İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 20 · 3 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 20

İKİ TAHT, TEK ÇELİK

Malakor’un boğazından dökülen tiz bir ıslık, büyük salonun tavanında yankılandı. Salondaki şövalyelerin yarısı donup kalmışken, önceden yerleştirilmiş iki düzine kara pelerinli muhafız kınlarından çektikleri meşum hançer ve kılıçlarla doğrudan kraliyet kürsüsüne doğru atıldı. Malakor tahtı hemen orada, bu kaosun gölgesinde kanla temizlemek niyetindeydi.

Aurelia bir an bile tereddüt etmedi.

"Elenor! Muhafız birliğini kürsüye çek!" diye haykırdı.

Kral Alden titreyen bacaklarıyla ayakta durmakta zorlanıyordu. Aurelia, salonun mermer zemininde rüzgâr gibi kayarak babasına ilk hamleyi yapan bir hainin kılıcını kendi ince çeliğiyle havada karşıladı. Çeliğin çarpışmasıyla çıkan kıvılcımlar yaşlı kralın gözlerini kamaştırdı. Aurelia tek bir kıvrak bilek hareketiyle hasmının kılıcını yana saptırdı, ardından topuğuyla adamın diz kapağına sert bir darbe indirip onu yere serdi. İkinci bir saldırgan mızrağını Alden’in göğsüne saplamak üzereyken, Aurelia sol manşetinden kaydırdığı diğer gümüş hançeri savurdu. Hançer, adamın omzuna saplanırken saldırgan acı dolu bir narayla geriye savruldu.

Aurelia, sol koluyla babasını geriye, tahtın arkasındaki taş sütunun emniyetli girintisine itti. "Burada kal baba! Başını eğ!"

"Aurelia... sen..." Alden’in sesi dehşet ve şaşkınlıkla titriyordu; kızını yıllardır narin bir kuğu sanırken, şu an karşısında duran figür bir orduyu yaracak cesarete sahip bir savaş tanrıçasıydı.

Fakat hainler boşluk bırakmadı; dört ağır zırhlı muhafız aynı anda kılıçlarını kaldırarak Aurelia’nın üzerine çullandı. Kızın savunma pozisyonu almasına fırsat kalmadan, havayı yaran karanlık bir gölge ve kulakları sağır eden bir çelik patlaması salonu titretti.

Rowan, devasa bir sıçrayışla araya girmişti.

Kartal başlı kılıcının tek bir acımasız savruluşuyla en öndeki iki askerin zırhını yarıp onları mermer zemine çiviledi. Genç kralın üzerindeki ziyafet ceketi yırtılmış, altındaki kaslı beden ve omzundaki taze sargı yeniden kanamaya başlamıştı; fakat gözlerinde yanan o barbarca ateş en ufak bir zafiyet göstermiyordu.

"Arkanı açıkta bırakıyorsun, Prenses," dedi Rowan boğuk, nefes nefese bir hırıltıyla. Sırtını doğrudan Aurelia’nın narin ama çelik gibi sert sırtına yasladı.

"Ben babamı koruyordum, Kuzey kurdu," diye karşılık verdi Aurelia, gözlerini önünde toplanan diğer düşmanlara dikerek. "Sen ise sadece gösteriş yapıyorsun."

"O zaman bu gösteriyi birlikte bitirelim."

İki düşman krallığın vârisleri, nesillerdir birbirinin kanını döken hanedanların çocukları; ilk kez aynı taşın üzerinde, sırt sırta vermiş tek bir beden gibi dövüşmeye başladı.

Bu bir kargaşa değil, kusursuz ve ölümcül bir danstı. Rowan kaba kuvveti, acımasız darbeleri ve kırılmaz savunmasıyla saldırganların hatlarını yarıyor; Aurelia ise akıcı hızı, beklenmedik dönüşleri ve nokta atışı hançer darbeleriyle açıkta kalan her boğazı avlıyordu. Bir muhafız Rowan’ın açık kalan yanına balta savurduğunda, Aurelia adamın bileğini kılıcının tersiyle saptırıp yere serdi; Aurelia’nın arkasından yaklaşan bir kılıç darbesini ise Rowan demir zırhlı koluyla bloke edip kılıcını adamın göğsüne saplayarak yok etti.

Kael ve Kuzeyli muhafızlar da kalkan duvarını kurup araya girince, Malakor’un kiralık katilleri birer birer taş zemine devrildi.

Kalan birkaç hain silahlarını atıp teslim olurken, salonun mermerleri kan ve dökülen şarapla kızıla boyanmıştı. Malakor kapının dibinde, kendi kanıyla lekelenmiş kaftanı içinde köşeye sıkışmış halde titriyordu.

Aurelia kılıcının ucundaki kanı tek bir sert savuruşla mermere sıyırdı. Ağır adımlarla titreyen danışmanın önüne kadar yürüdü; kılıcın soğuk ucunu doğrudan Malakor’un çenesinin altına yerleştirdi. Genç prensesin siyah kadife elbisesi yer yer yırtılmış, saçları dağılmıştı ama duruşundaki heybet salondaki tüm lordları diz çöktürecek kadar keskindi.

"Hainlerin sonu sınır boylarında kurtlara yem olmaktır," dedi Aurelia fısıltıyla.

Hemen arkasında beliren Rowan, kanlı elini Aurelia’nın kılıç tutan elinin üzerine usulca koydu. Genç kralın sıcak, nasırlı parmakları kızın tenini sardığında, salondaki herkes aralarındaki bu akıl almaz uyumun karşısında nefesini tuttu.

"Bunu hemen öldürme, Aurelia," dedi Rowan, gözlerini kızın alev saçan yeşil gözlerine dikerek. "Önce Kuzey’de kimlerle iş tuttuğunu, babamın katline kimlerin el uzattığını tek tek bülbül gibi anlatacak."

Aurelia başını hafifçe çevirip Rowan’a baktı. Nefesleri yine birbirine karışıyordu ama bu kez aralarında ne bir yalan ne de bir maske kalmıştı. Çelik ve ipek, kanın üzerinde nihayet birleşmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.