Zindandan çıktıktan hemen sonra Rowan, hisarın arka avlusundaki nöbet kulesinde sağ kolu Kael ile buluştu. Taş odanın meşaleleri rüzgârda titrerken, genç kral amcası Brandon’ın ihanetini, babasını vuran okun asıl sahibini ve Malakor’un zehirli tezgâhını birer birer aktardı.
Kael’in sakallı yüzü duyduklarıyla kireç gibi oldu; elini kemerindeki baltanın kabzasına öyle bir hınçla sıktı ki parmak boğumları beyazladı.
"Brandon ha..." diye homurdandı koca savaşçı, sesi bir ayı kükremesini andırıyordu. "Öz kanımız, arkamızdan hançer saplamış. Hemen şimdi atları eyerleyip Kuzey’e dönelim, efendim. Kaleyi başına yıkalım o köpeğin!"
"Şimdi değil, Kael," dedi Rowan, sesi gece ayazı kadar dondurucuydu. "Biz yola çıktığımız an Brandon sınırda bizi bekleyen bir orduyla karşılar. Burada kalıp Güney ile bağı koparmayacağız. Gücümüzü birleştirmeden dönersek babamın kaderini paylaşırız. Muhafızları uyar, nöbetleri iki katına çıkar ve Lyanna’yı zindana kapat. Kimsenin ağzından tek bir fısıltı dahi kaçmayacak."
Kael başını eğip emri yerine getirmek üzere karanlığa karışırken, Rowan gölgelerin arasından süzülüp sarayın sarmaşıklarla kaplı yüksek burçlarına yöneldi.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Saray, salonlardaki kanlı çatışmanın ve zindandaki feryatların ardından derin, tekinsiz bir sessizliğe gömülmüştü.
Aurelia odasında, şöminenin hemen karşısındaki boy aynasının önünde dikiliyordu. Üzerindeki deri zırhtan sıyrılmış, yalnızca ince, dökümlü beyaz bir ipek gecelik giymişti. Islak bir süngerle boynundaki ve omuzlarındaki duman izlerini, zindandan üzerine sinen demir pasını temizliyordu. Sarı alevlerin ışıltısı teninde altın rengi hareler bırakıyor, saçları nemli dalgalar halinde çıplak sırtına dökülüyordu.
Balkonun aralık kanatlarından esen sert bir rüzgâr tül perdeleri havalandırdı.
Aurelia elindeki süngeri bırakıp masadaki hançere uzanmadı. Bu kez o rüzgârın ardındaki adımları, odaya dolan o yabani çam ve çelik kokusunu çok iyi tanıyordu. Arkasını dönmedi; aynadaki yansımasından karanlığın içinden sessizce süzülen silueti izledi.
Rowan balkonun eşiğinden içeri adım attı. Üzerinde sadece siyah keten bir gömlek ve süvari pantolonu vardı; pelerini yoktu, kılıcı kınında sessizce bekliyordu. Genç kralın gözleri, beyaz ipeklerin içindeki kıza kilitlendiğinde nefesi boğazında düğümlendi. Az önce zindanda bir adamın etini dağlayan o ölümcül savaşçı gitmiş; yerine ay ışığının altında nefes kesici bir zarafetle parıldayan narin bir kadın kalmıştı.
Rowan mermer zeminde tek bir ses bile çıkarmadan yürüdü. Aurelia’nın tam arkasında durduğunda aralarındaki mesafe bitti.
"Kilitleri zorlamayı alışkanlık haline getirdin, Kral Rowan," dedi Aurelia fısıltıyla. Aynadaki yansımadan doğrudan gencin gözlerine bakıyordu ama kaçmıyordu.
"Kilitli kapılar sadece korkakları durdurur, Aurelia," dedi Rowan, sesi boğuk, derinden gelen bir fısıltıydı.
Genç kral elini yavaşça kaldırdı. Nasırlı, sert parmakları kızın çıplak omzuna değdiğinde Aurelia’nın teni alev almış gibi ürperdi. Rowan’ın parmakları durmadı; usulca omzundan yukarı, boyun çizgisine ve oradan da çenesine doğru kaydı. Dokunuşu, kızın az önce hissettiği tüm soğukluğu bir anda yakıp kül etti.
Aurelia yavaşça arkasını döndü. Göğsü hızla inip kalkıyor, beyaz ipeğin altındaki kalbi delice çarpıyordu. Rowan’ın boynundaki o kılıç çiziği, yaralı omzu ve çelik grisi gözlerindeki dizginlenemez açlık onu bir girdap gibi içine çekiyordu.
"Burada olmamalısın," dedi Aurelia, sesi her zamanki sertliğini korumaya çalışsa da titremesine engel olamadı. "Babamın muhafızları koridorda. Bizi böyle görürlerse..."
"Görsünler," diye fısıldadı Rowan, bir adım daha atıp kızı şöminenin taş pervazı ile kendi bedeni arasına sıkıştırarak.
Rowan diğer elini Aurelia’nın beline doladı, kızı kendine doğru öyle bir sertlikle çekti ki ipek kumaş adamın göğsündeki ketene yapıştı. Genç kralın dudakları kızın kulağının hemen altına, boynundaki o en hassas noktaya değdi. Sıcak nefesi Aurelia’nın tenini yalayıp geçtiğinde kızın dudaklarından hafif, boğuk bir inilti döküldü.
"Bana bu gece zindanda ne kadar acımasız olduğunu gösterdin," dedi Rowan, dudaklarını kızın boynunda milim milim gezdirerek çenesine doğru tırmandı. "Ama şu an... bu odada sadece titriyorsun."
Aurelia parmaklarını Rowan’ın dağılmış koyu saçlarına geçirdi; onu uzaklaştırmak istedi ama elleri buna ihanet ederek genci kendine daha da sert çekti. Yeşil gözleri adamın dudaklarına kilitlendiğinde içindeki tüm saray kuralları, tüm o sahte prenses rolleri yerle bir oldu.
"Senden korktuğum için titremiyorum, kurt kral," diye mırıldandı Aurelia, nefesi Rowan’ın dudaklarına çarparken.
"Biliyorum," dedi Rowan, dudaklarındaki o vahşi, tehlikeli tebessümle. "Benim kadar yandığın için titriyorsun."
Rowan daha fazla beklemedi. Başını eğip kızın dudaklarını sert, yakıcı ve uzun süredir bastırılmış bir tutkuyla hapsetti. Bu kez kıyıdan bir veda değildi; iki savaşçının birbirinin ruhunu teslim aldığı, çeliğin ateşte eridiği türden amansız bir fırtınaydı. Aurelia sırtını taş duvara dayarken Rowan’ın boynuna sarıldı; odadaki şöminenin alevleri, aralarında başlayan bu yasak yangının yanında sönük kalıyordu.