Sarayın derinliklerindeki zindanlar, asırlık taş duvarlara sinmiş küf, demir ve pas kokusuyla nefes alıyordu. Yukarıdaki büyük salonda dökülen kanların yankısı henüz dinmemişken, aşağıda sadece meşalelerin cılız çıtırtısı ve tavandan damlayan soğuk suyun sesi duyuluyordu.
Hain muhafızların komutanı Varek, kolları paslı demir zincirlerle duvara gerilmiş halde dizlerinin üzerinde duruyordu. Yüzü kan içindeydi, zırhı parçalanmıştı ama dudaklarında hâlâ gururlu, Güney sarayının o kibirli inadını taşıyan bir sırıtış vardı.
Rowan sırtını zindanın soğuk taş sütununa dayamış, kollarını göğsünde bağlamış halde izliyordu. Ziyaretten kalma yırtık gömleğinin altındaki omzu zonkluyordu ama acıyı hissetmiyordu bile. Kuzey’in zindanlarında sorguları bizzat görmüş, kemik kıran yöntemleri iyi bilirdi. Bir askerin ağzını açmanın saatler, bazen günler alacağını düşünüyordu. Genç kral tam öne çıkıp kendi hançeriyle adamın tırnaklarına uzanmayı teklif edecekti ki, merdivenlerden gelen hafif ve kararlı adım sesleriyle duraksadı.
Aurelia içeri girdi.
Üzerindeki yırtılmış siyah kadife elbiseyi çıkarmış; yerine vücudunu saran koyu gri deri talim ceketini, dizlerine kadar uzanan süvari çizmelerini giymişti. Saçlarını tepeden sıkıca toplamıştı, açıkta kalan yüz hatları meşale ışığında bir mermer heykel kadar kusursuz ve donuktu. Sağ elinde, ucu ateşte kızdırılmış ince bir gümüş hançer tutuyordu.
Rowan tek kelime etmedi, sadece kenara çekilip kızı izlemeye başladı.
Aurelia, zincirlere bağlı adamın tam önünde durdu. Bakışlarında ne zerre kadar öfke ne de bir prensesin acıma duygusu vardı; yalnızca bir celladın soğuk hesapçılığı parıldıyordu.
"Konuşmayacağım, küçük prenses," diye tükürdü Varek, ağzındaki kanı kızın çizmelerinin dibine savurarak. "Beni korkutamazsın. Saray hanımlarının tehditleri tenimi bile çizemez. Malakor efendimiz bu tahtı alacak, senin o yaşlı baban da mezara girecek."
Aurelia gözünü bile kırpmadı. Yüzündeki kaslar bile oynamadı.
Beklenmedik bir anda, tek bir kelime dahi etmeden kız elindeki gümüş hançerin sivri ucunu Varek’in sol omzundaki zırh çatlağına sapladı. Kemiğe çarpan çeliğin o boğuk sesi zindanda yankılandı. Adamın boğazından kulakları sağır eden bir çığlık koptu.
Rowan’ın kaşları hafifçe havalandı. Çelik grisi gözlerinde ani bir şaşkınlık dalgası parladı. Kız tereddüt bile etmemişti; bir kraliyet nedimesinin değil, sınır boylarında onlarca adam deşmiş kıdemli bir komutanın refleksleriyle hareket ediyordu.
Aurelia hançeri milim milim çevirdi. Ses tonu bir ninniden daha sakin, ama bir kış fırtınasından daha dondurucuydu.
"Küçük prenses unvanı geride kaldı, Varek," dedi fısıltıyla, adamın yüzüne doğru eğilerek. "Sarayda hanımefendilik oynamak zorundaydım çünkü babamın kalbi daha fazlasını kaldıramazdı. Ama bu zindanda saray kuralları işlemez. Burası benim dünyam."
Hançeri biraz daha derine bastırdı. Varek’in çığlığı boğuk bir iniltiye dönüştü, alnından soğuk terler boşanmaya başladı.
"Zehri Malakor hazırladı, bunu biliyoruz," diye devam etti Aurelia, sesi taşları delecek bir soğukluktaydı. "Ama o zehri saraya sokan ve Kuzey heyetinin içine sızan eli arıyorum. Kiminle anlaştınız? Lyanna tek başına mıydı, yoksa Kuzey sınırındaki amcalardan biri mi işin içinde?"
"B-bilmiyorum..." diye inledi Varek, gözleri acıdan kayarken. "Yemin ederim bilmiyorum!"
Aurelia hançeri adamın etinden tek bir sert hamleyle çekti. Varek rahat bir nefes alacağını sandığı anda, kız sol eliyle adamın çenesini demir bir mengene gibi kavradı ve az önce kızdırdığı hançerin düz, kor gibi yanan namlusunu adamın boynundaki açık yaraya bastırdı.
Cızırdayan et kokusu odaya yayıldı. Varek’in bedeni zincirlerin üzerinde zangır zangır titredi.
"Bana yalan söyleme," dedi Aurelia. Yeşil gözlerinde saf, katıksız bir karanlık alevlenmişti. "Bir sonraki darbe sol gözüne inecek. Ve inan bana, kör bir hainin taht kavgasında hiçbir lorda faydası olmaz. Adı ver."
Rowan yaslandığı sütundan ayrılmıştı. Ağzı hafifçe aralık, göğsünde kabaran o vahşi hayranlıkla kızı izliyordu. Hayatı boyunca pek çok savaşçı, pek çok general görmüştü; fakat bu kadar zarif bir bedenin içine gizlenmiş böylesine amansız, tavizsiz ve ölümcül bir iradeye ilk kez şahit oluyordu. Aurelia sadece kılıç savurmuyordu; zihinleri parçalamayı, korkuyu bir cerrah gibi kullanmayı biliyordu. Rowan’ın damarlarındaki kanın delice aktığını hissetti; bu kıza duyduğu his artık sadece çekim değildi, ruhunu teslim etmek isteyeceği kadar derin bir saygı ve tutkuydu.
"Dur! Dur, söyleyeceğim!" diye haykırdı Varek, nefesi kesilerek. Zincirleri şangırdadı. "Lord Brandon! Kuzey sınırındaki Lord Brandon... Malakor ile o anlaştı! Kral Bruce’u sınırda tuzağa düşüren oku atan da Brandon’ın kiralık adamlarıydı!"
Rowan duyduğu isimle kaskatı kesildi. Lord Brandon. Rowan’ın öz amcası, Kuzey tahtının gölgedeki en büyük hak iddiacısıydı. Babasını öldüren o zehirli güney oku, meğer kendi kandaşının yayından çıkmıştı.
Aurelia hançeri geri çekti. Adamın çenesini bıraktığında Varek’in başı cansız bir çuval gibi göğsüne düştü, bayılmıştı.
Aurelia yavaşça arkasını döndü. Elindeki kanlı hançeri yanındaki su fıçısında yıkadı, keten bir bezle sildi. Göğsü hafifçe inip kalkıyordu ama bakışları Rowan’a döndüğünde yine o sarsılmaz mermer maskesini takınmıştı.
"Duydun," dedi Aurelia, sesi zindanın sessizliğini yardı. "Düşmanın Güney değilmiş, Rowan. Düşmanın senin kendi kanınmış."
Rowan ağır adımlarla kıza doğru yürüdü. Çizmelerinin sesi taş zeminde yankılandı. Aurelia’nın tam karşısında durduğunda, aralarındaki mesafe yine bir nefeslik kadardı. Rowan kızın gözlerine, az önce bir cellat gibi yanan o yeşil harelerin derinliğine baktı. Elini uzatıp kızın yanağına sıçramış olan tek bir kan damlasını başparmağıyla yavaşça sildi.
Dokunuşu, az önceki vahşetin tam aksine inanılmaz derecede yumuşaktı.
"Kuzey’in en acımasız lordlarını gördüm, Aurelia," dedi Rowan, sesi derinden ve boğuk geliyordu. Bakışlarındaki hayranlık meşale ışığını bastıracak kadar yoğundu. "Ama senin gibi bir alevi... senin gibi bir çeliği hayatımda hiç görmedim. Bir prenses gibi giyiniyorsun ama ruhun bir imparatorluk fethedecek kadar tehlikeli."
Aurelia adamın dokunuşuyla irkilmedi ama nefesi hafifçe hızlandı. Gözlerini kaçırmadan fısıldadı: "Korktun mu, Kral Rowan?"
Rowan’ın dudaklarında karanlık, büyüleyici bir gülümseme belirdi. Başını hafifçe eğip kızın alnına doğru yaklaştı.
"Korkmadım," dedi Rowan, nefesi kızın dudaklarına değerken. "Daha kötüsü oldu... Sana tutuldum, vahşi prenses. Ve şimdi, seninle birlikte iki tahtı birden kana bulamak için sabırsızlanıyorum."