İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 19 · 3 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 19

ZEHRİN TADI VE AÇILAN KARTLAR

Büyük salon, iki krallığın gerilimini taşıyan devasa bir barut fıçısı gibiydi. Masanın bir tarafında altın işlemeli kaftanlarıyla Güney soyluları, diğer tarafında ise kürklerinin altında çelik zırhları gizlenen Kuzeyli savaşçılar yerlerini almıştı. Şöminelerden yükselen alevler kadehlere, gümüş tabaklara ve insanların gergin yüzlerine vuruyordu.

Aurelia, babasının hemen sağında oturuyordu. Siyah kadife elbisesinin kollarındaki gümüş hançerler bileklerine batarken, bakışları doğrudan masanın karşısındaki Rowan’a kilitlenmişti. Rowan, dimdik oturuyor; çelik grisi gözleriyle salondaki her bir hareketi, her bir fısıltıyı bir avcı dikkatiyle izliyordu. Bakışları bir anlığına Aurelia’nın dudaklarına kaydı; odadaki o yakıcı vedanın izi hâlâ aralarındaki havada asılı duruyordu.

Hemen yanında oturan Prenses Lyanna ise huzursuzdu. Tilki kürkü işlemeli mavi pelerininin altındaki parmaklarını durmadan ovuşturuyor, bakışlarını ısrarla masanın kenarında bekleyen Başdanışman Lord Malakor’a kaçırıyordu. Malakor, elindeki kadehi hafifçe sallayarak kraliyet masasını gözetliyordu.

Ziyafetin ortalarına doğru, Kral Alden zayıf bir hareketle kadehini kaldırdı. "Bu gece, iki hanedanın geleceği için kadeh kaldırıyoruz. Kanın değil, aklın galip gelmesi şerefine."

Tam o anda, siyah ipek cübbeli genç bir saki masaya yaklaştı. Elindeki gümüş sürahiyi önce Kral Alden’in, ardından Rowan’ın kadehine doğru uzattı. Saki kadehi doldururken, sol elinin geniş manşetinin altından dökülen minik, renksiz bir toz zerre fark edilmeden şarabın koyu yakut rengine karıştı.

Lyanna nefesini tuttu, parmaklarını masanın örtüsüne geçirdi. Malakor’un dudaklarında belli belirsiz bir tatmin tebessümü belirdi.

Rowan kadehe baktı. Aurelia’nın odadaki uyarısı zihninde çanlar gibi çalıyordu. Yavaşça elini uzattı, gümüş kadehin soğuk gövdesini kavradı ve dudaklarına doğru yaklaştırdı.

Aurelia’nın kalbi göğüs kafesini delip geçecek gibi çarptı. Kadeh Rowan’ın dudaklarına bir parmak kala, Aurelia daha fazla seyirci kalamadı.

Geniş kolunun altındaki gümüş hançeri tek bir görünmez bilek hareketiyle kavradı. Masanın altından savrulan hançer, saniyeden kısa bir sürede Rowan’ın elindeki kadehin sapına çarptı.

ŞINGIRTI!

Gümüş kadeh büyük bir gürültüyle devrildi; koyu kırmızı şarap beyaz keten örtünün üzerine saçıldı. Masadaki sıvı değdiği kumaşı hızla karartıp köpürtmeye, ardından incecik bir duman çıkarmaya başladı.

Bütün salonda ölümcül bir sessizlik oldu.

"Zehir!" diye haykırdı Kael, kılıcını kınından bir hışımla sıyırarak.

Kuzeyli muhafızlar kalkanlarını vurup kılıçlarını çekti. Güneyli şövalyeler ellerini silahlara attı, kadınların çığlıkları tavanın yüksek tonozlarında yankılandı. Salon bir anda kan gölüne dönmeye hazır bir savaş meydanı haline geldi.

Kral Alden dehşetle ayağa fırlamaya çalıştı. "Bu ne cüret! Sarayımda kim bir misafire..."

"Sarayınızda bir misafire değil, bir krala suikast düzenlendi Kral Alden!" diye gürledi Rowan.

Rowan yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde ne bir korku ne de şaşkınlık vardı; sadece buz gibi bir cellat soğukkanlılığı hakimdi. Masadaki dumanı tüten zehirli lekeye baktı, ardından gözlerini kaçırmaya çalışan Lyanna’ya ve kapıya doğru yavaşça gerileyen Malakor’a dikti.

"Fakat bu zehir sadece sizin sarayınızın tezgahından çıkmadı," dedi Rowan, sesi salonun tüm uğultusunu kesti. Kartal başlı kılıcını çekti, kılıcın ucu doğrudan yanındaki Prenses Lyanna’nın boğazına birkaç santim kala durdu.

Lyanna dehşetle geriye yapıştı, yüzü kireç gibi oldu. "R-Rowan... Ne yapıyorsun? Ben senin kandaşınım!"

"Sen bir hainsin," dedi Rowan, sesi taşları çatlatacak kadar sertti. "Sarayın kilerinde Malakor ile fısıldaşırken Kuzey’in onurunu sattın. Kendi kralının kadehine zehir koyacak kadar alçaldın."

Malakor tam kapıdaki muhafızlara işaret verip salondan sıvışmak üzereydi ki, önünü kesen gölgeyle donakaldı.

Aurelia, masanın üzerinden bir kedi çevikliğiyle atlayıp salonun çıkış kapısına inmişti. Üzerindeki o narin saray elbisesine rağmen, elindeki kılıcı tutuşundaki ustalık ve gözlerindeki alev tüm şövalyeleri yerine mıhlamıştı. Kılıcının namlusunu doğrudan Malakor’un göğsüne dayadı.

"Bir yere mi gidiyordun, danışman?" dedi Aurelia, dudaklarında tehlikeli bir tebessümle. "Babama sadakat yemini ederken, arkasından tahtını yabancı ellere peşkeş çekebileceğini mi sandın?"

Kral Alden kızına, onun kılıç tutuşundaki kusursuz tekniğe bakakaldı. Bütün saray, prensesin elindeki çeliğin ardındaki gerçeği ilk kez görüyordu.

"Sen..." diye kekeledi Malakor, ter içinde kalarak. "Sen bir prensessin..."

"Ben bu krallığın koruyucusuyum," dedi Aurelia fısıltıyla.

Rowan, Lyanna’yı muhafızlarına teslim edip salonda dev adımlarla Aurelia’nın yanına yürüdü. İki genç hükümdar, iki savaşçı, kapının önünde sırt sırta verdiler. Rowan’ın dudaklarında dün geceden kalma o karanlık, hayranlık dolu sırıtış belirdi.

"Görünüşe göre ziyafet bitti, Prenses," dedi Rowan, kılıcını savurmaya hazır bir şekilde.

"Ziyafet yeni başlıyor, Rowan," diye karşılık verdi Aurelia, gözlerini salondaki hain muhafızlara dikerek. "Ve bu gece kimse hesabı ödemeden bu kapıdan çıkamayacak."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.