugüne kadar gördüğü en ağır havaya ev sahipliği yapıyordu. Kral Alden tahtında, yanında zümrüt yeşili ve siyah kadife karışımı, omuzları gümüş pullarla zırhı andıran bir elbiseyle Prenses Aurelia duruyordu. Karşılarında ise Rowan, tam teçhizatlı zırhı ve kürk peleriniyle bir heybet anıtı gibi dikilmişti; arkasında Kael ve Kuzey’in en seçkin muhafızları yer alıyordu.

Alden boğazını temizleyip ayağa kalktı. Sesindeki o eski yorgunluk gitmiş, yerini kızının cesaretinden güç alan bir ciddiyete bırakmıştı.

"Lordlar ve komutanlar!" dedi Kral Alden, salonu çınlatarak. "Dün gece sarayımızda dökülen kan, gerçek düşmanın maskesini düşürdü. Başdanışman Malakor ve Kuzey’in hain lordu Brandon, iki krallığı birbirine kırdırıp tahtlarımızı gasp etmek için birleşmiştir. Bu alçaklığa verilecek tek bir yanıt vardır."

Kral Alden bakışlarını Rowan’a, ardından kızı Aurelia’ya çevirdi.

"Kuzey ve Güney, yüzyıllardır süren kan davasını bu salonda gömecektir. Kral Rowan ile Prenses Aurelia’nın evliliği, sadece bir barış akdi değil; iki krallığın ordularını tek bir çelik yumruk yapacak bir savaş fermanıdır!"

Salondaki lordlar arasında uğultulu bir şaşkınlık dalgası yayıldı.

Rowan bir adım öne çıktı. Başındaki demir kargalı tacı çıkardı, tek dizinin üzerine çökerek kılıcını iki eliyle kınından sıyırdı ve yere paralel tuttu. Ancak kılıcını yaşlı krala değil, doğrudan Aurelia’nın ayaklarının dibine uzattı.

Çelik grisi gözleri kızın yeşil gözlerine kilitlendiğinde, salondaki herkes nefesini tuttu.

"Kuzey’in çeliği, Güney’in iradesine boyun eğmez," dedi Rowan, sesi salonun taş sütunlarında yankılandı. "Fakat ben bu kılıcı, hem tahtımın ortağı hem de ruhumun kraliçesi olan bir savaşçıya teslim ederim. Ordum senin emrindedir, Aurelia. Sınırlarımızı ateşe verenleri birlikte yok edeceğiz."

Aurelia bir adım öne çıktı. İpek elbisesinin etekleri Rowan’ın kılıcının namlusuna sürtündü. Eğilip elini çeliğin soğuk yüzeyine koydu. Bakışlarındaki o kor ateş, genç kralın sunduğu yemini mühürledi.

"Kalk, Kuzey’in kralı," dedi Aurelia, sesi tüm divanı titretecek kadar berrak çıktı. "Kılıcını yerden al. Zira yarın şafakta, amcanın ordusunu biçmek için iki kılıca birden ihtiyacımız olacak."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.